Tagged: Eşcinseller Toggle Comment Threads | Tuş takımı kısayolları

  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 03:44 on 9 October 2008 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , Eşcinseller, , ,   

    İranlı Eşcinsel Bir Mülteci ile Röportaj 

    “Ben güldüğümde, konuştuğumda metrelerce ilerden duyulurdu. Ama gittikçe eridim; artık bu hale geldim. Bazen aynanın karşısına bile geçemiyorum. Şöyle bakıyorum, ben ne kadar değiştim diyorum, ben ne kadar çöktüm, niye böyle oldum diyorum. Ama işte hayat; mücadele vereceksin yaşamak istiyorsan, cinsel kimliğinle yaşamak istiyorsan; mücadele vereceksin. Ve bu yüzden bazen diyorum ki, ‘Allah’ım bana bir evlat verirsen lütfen ‘gay‘ olmasın, ‘transgender‘ olmasın, ‘öteki’lerden biri olmasın. Benim yaşadıklarımı yaşamasın ya da böyle bir şey olursa çok modern bir ülkede olsun. Orada dünyaya gelsin ve hayatını yaşasın; benim gibi olmasın, benim yaşadıklarımı yaşamasın.’ ”

    Böyle başlıyor Farhad konuşmaya. Farhad, İranlı bir mülteci. Ülkesinden cinsel yönelimi sebebiyle uğradığı zulümden dolayı kaçmış; en yakın kurtuluş kapısı olarak gördüğü Türkiye’ye atmış kendini. Türkiye’de, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (BMMYK) başvurarak sığınmacı talebinde bulunmuş. BMMYK ile yaptığı görüşmeler sonucunda mültecilik statüsü kazanan Farhad, Kanada’ya gitmek için elçilik görüşmesini bekliyor şimdi. Farhad’la lgbt bir birey ve mülteci olmak hakkında konuştuk.

    Biraz kendinden bahseder misin?

    İran uyrukluyum; 29 yaşındayım. İran’da üniversite eğitimi aldım. Türkiye’ye yirmi yedi ay önce geldim.

    İran’da yaşadığın süreçten bahseder misin?

    İran’da yaşarken böyle olacağı hiç aklıma gelmiyordu. Okul, ilerleme, bir kariyer edinme isteği vardı bende. Okullarımda çok başarılıydım; liseyi çok iyi derecelerle bitirdim, hep birinciydim. Üniversite sınavı var orada da; onu da yüksek bir puanla kazandım, üniversiteye girdim. İlk yıl her şey çok güzel gidiyordu; ama sonradan her şey kötü gitmeye başladı, başarım da düştü. O zamanlar da, işte şimdi İran’daki iktidar partisi var ya, onların adamları çoğunluktaydı üniversitede. Sınıfta da çok fazlaydılar ve dışlanıyordum; beni ‘öteki’ olarak görüyorlardı. Sürekli alaylar, hor görmeler, dışlamalar… Hatta hocalarım tarafından bile aşağılandım, küçük düşürüldüm. Üniversitede bir ahlak kurulu var -ne diyorsunuz siz?

    Disiplin kurulu gibi mi?

    Evet evet, şöyle giymeyeceksin, şöyle davranmayacaksın, küpe takmayacaksın gibi uyarılarda bulunuyor. Üniversitelerde İslamiyeti koruma adına, şeriatı koruma adına faaliyet gösteren bir kurum. Sadece böyle şeyler de değil; mesela, hırsızlık oluyor, ne bileyim, başka yasadışı şeyler oluyor, o zaman da o kurula gönderiliyorsun. Düşün yani, böyle bir kurula gönderdiler beni. “Neden böyle giyiniyorsun?” dediler; “Sen bizi aptal mı sanıyorsun? Senin cinsel yönelimin farklı; biz anladık.” dediler. “Yasak ilişkilere giriyormuşsun; böyle şeyleri ihbar ettiler bize.” dediler. “Hayır!” dedim, “Kesinlikle böyle bir şey yok.” Gizlemek zorundaydım, atılacaktım üniversiteden. Bir de büyük bir arzuyla okuyorum, kariyer yapacağım, diye düşünüyorum. O kadar okumuşsun, bilgi sahibi olmuşsun; insan onları kullanmak istiyor. Ama tabii orada da dışlandım; o disiplin kurulunda da benim için dosya açtılar. Askere de gitmek istemiyordum, gitmeyim diye ağladım, sızladım. Askerlik formları var; onları dolduruyorsun, sonra onlar sana davetiye yolluyorlar. Neyse, ben formu aldım, eve geldim. Söyledim anneme babama; “Ben gitmek istemiyorum.” dedim. “Bende askere gitme gücü yok.” dedim. “Sen ne diyorsun be! Git de erkek ol biraz. Ne zamana kadar bu şımarık tavırların devam edecek? Hayat felsefeni değiştir!” dediler. Az kalsın babamla birbirimize giriyorduk; ağlayarak, kavgayla gittim. Şimdi bunları hatırladıkça çok kötü oluyorum, içim titriyor. Çok kötüydü… Neyse, gittim 18 ay. Çok çok kötü bir 18 ay geçirdim. 6 ay sonra yine depresyona girdim; doktora gittim, ona anlattım derdimi. İlaçlar falan kullandım… Doktor kadındı, anladı beni. “Doktor Hanım, dayanamıyorum artık bu hayata, öldüreceğim kendimi.” dedim. “Kendimi yaşayamıyorum, cinsel kimliğimi yaşayamıyorum, aileme anlatamıyorum…” “Farhad” dedi, “sen ailenden uzak duracaksın, ailenle az görüşeceksin.” “Açıklamak istiyorum, rahat olmak istiyorum; belki de ameliyat olurum.” dedim. “Bana sorarsan, yapma derim.” dedi. “Ameliyat dile kolay geliyor ama ameliyattan sonraki halinden memnun olmayan bir sürü insan var. Henüz kendinden emin olmadan yapma, daha kötü olur.” dedi. “Tamam…” dedim o zaman doktora; “o zaman ailemle konuş, onlara yaşadıklarımı anlat.” “Tamam, ama önce ailen bir gelsin, tanıyayım onları…” dedi. Babamı getirdim, babamla tanıştı.

    Bir şey daha fark ettim bu aşamada: Okuduğum bölüm bana göre değil. Aslında ben lisede edebiyat okudum. Babam da o yüzden biraz kızdı bana. Fizik, kimya, matematik, gibi ‘erkek bölümleri’ni okumamı, seçmemi istiyordu. “Baba” diyordum, “ben bunları yapamam; benim matematiğe, fiziğe yeteneğim yok; edebiyatta iyiyim ben.” Lise bitince dedi ki; “Lisede edebiyatı seçtin neyse de, bari şimdi benim istediğim bölümü seç.” Sadece babam için “tamam” dedim. Aslında isteyerek seçmedim yani, babam için seçtim. Hiçbir şeye kendim karar vermedim; üniversitede okuduğum bölümü bile kendim seçmedim; babam için yaptım. Her neyse, seçtim, okudum, bitirdim; fakat yapamayacağımı fark ediyorum, benim ruhumla, düşüncemle uyuşmuyor. Doktora da söyledim bunu, o da babama söylemiş. Çıkınca babam; “Öğrendiğin işi yapmayacaksın da ne yapacaksın?” dedi. “Başka işler yaparım baba.” dedim, “Kuaförlük yaparım; moda, kozmetik böyle şeyleri çok seviyorum.” dedim. “Tamam” dedi, “zaten hiç beni düşünmüyorsun, koskoca şeyin oğlu üniversiteyi bitirdi, askerliğini yaptı; sonra gitti, kuaför dükkânı açtı, derler.” Yine de babam istediği için iş başvuruları falan yaptım, sınavlara girdim; fakat kabul etmediler. Birinden bahsedeyim: Önce test yapıyor, sonra mülakata alıyorlar seni. İşte orda dinle, siyasi görüşlerinle ilgili sorular soruyorlar. Zaten benim kırıtmamdan mı, konuşma tarzımdan mı, anladılar (gülüyor). Sanırım üniversitede tutulan dosya da ellerine ulaşmış,; oradan anlıyorlar benim cinsel yönelimimi ve beni işe almıyorlar.

    Ailem de hiç anlamadı beni. Hâlâ da anlayabilmiş değil. Bir ablam var sadece, onunla görüşüyorum; o anlıyor beni. Onunla konuşurduk, esprili de konuşurduk. Ona hep; “Ameliyat olacağım, kadın olacağım; benim gibi kadın var mı?” derdim. O da; “Kadınlığı kolay mı sanıyorsun?” derdi. “Şöyle güzel bir ilişkiye girersin, iyi birini bulursun, ne gerek var ameliyata?” derdi. Onunla görüşüyorum. Annemle hâlâ küsüz. Öğrendikten sonra beni çok dışladılar. Zaten her şeyim ortaya çıkınca ağabeyim; “Sen ne biçim şeysin böyle? Kaç zamandır biz seni normal erkek sanıyorduk, ‘gay’ misin sen? Öldüreceğim seni!” gibi tehditler savurdu bana. Zaten ahlak polisinde bir sürü dosyam oldu, uyarılar falan aldım sokakta, dışarıda, arabada… İki kere yakalandım, ikisinde de 48 saat nezarethanede kaldım. Bir kere erkek arkadaşımla sokakta dolaşıyorduk; bir yerlere gidelim, dedik. İşte sakin, şehirden uzak olsun, dedik. Sizin Talas (Kayseri’de şehir dışında kalan sakin bir semt) gibi yani. Kafeler var oralarda; hiç de kalabalık değildi. Polisin geleceğini nereden düşüneyim ben? El ele oturuyoruz, çay içiyoruz… Böyle bir anda sevişmeye başladık. Sonra bir anda polisler geldi; “Ne yapıyorsunuz siz burada?” dedi. “Bir şey yapmıyorduk.” dedim; “bu benim arkadaşım, çok samimi arkadaşım, şöyle öptüm onu, öpüştüm onunla.” “Şöyle gelin bakalım siz!” dediler. Aldılar bizi, dayak ata ata götürdüler. Copla, çok kötü dövdüler. Elim yüzüm kan… Karakola gittik; arkadaşımın babasının tanıdıkları vardı. Onlar araya girdi, o yüzden mahkemeye vermediler bizi; karakolda bitti. Ama aileme söylediler. Arkadaşımın babası aradı ailemi, her şeyi anlattı babama, her şeyi… Tabii ben her şeyi inkâr ediyorum. “Hayır, öyle bir şey yoktu, biz içki içtik, ondan öyle yaptılar…” falan dedim. Ama ondan sonra ailem şüphelenmeye başladı benden. Beni göz hapsine aldılar; telefonlarım, arkadaşlarım, her şeyim gözetim altında.

    Bir de ‘gay’ partilere gidiyorduk biz. Kafeler yok, parklar yok, gidecek hiçbir yer yok. İnternette zaten öyle siteler yasaklı. Herhangi bir yerde, herkesin oturabildiği yerlerde oturamıyoruz. Her yerde dışlanıyoruz. Biz de kendi aramızda ‘gay’ partiler yapıyoruz. Orada bizi videoya kaydedenler olmuş; o da yayılmış ve bir şekilde ahlak polisinin eline geçmiş. İstihbarata bile gitmiş. Bu, çok korkunç bir şey. Yani ‘gay’ partide sevişmeler, soyunmalar… Ben mesela masanın üstüne çıkmışım, striptiz yapıyorum; erkek arkadaşım yanımda oynuyor, dokunuyor, falan. Bunlar görüntülenmiş yani.

    Nasıl oluyor bu? Nasıl onların eline geçiyor bu görüntüler?

    Biraz arkadaşlar salaklık etmişler. Çekmişler, arkadaşlarına göndermişler. İşte, o arkadaşına, öteki de başka bir arkadaşına göndermiş. İnternete koyanlar olmuş. Öyle öyle, polisin eline geçiyor. Son ‘gay’ partisine gidiyoruz işte; toparlandık, arkadaşlar geldi, tam arabalara binmek üzereyiz, polisler geldi: “Nereye gidiyorsunuz?” “Gezmeye gidiyoruz.” dedik. “Gezmeye gidiyorsunuz ha, binin şu arabalara!” dediler, döverek arabaya bindirdiler bizi. Orada da yine dayak, şiddet, küfürler; “Allah’ın ibneleri! Siz bizi kandırabileceğinizi mi sandınız? Hepiniz uzun süredir gözaltındasınız.” Orada çok dayak yedim. Gene götürdüler, 48 saat nezarete attılar; aç, susuz, küfürler… “Ailenizi çağırmadan buradan çıkamazsınız!” dediler. Artık ailelerimizi çağırdılar ve her şeyi anlattılar; “Çocuklarınız yasak ilişkilere giriyorlar erkek erkeğe; ibne bunlar!” diye. Babam geldi, çok kızdı, bir indirdi yüzüme… Artık bunlar taahhüt yazdılar, imzaladılar; “Bundan sonra böyle bir şey olamayacak, bunları serbest bırakın.” diye. Bu sürede de şiddet gördüm tabii; bu kez de baba tarafından. Tokatlandım orada… Neyse, taahhüt aldılar bir daha böyle partiler olursa, böyle yakınlaşmalar olursa ve orada yakalanırsam direkt mahkemeye teslim edileceğime dair. “O halde kanun bilir ne yapacağını, sizin hiçbir etkiniz olmaz.” dediler. Ağabeyim orada; “Bir daha gözüme gözükme, ailemizin şerefini kirlettin, öldüreceğim seni!” dedi. Zaten küçüklükten beri ağabeyimden çekiniyordum. Bana bir bakardı, ağlardım, korkardım. Bir de ağabeyim çok şımartıldı, onu çok severlerdi. O yüzden herkese hükmederdi; “Sen şöyle yapacaksın, sen şöyle olacaksın…” Ben de evin son çocuğuyum, yapmadığı kalmadı bana. Çok çile çektim ondan ya, hiç sevemedim ağabeyimi. Büyük ablam da çok katıydı, çok disiplinliydi, böyle şeyleri kabul etmeyen biri. Erkeksen ‘erkek gibi’ olacaksın, kadınsan da ‘kadın gibi’ olacaksın. Öyle olmayan herkes sapık… O da kabul etmedi; zaten annem babam hiç kabul etmediler. Karakoldan sonra serbest bıraktılar, eve geldik. Zaten herkes küs, kimse konuşmuyor benimle. Hakaretler devam ediyor. Bir erkek arkadaşım vardı; o da baskılardan sıkılmıştı. Hemen odama gittim, gizlice arkadaşımı aradım: “Çok zor durumdayım.” dedim. O da; “Ailen uyuduktan sonra eşyalarını al, gece gizlice bana gel.” dedi. “Tamam!” dedim. (Ben Türkiye’ye geldikten sonra onun ailesi de görüşmemize mani oldu. İlk aylarda burada bana epey destekte bulundu, para yolladı; o olmasaydı açlıktan ölürdüm burada.) Neyse, ben ailem uyuduktan sonra pasaportumu, kimliğimi, birkaç parça eşyamı ve biraz da para aldım, hiçbir not bırakmadan çıktım, arkadaşıma gittim. Üç katlı bir evin aşağı katında yaşıyordu; ailesi de üst kattaydı. Neyse, bir gittim, hemen kucağına attım kendimi. Ağladım, çok ağladım. “N’apalım?” falan diye düşündük. “Gel, bende kal ama geçici olarak kalabilirsin bende de.” dedi. “Aileme ne diyeceğim? Aşağıya inince seni görecekler. Ne diyeceğim o zaman? Kaç gün saklayabilirim ki seni…” dedi. “Ne yapayım?” dedim. “En iyisi sen kaç, git buradan… Türkiye’ye git. Sonra ben de askerliğimi halledip gelirim, beraber yaşarız.” dedi. “Tamam, da param yok, pulum yok, nasıl gideceğim?” dedim. “Sonra, kimse yok Türkiye’de.” “Git,” dedi, “orada sıfırdan başla. Korkma, hiç korkma, mücadele et.” dedi. “Ben sana yardımcı olurum.” Bir arkadaşından bana para buldu. İki üç gün onun yanında kaldım. Sonra bana bilet aldı; geldim Türkiye’ye. Yolda İranlılarla tanıştım; onlara söyledim kaçtığımı. Düşünsene bir; tek başına ülkenden çıkıyorsun, paran yok, tanımadığın bir ülkeye gidiyorsun. Aileni bırakıyorsun, arkadaşlarını, sevdiğin arkadaşlarını bırakıyorsun. Geldim, Ankara’ya gittim. Artık Ankara’da yaşayacağım, Ankara’da iş bulacağım, diye düşünüyordum. Yani o anda ancak o kadar karar verebiliyordum; başka bir şeye çalışmıyordu kafam. Neyse, işte oraya gelince BMMYK’ya başvur, dediler. “Oraya derdini anlat, İran’da hayatının nasıl tehlikede olduğunu anlat, sığınma talebinde bulun. Onlar sana yardımcı olurlar.” dediler. Eğer böyle bir şey varsa ben de başvururum, dedim. Gittim, BMMYK’ya başvurdum.

    İltica sürecinde yaşadığın olaylardan bahseder misin?

    Maalesef ilk görüşmemde, İran’da hayatımın tehlike altında olmadığı gerekçesiyle reddedildim. Bu cevap da bana üç ay sonra geldi. Yani beni üç ay beklettiler; bu üç ayın sonunda ret cevabı aldım. Sordum; “Ne olacak?” diye. Dediler ki; “Bekleyeceksin, sana tekrar görüşme tarihi ayarlayacaklar.” Ben de burada zor koşullar altında yaşadığımı söyledim. Sonra her hafta Pazartesileri aramaya başladım onları (saat 14’ten 17’ye kadar); “Nasıl oldu, bir cevap var mı?” diye. Bekleyeceksiniz siz dosyanız hala heyette, hala inceleniyor, bekleyeceksiniz dediler hep. Böyle böyle, beni bir sene beklettiler. Düşünebiliyor musun, ikinci görüşme için beni bir sene beklettiler. Bıktım beklemekten… İran’dan kaçıp gelmişim, parasızlık bir taraftan, aile özlemi, İran özlemi diğer taraftan. Bunların hepsi üst üste geldi. Bir de benim ikametimi İç Anadolu bölgesine verdiler (Kayseri’ye). Bir sene sonrası için bana görüşme tarihi verdiler. Bu bir sene içinde ben büyük bir depresyona girdim. Bu arada da, partnerimle de çok büyük sorunlar yaşıyorduk. Zaten cevap yoktu BM’den. Ankara’ya gittim, neden bu kadar bekletildiğimi sordum. Herkese cevap gelmişti; herkesin ülkesi bile belli olmuştu. Bir gün bekledim binanın önünde. Tercümanlar falan geldi, emniyet sorumlusu geldi, onunla konuştum. “Avukatınız tatile gitti, sizin dosyanızı unutmuş…” falan dedi. Bunlardan iki hafta sonra BMMYK beni görüşmeye çağırdı. Görüşme iki saat sürdü, orada da ağlayarak anlattım; çünkü çok kötü hissettim. Görüşmeden sonra kabul edildim. Ama bak, mesela 7 – 8 aydır hâlâ elçilik görüşmesini bekliyorum. BM beni çok bekletti. Burada parasızlık, yalnızlık… Ve hâlâ hayat için mücadele veriyorum. Bazen kendimle iftihar ediyorum; 26–27 ay tahammül ettim ve bu süreç hâlâ devam ediyor. “Ben miydim bu kişi?” diye soruyorum. Bir de insan bazen hayal kırıklığına uğruyor; “Bu muydu Türkiye’de yaşamak?” diye soruyorum kendime. Özgürlük diye bir şey yok; özgürlük insanın kendi içinde, bunu anladım.

    Günlük hayatında lgbt ve mülteci olmakla ilgili deneyimlerinden bahseder misin biraz?

    Burada başıma gelmeyen kalmadı. Artık alıştım ama. Sokağa çıktığımda artık bakışlar normal gelmeye başladı. Mesela hor görenler var, “top” diyenler var,”ibne” diyenler var. Bu laflar artık dokunmuyor bana; ama tabii ki üzülüyorum, tabii ki özgüvenim sarsılıyor, psikolojim bozuluyor; kendi kabuğuma çekiliyorum. Bunlar aslında çok etkiledi beni; insanların dikkatini çekmeyeyim, diye istediğim kıyafeti bile giyemiyorum. Gerçekten şaşırıyorum, eskiden ben Türkiye’yi çok açık, çok modern biliyordum. Mesela İstanbul farklı, Ankara farklı, Niğde, Isparta, Kayseri, buralar çok farklı. Farklı hayatlar, farklı farklı kültürler. Mesela İstanbul çok güzel, Ankara Kayseri’ye falan göre daha iyi ama Niğde, Kayseri, İç Anadolu Bölgesi, buralarda ‘gay’ hayatı yaşamak çok zor. Burada kendini kısıtlayacaksın, her şeyini evinde yaşayacaksın; istediğin gibi yaşama imkânın olmuyor yani, bunu anlatmak istiyorum. İnsanlar hor görüyorlar, cinsel yöneliminden dolayı dışlıyorlar seni, ayrımcılığa uğruyorsun. Kaç kere kibarca kovdular bizi. Kayseri Park diye bir yer var, lüks, güzel bir alışveriş merkezi; hiç öyle bir şey beklemezsin, kibarca kovdular bizi; “Siz eşcinselsiniz; aileler, esnaf rahatsız oluyor; lütfen sizi dışarıya alalım.” diye.

    Kim söylüyor bunu?

    Oradaki güvenlik görevlileri. Kaç kere oldu bu ya, kaç kere başımıza geldi! Hem de Türk arkadaşlarım var yanımda, İranlı arkadaşlarım var; “Buyurun, dışarıya alalım sizi” dediler. Asansörden falan da indirmediler; arka merdivenden, arka kapıdan dışarıya attılar bizi. Bir hafta boyunca bunun etkisini yaşadım ben. İnsanın gururu kırılıyor. Biz oraya fuhuş için, seks işçiliği için, pazarlama için gitmiyoruz; alışveriş yapmaya gidiyoruz. Restoranına gittik yemek için, resmen bize; “Hadi kalkın, dışarı!” dediler. Bu kadar kötü. Bir de ‘coffee shop’ vardı Sivas Caddesi’nde; yine lüks, güzel bir yer. İki kere de gidebildik ama üçüncüde oradan da kovdular bizi. “Pardon,” dediler, “bu oturduğunuz koltuklar rezerve edilmiş.” Ben de saf saf; “Tamam o zaman başka koltuğa geçelim.” dedim. “Yok, onlar da rezerve, hepsi rezerve.” dediler. Bir de kalabalık… Yine de kapıya kadar geldiler bizimle. Oradaki garsonlarla çok iyi ilişkilerimiz de vardı, çok saygılı, çok iyiydiler; fakat neden böyle bir şey yaptılar, o hâlâ kafamda bir soru işareti. Çok gurur kırıcıydı; çok üzüldüm, kendimi çok kötü hissettim o gün. Ama şunu da söylemeden asla geçemeyeceğim: Kayseri insanı aslında o kadar da tutucu değil; sadece dış görünüşleri öyle. Sabah bize ‘top’ diyen insanlar gece bizimle yatmak için yalvarıyorlar… Bu kadar basit yani. Diyorum ya, başıma gelmeyen kalmadı. O kadar çok tehdit edildim ki… Bana yapılanları, bana söylenenleri artık duymazlıktan, görmezlikten geliyorum. “Hadi lan, seni yaşatmazlar burada, Müslüman memleket burası…” Önce asılıyorlar, ben duymazlıktan geliyorum, bu sefer böyle yaklaşıyor; “Top musun sen?” diyor. “Evet, beyefendi öyleyim, ben eşcinselim, ‘gay’im ben.” diyorum. Bu sefer diyor ki; “N’apıyorsun sen burada, niye geldin? Hadi, çek git! Burası İstanbul değil, yaşatmazlar seni burada.” Ben de artık; “Hadi be, git!” falan diyorum. Hakaretler, gülmeler, alaylar, neler neler yani. Daha geçen gün 4–5 arkadaşımı dövdüler. ASAM (Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği) da haberdar oldu bundan; geldik buraya.

    İranlı diğer mültecilerle ilişkilerin nasıl?

    İranlı bir komşumuz vardı, partnerimle kavga ettiler; “Niye sen bu ‘gay’lerle yaşıyorsun? Bizim şerefimizi kirlettin.” dedi. Komşu İranlıymış ama TC vatandaşı olacakmış. Bize diyor ki; “Ben İranlıyım. Buradaki Türkler ‘sizin İranlılar hep ibneymiş, haysiyetimizi beş paralık ettiniz’ diyecekler.” dedi. Kavga çıktı; komşu benim partnerimi dövdü, burnunu kırdı; mahkemeye falan gittik.

    Ne oldu mahkemede?

    Sonuçlanmadı; sonradan barıştılar. Nasıl oldu, bilmiyorum.

    Buraya gelmeden önce Türkiye’de farklı cinsel yönelimler konusunda nasıl bir tavırla karşılaşacağını düşünüyordun?

    Bak, mesela ben önceden Türkiye’yi daha farklı düşünüyordum; daha modern, özgür bir ülke. Herkes cinsel yönelimini istediği gibi yaşıyor, diye düşünüyordum. Ama öyle değilmiş; gizlemek zorundasın, kendini saklamak zorundasın. Mesela ben geçici olarak Türkiye’deyim ama buradaki açık ‘gay’ler çok zor yaşıyorlar. Kariyerleri olamıyor, dışlanıyorlar. Ama iyi bir hayat sürmek istiyorsan, kariyer sahibi olmak istiyorsan, mutlaka ‘gay’liğini gizlemek zorundasın, saklanmak zorundasın. ‘Gay’liğini kendi evinde yaşayacaksın. Fakat o benim için zor. Burada sadece devlet kaynaklı şiddet (idam, kırbaç, …) yok. Ama toplumun dışlaması yetiyor. İstediğim kıyafeti giyemeyeceksem, sevgilimin elini tutup gezemeyeceksem, istediğim yere gidemeyeceksem, istediğim işi yapamayacaksam özgür olmanın ne anlamı kalıyor ki…. Sizin tv kanallarında Bülent Ersoy’u, Fatih Ürek’i, Kuşum Aydın’ı, Cemil İpekçi’yi falan görüyordum; “Aa, ne güzel bunlar özgür özgür yaşıyorlar orada; bir sorunları yok.” diyordum. Ama maalesef hayal kırıklığına uğradım. Acaba kabul ediyorlar mı, etmiyorlar mı; devlet neden kabul ediyor, toplum neden dışlıyor, anlayamadım. Bence bu konuda büyük bir çelişki var. Bir an önce kültürel bir şeyler yapılmalı. Lgbt’ler yapıyorlar ama yeterli değil. Daha açık, daha büyük şekilde bunları yürütmeleri gerekiyor bence. Değişmesi lazım Türkiye’nin.

    Ama gene de Türkiye’den memnunum. En azından aile baskısı yok, idam korkusu, can korkusu yok. Mesela ben seks yaparken yakalandıysam, yasak bir ilişkiye girdiysem, beni öldürme hakkı veren bir kanun yok Türkiye’de. Bu konuda rahatım ben.

    İran’da lgbt örgütleri var mı peki?

    Yok İran’da öyle şeyler. Ama internette var: Iranian Queer Organization (IQO). Şimdi Toronto’da çalışıyor; başkanımız orada. İran’da böyle siteler engelleniyor tabii. ‘Google’ bile engellenmişti bir ara. Hoş, Türkiye’de de siteler ‘ahlaka aykırı’ diye engelleniyor. ‘Gay‘ siteleri çok engellenmiş burada.

    Kanada’yı nasıl bekliyorsun, sence nasıl olacak?

    En büyük isteğim özgürce nefes almak, insanların hakaretine maruz kalmadan, cinsel kimliğimi gizlemeden yaşamak. Korkusuz, huzur dolu bir hayat. Aşk dolu bir hayat. Sevebileceğim bir insanı bulmak ve onunla hayatı yaşamak. Çünkü ben de bir insanım. Tabii güzel bir iş ve kariyer sahibi de olmak… Yeteneklerim potansiyelim mahvoluyor. İstediğim sektörlerde korkmadan çalışmak istiyorum.

    Not: Bu görüşmede mültecinin can güvenliği açısından takma isim kullanılmıştır.

    Burcu Tokat – Ekim 2008

    Alıntı

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 08:30 on 5 October 2008 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Eşcinseller, ,   

    Türkiye’de eşcinsellik 

    Eşcinsellik dünyanın farklı yerlerinde benzer yaygınlıkta görülürken, kimi toplumlarda bu kavram tümüyle yok sayılır. Bazı toplumlar diğerlerine göre daha kabul edicidir. Batılı gelişmiş ülkelerde oldukça iyi örgütlendikleri görülen eşcinseller bu sayede kendi haklarını koruyabilmekte, karşılaştıkları sorunlarla (izolasyon, iş bulma güçlüğü, eşcinsellere özel eğlence yerleri) daha kolay başa çıkabilmektedirler. Terapistler de bu tür organizasyonları hem eşcinsellerin hem de ailelerinin sorunlarının çözümünde destek amaçlı kullanmaktadırlar (Davies). Ayrıca bu ülkelerdeki eşcinseller kendilerine özgür cinsellik, daha sosyal bir hayat vs. gibi özelliklerin görüldüğü bir alt kültür oluşturmuşlardır.

    Türkiye eşcinseller açısından bakıldığında daha çok reddedici ülkeler grubuna yakın görünmektedir. Bu tür toplumlarda “cinsiyet rolleri” (gender roles) kesin sınırlarla ayrılmıştır ve kadınsı davranan erkeklere tepki vardır. Karşı cinse ait davranışlar göstermekle eşcinsellik eş tutulur. Hatta maço kültürlerde “aktif” rolde cinsel ilişki çoğunlukla erkek baskınlığının bir özelliği gibi görülür ve “pasif” roldekiler eşcinsel olarak nitelenir. Birçok eşcinsel, ülkemizde hala çok önemsenen evlilik, çocuk sahibi olmak, din ve ahlaki değerlerin baskısı altında ciddi içsel çatışmalar ve sosyal baskılarla karşılaşmakta ve kişi kendisini eşcinsel olarak nitelemekte bile güçlük çekmekte, diğer bir deyişle “kendini bulma” süreci çok daha zor ve uzun olmakta ve homofobik özelliklerin yerleşimi kaçınılmaz olmaktadır. Daha önce sözü geçen, batılı ülkelerdeki eşcinsel destek kuruluşlarından yoksun olan bu grup daha sıkıntılı ve depresif, yer altında kalmış bir alt kültürü yaşamaya mahkum kalmaktadır.

    Türkiye’de mevcut tüm kanunlarda eşcinsellik yönünden bir düzenleme bulunmamaktadır.

    Aşağıda belirtilen haller dışında iki ve/veya daha fazla kimsenin cinsel ilişkide bulunmaları heteroseksüel ya da eşcinsel farketmeksizin kanuni düzenlemeler yönünden suç teşkil etmemektedir:

    Türk Ceza Kanunu
    18 yaşını doldurmayanlarla (anal veya vajinal) cinsel ilişkide bulunmak
    Irza tasaddi konumunda kalsalar dahi 15 yaşından küçüklerle yapılan her türlü cinsel temas (oral seks, sürtünme vb.)
    Umuma açık yerlerde ve başkalarının da görebileceği şekilde uygunsuz davranış ve ilişkilerde bulunmak

    Türk Medeni Kanunu
    Eşcinsellik boşanma sebebi olarak kabul edilmektedir. Eşcinsel olan eşin sırf bu gerekçeyle evlilik içerisinde kusurlu sayılması kabul edilmiştir.

    Askerlik Kanunu
    Eşcinsel olmak askerlik yapmaya engeldir.
    Kişinin askerlik görevini ifa ederken askeri ortamda ilişkide bulunulması halinde “emre itaatsizlikte ısrar” suçu; eğer kendinden alt rütbede olan biriyle ilişki kurmuş ise “memuriyet nüfuzunu kötüye kullanma” suçu işlemiş sayılmaktadır.

    Unilegato
    5 Ekim 2008

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 02:18 on 10 February 2005 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , Eşcinseller, , , , , ,   

    Toplumsal Cinsiyet, Cinsellik ve Eşitsizlik 

    Bir erkek olmak nasıl bir şeydir? Ya bir kadın olmak? Ünlü gezgin Jan Morris, bir zamanlar erkekti. James Morris olarak, Everest’e başarılı bir tırmanış yapan İngiliz gezi ekibinin bir üyesi idi. Aslında, oldukça ‘erkek gibi’ bir erkekti araba yarışıcısıydı ve pek çok spor dalıyla uğraşmaktaydı. Yine de kendisini her zaman, erkek bedeni içindeki bir kadın olarak hissetmişti. Bu yüzden cinsiyet değiştirme ameliyatı geçirdi; o günden bu yana da bir kadın olarak yaşamını sürdürmektedir.

    Morris’in yazdığı, cinsiyet değiştirme deneyimini anlattığı kitapta, erkek ve kadınların yaşadıkları ayrı dünyalara ilişkin kimi zekice düşünceler vardır:
    Bize, cinsler arasındaki toplumsal uçurumun giderek daraldığı söylenmekteyse de, ben yalnızca, yirminci yüzyılın ikinci yarısında, yaşamı her iki rolü de [kadın ve erkek] yüklenerek geçirdiğimi ve varoluşun erkekler ile kadınlar arasında farklı olmayan hiçbir yönü, günün hiçbir anı, hiçbir ilişki, hiçbir düzenleme, hiçbir tepki olmadığını söyleyebilirim. Bana hitap eden ses tonu, [kuyrukta] yanımdakilerin duruşu, bir odaya girdiğim ya da bir lokantada oturduğumda havadaki o duygu bile sürekli olarak benim statü değişikliğimi vurgulamaktaydı.

    Ve eğer başkalarının tepkileri değiştiyse, benimkiler de değişti. Daha fazla bir kadın olarak görüldükçe, daha fazla kadın oldum. Yeni durumuma ister istemez uyum sağladım. Arabaları geri geri sürmekte ya da şişeleri açmakta beceriksiz görüldüğümde, tuhaf bir biçimde daha beceriksiz hale geldiğimi gördüm. Eğer bir konunun benim için çok ağır olduğu düşünülüyorsa, kendim de açıklanamaz biçimde böyle olduğunu gördüm…

    Örneğin, daha uygar erkek arkadaşlarım tarafından öğle yemeğine götürüldüğümde, işini gereğinden çok ciddiye alan garsonun çok da uzun olmayan bir zaman önce bana göstermiş olduğu davranışın, şimdi arkadaşıma gösterdiği davranış gibi olduğunu düşünmek beni eğlendiriyor. Eskiden olsa beni, saygılı bir ciddiyetle selamlardı. Şimdi peçetemi, sanki benimle eğleniyormuş gibi oyuncu bir gösterişle açıyor. Daha sonra benim siparişimi büyük ilgiliye alıyor ve benden hoppaca bir şeyler söylememi bekliyor (ve ben de söylüyorum) (Morris 1974).

    Birisinin bir ‘erkek’ken bir ‘kadın’ olabileceğini düşünmek, çoğumuzun kısa bir süre duraklamasına yol açıyor çünkü, cinsiyet farklılıkları yaşamlarımızda böylesine önemli bir etkiye sahip. Genellikle bu farklılıkları tam da çok yaygın olduklarından görmeden geçeriz. Bunlar en başından beri içimizde yer etmiştir.

    Bu bölümde, insan cinsel davranışının doğasını incelemenin yanı sıra cinselliğin insanın cinsel kalıpları ve cinsel farklılıkların karmaşık niteliğini de çözümleyeceğiz. Çağcıl toplumlardaki cinsel yaşam, başka pek çok şey gibi, çoğumuzun duygusal yaşamını etkileyen önemli değişimler geçirmektedir. Bu değişmelerin neler olduğunu öğrenecek ve bölümün sonlarına doğru bunların daha geniş açılardan önemini yorumlamaya çalışacağız.

    İşe, erkek çocuklarıyla kız çocukları, erkeklerle kadınlar arasındaki farklılıkların kökenlerini araştırarak başlıyoruz. Araştırmacılar, doğuştan gelen biyolojik özelliklerin bizim cinsiyet kimliklerimiz ve cinsel etkinliklerimiz üzerinde bıraktığı kalıcı etkilerin derecesi konusunda anlaşmazlık içindedirler. Cinselliğimizin, pek çok gelişmemiş hayvanın iyi bilinen kuşlar ve arılar gibi cinsel etkinliklerinin içgüdüsel niteliği anlamında içgüdüsel olduğunu artık hiç kimse düşünmemektedir. Bununla birlikte kimi araştırmacılar, cinsiyet ve cinselliğin çözümlenmesinde toplumsal etkilere, başka etkilerden daha öncelikli bir yer vermektedir.

    Seks, Toplumsal Cinsiyet ve Biyoloji

    Gündelik konuşmada kullandığımız ‘seks’ sözcüğü, hem bir kişi kategorisine hem de ‘seks yapmak’ gibi insanların bulunduğu edimlere gönderme yapan muğlak bir sözcüktür. Açıklık amacıyla, kadınlarla erkekler arasındaki biyolojik ya da anatomik farklar anlamındaki seks ile cinsel etkinlik arasında bir ayrım yapmamız gerekiyor. Ayrıca, SEKS ile TOPLUMSAL CİNSİYET arasında da bir başka önemli ayrım yapmalıyız. Seks bedenin fiziksel farklarına göndermede bulunurken cinsiyet, erkek ve kadınlar arasındaki ruhsal, toplumsal ve kültürel farkları dikkate almaktadır. Seks ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım temel bir ayrımdır, çünkü erkeklerle kadınlar arasındaki farklar köken bakımından biyolojik nitelikte değildirler.

    Kadınlarla erkeklerin davranışları arasındaki farkların ne kadarı toplumsal cinsiyet yerine seksten kaynaklanmaktadır? Başka deyişle bu davranış farklılıklarının ne kadarı biyolojik farkların bir sonucudur? Kimi yazarlar, kadınlar ile erkeklerin davranışları arasındaki farkların, bütün kültürlerde kimi biçimlerde varolan, doğuştan gelen farklılıklar olduğuna inanmaktadırlar; sosyobiyolojinin bulguları da büyük ölçüde bu yöndedir. Kuşkusuz, diye sormaktadır sosyobiyologlar, bu erkeklerin, kadınlarda olmayan biyolojik temelli bir saldırganlık eğilimleri olduğunun bir göstergesi değil midir?

    Başka araştırmacılar bu kanıtı pek ikna edici bulmamaktadırlar. Onlara göre erkeklerin saldırganlığı, kültürden kültüre değişmeler göstermekte ve kimi kültürlerde kadınlardan daha edilgen ya da daha nazik olmaları beklenmektedir (Elshtain 1987). Dahası, bu araştırmacılar, bir özellik az çok evrensel diye bunun ille de biyolojik kökenli olması gerekmez diye eklemektedirler; böyle nitelikleri yaratan genel türden kültürel etkenler bulunabilir. Örneğin, çoğu kültürde, kadınların çoğunluğu yaşamlarının önemli bir bölümünü çocuk bakmakla geçirebilir ve av ya da savaşta yer almazlar. Bu görüşe göre kadın ve erkeklerin davranışları arasındaki farklar esas olarak, kadın ve erkek kimliklerinin ya da dişillik ile erilliği toplumsal olarak öğrenilmesiyle ortaya çıkmaktadırlar.

    Hayvanlardan elde etilen kanıtlar

    Bu kanıtlar neyi göstermektedir? Olası bir bilgi kaynağı, seksler arasındaki hormonal özellikler arasındaki farklardır. Kimi yazarlar, erkeğin seks hormonu testosteronun, erkeğin saldırganlık eğilimi ile elele gittiğini ileri sürmüşlerdir. Araştırmalar, örneğin, erkek maymunların doğar doğmaz hadım edildiklerinde, daha az saldırgan olduklarını göstermiştir; buna karşılık, testosteron verilen dişi maymunlar, sıradan maymunlara göre daha saldırgan hale gelmektedir. Bununla birlikte, maymunlara diğerleri üzerinde egemen olma fırsatı verilmesinin, gerçekte testosteron düzeyini artırdığı da görülmüştür. Dolayısıyla, hormonun artan saldırganlığa neden olmasından çok, saldırgan davranışın hormon üretimini etkiliyor olması olasıdır.

    Bir başka olası kanıt kaynağı, hayvan davranışının doğrudan gözlenmesidir. Erkek saldırganlığını biyolojik etkilere bağlayan yazarlar çoklukla, gelişmiş hayvanlar arasındaki erkek saldırganlığını vurgulamaktadırlar. Bunlara göre, eğer şempanzelerin davranışlarına bakarsak, erkeklerin değişmez biçimde dişilere kıyasla daha saldırgan olduklarını görürüz. Yine de, aslında hayvan türleri arasında büyük farklar bulunmaktadır. Örneğin gibbon maymunlarının erkekleri ile dişileri arasında, saldırganlık bakımından pek az göze çarpan fark vardır. Dahası pek çok dişi maymun kimi durumlarda, örneğin yavruları tehdit altındayken, son derece saldırgan olurlar.

    İnsanlar ilan elde edilen kanıtlar

    İnsanlar sözkonusu oldukta, temel bir bilgi kaynağı tek yumurta ikizlerinden gelmektedir. Tek yumurta ikizleri, tek bir yumurtadan ortaya çıktıklarından, kesinlikle aynı genetik yapıya sahiptirler. Belirli bir örnekte, erkek tek yumurta ikizlerinden birisi, sünnet edilirken ciddi biçimde yaralanmış ve cinsel organlarının bir kadın olarak yeniden yapılmalarına karar verilmiştir, ikizler altı yaşlarında, Batı kültüründe bulunun tipik erkek ve dişi özellikleri göstermekteydiler. Küçük kız diğer kızlarla oynuyor, ev işlerine yardım ediyor ve büyüdüğünde evlenmek istiyordu. Erkek çocuğu, öteki erkek çocuklarının yanında olmayı yeğliyordu; gözde oyuncakları arabalar ve kamyonlardı ve büyüdüğünde bir polis ya da itfaiyeci olmak istiyordu.

    Bu örnek, bir süre için, toplumsal cinsiyet farklılıklarının toplumsal olarak öğrenilmesinin ezici etkisinin kuşkuya yer vermeyen bir örneği diye görülmüştü. Bununla birlikte kız çocuğu genç kız olduğunda, bir televizyon programında kendisiyle bir konuşma yapıldı. Bu konuşma, kızın kendi toplumsal cinsiyet kimliği hakkında sorunları olduğunu, hatta kendisinin her şeyden önce ‘gerçekten’ bir erkek olduğunu duyumsadığını ortaya çıkarmıştır. Bunun ardından kız kendi ilginç geçmişini öğrenmiştir; bu bilgi pekala kendi kendisi hakkındaki değişen bakışının nedeni olabilir (Ryan 1985).

    Bu örnek, kadınlarla erkekler arasındaki gözlenen davranış farklılıkları üzerinde biyolojik etkilerin bulunma olasılığını dışlamamaktadır. Ne ki, eğer bu farklılıklar varsa bile, bunların fizyolojik kökenleri hâlâ belirlenmiş değildir. Bu sorun bugün de tartışmalıdır; ama Richard Levvontin’in vardığı sonuç, başka pek çok kişinin de kabul edebileceği bir sonuçtur:

    Bir kişinin kendi kimliğini birincil olarak erkek ya da kadın diye belirlemesi, bu belirlemeye eşlik eden tutum, düşünce ve istekler toplamıyla birlikte, bu kişiye çocukken hangi kimliğin yüklendiğine bağlıdır. Olayların olağan seyrinde, bu kimlikler, uyumlu kromozom, hormon ve morfoloji farklılıklarına karşılık gelir. Dolayısıyla, biyolojik farklılıklar, toplumsal roller arasındaki farklılaşmanın bir nedeni olmak yerine bir habercisi haline gelir (Levvontin 1982).

    Cinsiyetin Toplumsallaşması

    Biyolojik kanıtların toplumsal cinsiyet farklılıklarını anlamamıza katkısı olsa da, tutulacak bir başka yol, cinsiyet toplumsallaşmasının, aile ve basın gibi toplumsal etkenler yoluyla toplumsal cinsiyet rollerinin öğrenilmesinin incelenmesidir.

    Anne Babanın ve Yetişkinlerin Tepkileri

    Cinsiyet farklılıklarının ne ölçüde toplumsal etkilerin bir sonucu olduğunu incelemek üzere pek çok çalışma yapılmıştır. Anne ile bebek arasındaki etkileşim üzerine yapılan çalışmalar, anne babaların erkek ve kız çocuklarına yönelik davranışları arasında bir fark olmadığına inanmasına karşın, erkek ve kızlara yönelik davranışları arasında farklılıklar olduğunu göstermektedir. Kendilerinden bir bebeğin kişiliğini değerlendirmeleri istenen yetişkinler, çocuğun erkek mi yoksa kız mı olduğuna inanmalarına bağlı olarak, farklı yanıtlar vermektedirler. Klasik bir deneyde, beş genç anne, Beth adı verilen altı aylık bir bebekle etkileşim halindeyken gözlenmişlerdir. Bu anneler bebeğe çoklukla gülümsemişler ve oynaması için bebekler uzatmışlardır. Bebek anneler tarafından ‘tatlı’ ve ‘yumuşak bir ağlaması’ olan bir bebek diye değerlendirilmiştir, ikinci bir grup annenin aynı yaştaki, Adam adı verilen bir çocuğa gösterdiği tepkiler, gözle görülebilir derecede farklıydı. Bebeğe oynaması için bir tren ya da öteki ‘erkek oyuncakları’ uzatılma olasılığı daha fazlaydı. Beth ve Adam aslında, farklı elbiseler giydirilen aynı çocuktu (Will ve diğerleri 1976).

    Toplumsal Cinsiyetin Öğrenilmesi

    Bebeklerin toplumsal cinsiyetlerini öğrenmeleri, neredeyse kesinlikle bilinçsizdir. Çocuklar kendilerini doğru bir biçimde erkek ya da kız olarak adlandırmadan önce, bir dizi sözle ifade edilmeyen sinyaller alırlar, örneğin, erkek ve kadın yetişkinler bebekleri genellikle farklı biçimlerde tutarlar. Kadınların kullandıkları kozmetiklerin, bebeğin erkeklerle eşlediklerinden farklı kokuları vardır. Sistematik giyiniş, saç biçimi vd. farklılıkları bebeğe, öğrenme sürecinde görsel sinyaller sağlar. îki yaş civarındaki çocukların, toplumsal cinsiyetin ne olduğuna ilişkin tam olmayan bir anlayıştan olur. Kendilerinin erkek mi yoksa kız mı olduklarını bilirler; başkalarını da genellikle doğru bir biçimde sınıflandırabilirler. Bununla birlikte çocuklar, beş ya da altı yaşa gelene kadar, kişinin toplumsal cinsiyetinin değişmediğini, herkesin bir toplumsal cinsiyeti olduğunu ve kızlar ile erkekler arasındaki seks farklılıklarının anatomik temelli olduğunu bilmezler.

    Küçük çocukların gördüğü oyuncaklar, resimli kitaplar ve televizyon programlan hep erkek ve kadın özellikleri arasındaki farklılıktan vurgulama eğilimindedir. Oyuncakçı dükkanları ve mektupla sipariş katalogları ürünlerini genellikle toplumsal cinsiyete göre sınıflandırır. Hatta toplumsal cinsiyet bakımından yansız görünen kimi oyuncaklar bile pratikte böyle değildirler. Örneğin, oyuncak yavru kedi ve tavşanlar kızlara önerilirken, aslan ve kaplanların erkekler için daha uygun olduğu düşünülür.

    Vanda Lucia Zammuner, italya ve Hollanda’da, yedi ile on yaşlar arasındaki çocukların oyuncak tercihlerini incelemiştir (Zammuner 1987). Bu çalışmada, çocukların, basmakalıp erkek ve kadın oyuncaklarının yanı sıra sekse göre değişmediği varsayılan oyuncaklar da içlerinde olmak üzere, bir dizi oyuncağa gösterdikleri ilgi çözümlenmiştir. Hem çocuklara hem de anne babalarına, hangi oyuncakların erkek, hangilerinin de kız çocukları için uygun oldukları sorulmuştur.

    Yetişkinler ile çocuklar arasında bu konuda gözle görülür bir anlaşma sözkonusudur. Ortalama olarak, İtalyan çocuklar, Hollandalı çocuklara kıyasla sekse göre değişen oyuncaklarla daha fazla oynama eğilimindedirler italyan kültürü, Hollanda toplumuna kıyasla toplumsal cinsiyet farkları üzerine daha geleneksel bir bakışı benimsemeye eğilimi olduğundan, beklentileri doğrulayan bir bulgu, öteki çalışmalarda olduğu gibi, her iki toplumdaki kızlar, toplumsal cinsiyete göre değişmeyen oyuncaklar ya da erkek çocuklarının oyuncaklarıyla, erkek çocukların kız oyuncaklarıyla oynamak istediklerinden daha fazla oynamak istemektedirler.

    Öykü Kitapları ve Televizyon

    Yirmi beş yıl önce, Lenore VVeitzman ve meslektaşları, okul öncesi çocukları için en çok kullanılan kimi kitaplardaki toplumsal cinsiyet rollerinin çözümlemesini yapmışlar ve toplumsal cinsiyet rolleri arasında açık farklılıklar bulmuşlardır (VVeitzman ve diğerleri 1972). öykü ve resimlerde, kadınlara ll’e l gibi bir aranla ağır basan erkekler çok daha ağırlıklı bir yer tutmaktaydı. Toplumsal cinsiyet kimlikleri olan hayvanlar da dahil edildiğinde, bu oran 95’e l’idi. Dişilerle erkeklerin

    etkinlikleri de farklılaşmaktaydı Erkekler, serüven türü uğraşlar ile bağımsızlık ve iç gerektiren ev dışı etkinlikleri gerçekleştirmekteydiler. Kızlar sözkonusu olduğunda, edilgin ve çoğunlukla ev işleriyle uğraşıyor olarak sergilenmekteydiler. Kız, erkekler için yemek pişirip temizlik yapar ya da onların dönüşünü beklerlerdi. Aynı şey öykü kitaplarında bulunan yetişkin kadın ve erkekler içinde büyük ölçüde doğruydu. Eş ve anne olmayan kadınlar, cadılar ya da periler gibi düşsel yaratıklardı. Çözümlenen bütün kitaplarda, evi dışında bir mesleği olan hiçbir kadın yoktu. Buna karşın, erkekler, savaşçı, polis, yargıç, kral vd. idiler.

    Daha yakın zamanlarda yapılan araştırmalar, durumun biraz olsun değişmiş olduğunu düşündürse de, çocuk yazınının çoğunluğunun büyük ölçüde aynı olduğunu göstermektedir (Davies 1991). Örneğin masallar, cinsiyete ve kızlarla erkek çocuklarından sahip olmaları beklenen amaçlar ile hedeflere yönelik olarak, geleneksel bir tutum benimsemektedirler. “Prensim bir gün gelecek” bunun anlamı, birkaç yüzyıl öncesindeki peri masalları türlerindeki gibi, yoksul bir aileden gelen bir kızın talih ve servet düşleyebileceğidir. Bugün bunun anlamı, romantik aşkın idealleriyle daha bir bağlantılı hale gelmiştir. Kimi feministler, en ünlü masalları, bunlardaki genel vurgulan tersine çevirerek yeniden yazmaya çalışmışlardır:

    O adamın komik bir burnu olduğuna gerçekten dikkat etmemiştim.

    Ve şık elbiseler giyerken kesinlikle çok daha iyi görünüyordu.

    Geçen gece göründüğü kadar çekici de değil hiç.

    Bu durumda, ben de denediği cam ayakkabı ayağına çok dar geliyormuş gibi yapacağım sanırım (Viorst 1987).

    Ne ki, Külkedisi’nin bu biçimindeki gibi, böyle yeniden yazımlar büyük ölçüde yetişkin okuyuculara yönelmektedirler ve sayısız çocuk kitabında anlatılan öyküleri pek etkiledikleri söylenemez

    Kimi dikkate değer istisnalar olsa da, çocuklar için hazırlanan televizyon programları üzerine yapılan çözümlemeler de, çocuk kitaplarındaki bulgularla uyum içinde olan sonuçlar vermektedirler. En fazla izlenen çizgi filmler üzerine yapılan çalışmalar, başroldeki karakterlerin erkek olduklarını ve erkeklerin etken uğraşlarda ağır bastıklarını göstermektedir. Benzer görüntüler, programlar arasında verilen reklamlarda da vardır.

    Cinsiyet Ayrımcılığı Yapmayan Çocuk Yetiştirmenin Güçlüğü

    June Statham, cinsiyet ayrımcılığı yapmayarak çocuk yetiştirmeye istekli bir grup anne ve babayı incelemiştir. Araştırmada, altı aylıktan on iki yaşına kadar çocukları olan on sekiz aileden otuz yetişkin yer almıştır. Anne babalar, orta sınıftan gelmektedir ve çoğu, öğretmen ya da öğretim üyesi olarak akademik çalışma içindedirler. Statham, anne babaların çoğunluğunun yalnızca kızların erkek oğlanlara benzemesine çalışma yoluyla geleneksel seks rollerini değiştirmeye kalkmadıklarını, ancak dişilik ile erkeklik arasında yeni birleşimleri güçlendirmeye çalıştıklarını bulmuştur. Bu anne babalar, erkek çocukların başkalarının duygularına karşı daha duyarlı olmalarım ve samimiyetlerini dile getirebilmelerini istemişler; buna karşılık kızlar da öğrenme ve kendilerini geliştirme fırsatları aramaya yöneltilmişlerdir. Bütün anne babalar, varolan cinsiyet kalıplarıyla savaşmanın zor olduğunu görmüşlerdir. Onlar, çocukları toplumsal cinsiyete göre sınıflanmayan oyuncaklarla oynamaya ikna etmekte oldukça başarılı olmuşlarsa da, bu bile pek çoğunun beklediğinden daha zor olmuştur. Bir anne, araştırmacıya şu yorumda bulunmuştur:

    Bir oyuncakçıya girerseniz, erkekler için savaş oyuncakları, kızlar için de evcilik oyuncaklarıyla dolu olduğunu görürsünüz; bu da toplumun durumunu özetlemektedir. Bu, çocukların toplumsallaşma biçimidir: Erkek çocuklara öldürmeyi ve incitmeyi öğretmenin bir sakıncası yoktur; bence bu korkunç, beni hasta ediyor. Oyuncakçılara gitmemeye çalışıyorum; öylesine kızgınım.

    Pratik olarak, çocukların tümü gerçekte, kendilerine yakınlarının verdikleri toplumsal cinsiyete göre sınıflanan oyuncaklara sahiptir ve bunlarla oynamaktadırlar.

    Şimdi artık, esas karakterlerinin güçlü, bağımsız kızlar olduğu kimi öykü kitapları bulunabilir, ne ki bunların pek azı erkek çocuklarını geleneksel olmayan rollerde gösterirler. Beş yaşındaki bir çocuğun annesi, çocuğuna okuduğu kitaptaki karakterlerin cinsiyetlerini değiştirerek okuduğunda çocuğunun buna gösterdiği tepki hakkında şöyle demektedir:

    Aslında, oldukça geleneksel rollerdeki bir erkek ve bir kız çocuğunun bulunduğu kitaptaki bütün kızları erkek, bütün erkekleri de kız yaparak okuduğumda biraz huzursuz oldu. Bunu ilk kez yaparken, “sen erkekleri sevmiyorsun, yalnızca kızları seviyorsun” deme eğilimindeydi. Bunun hiç de doğru olmadığını, yalnızca kızlar hakkında yazılmış yeterince kitabın olmadığını ona açıklamam gerekti (Statham 1986).

    Toplumsal cinsiyet toplumsallaşmasının çok güçlü olduğu ve buna meydan okumanın huzursuzluğa yol açabileceği ortadadır. Bir kez toplumsal cinsiyet ‘yüklenildiğinde’, toplum bireylerden ‘kadınlar’ ve ‘erkekler’ olarak davranmalarını beklemektedir. Bu beklentilerin yerine geldiği ve yeniden üretildiği yer, gündelik yaşamın pratikleri içindedir (Lorber 1994; Bourdieu 1990).

    Toplumsal Cinsiyeti Oluşturma

    J an Morris gibi transseksüeller, öteki cinsiyetin bir üyesi olarak yaşamak isteyen ve bunun için ameliyat geçiren insanlardır. Bunlar aynı zamanda, beden biçimleri ile saçlarının dağılımlarını değiştirmek ve sakal ya da meme gibi ikincil cinsel özellikleri ortaya çıkarmak için yapılan hormon tedavisi de görürler. Cinsiyetin böyle ‘yeniden yüklenmesi’ tam bir cinsiyet değiştirmesi değildir; bu kişilerin kromozomları ve rahim gibi kimi iç organları değişmeden kalır. Adı şimdi artık Mark Rees olan bir transseksüelin gözlemi şudur: “Yanlış bedende yaşıyor olduğuna inanmak, hiç de psikiyatrik tedavi gerektiren bir şey değildir. Beden ile zihin arasındaki sürekli ve acı veren çatışmanın tek seçeneği, usandırıcı, duygusal bakımdan insanı tüketen, çokluk utanç verici ve her zaman acılı olan cinsiyeti yeniden yüklenmedir. Ancak bunun ödülü, kişinin gerçek benliğine dönme özgürlüğüdür.” Ne yazık ki, bu özgürlük, en hafifini söylemek gerekirse, mantıksız olan bir sistem tarafından kuşatılmaktadır ve bu konuda İngiltere, birçok ülkenin, bu arada Kanada, İtalya, Almanya, Hollanda, Norveç, İsveç, Polonya, İsviçre, Türkiye ve Endonezya ile A.B.D.’deki 48 eyaletin de gerisindedir.

    Rees, şuna değinmektedir: “Hükümet, pasaporttan üniversite diplomasına, ehliyete ve kütüphane kartına kadar başka belgelerin değiştirilmesine olanak tanımaktadır. Transseksüelliği tıbbi bir durum olarak tanımakta, hatta ruhsal tedavi, hormon tedavisi ve ameliyat parasını da ödemektedir; yine de, bütün bunlardan sonra, insan haklarının tamamının yasal olarak tanınmasında esas olan bir belgenin değiştirilmesini kabul etmemektedir” yani, doğum belgesinin.
    Kaynak: Gıınrdian, 1996 (yalnızca metin)

    Bizim toplumsal cinsiyet kimliğimiz hakkındaki anlayışlarımız, bunlara bağlantılı olan cinsel tutum ve eğilimlerimizle birlikte, öylesine erken bir yaşta oluşmaktadır ki, bizler yetişkinler olarak bunları çoğunlukla elde bir diye görürüz. Yine de toplumsal cinsiyet, bir kız ya da erkek olarak davranmayı öğrenmekten daha fazla bir şeydir. Toplumsal cinsiyet farklılıkları, her gün yaşadığımız bir şeydir.

    Başka deyişle, toplumsal cinsiyet sadece varolan bir şey değildir; hepimiz, kimi sosyologların söyledikleri gibi, başkalarıyla olan toplumsal etkileşimlerimizde ‘toplumsal cinsiyeti oluşturmaktayız’ (Zimmerman 1987). Örneğin Jan Morris, kendisinden bir lokantada erkek olarak değil de, kadın olarak ne kadar farklı davranma­sının beklendiğini keşfettiğinde, toplumsal cinsiyeti nasıl oluşturacağını öğrenmek orunda kalmıştı. Kendisinin de söylediği gibi, toplumsal cinsiyetlenmemiş nitelikti ‘varoluşun hiçbir yönü’ yoktur. Yine de, bunun böyle olduğunu cinsiyet değişene kadar fark etmemişti. Toplumsal cinsiyeti oluşturmamızın ince biçimleri yalızın öylesine büyük bir parçasıdır ki, yitirilene ya da kökten bir biçimde değiştirilene kadar onları fark etmeyiz bile.

    Toplumsal cinsiyetin sürekli olarak öğrenildiği ve yeniden öğrenildiği olgusu, toplumsal yeniden üretim kavramının önemini göstermektedir (bakınız 1. Bölüm). Bizler bir gün boyunca, binlerce önemsiz eylemde cinsiyeti toplumsal olarak yeniden üretiriz oluşturur ve yeniden oluştururuz. Bu aynı süreç toplumsal cinsiyeti, başkalarıyla olan etkileşimlerimizde yaratılan ve yeniden yaratılan bir toplumsal kurum olarak anlamamıza yardıma olur. Daha sonraki bölümlerde göreceğimiz gibi, toplumsal cinsiyet farklılıkları, aile, din, iş ve sınıf gibi öteki toplumsal kurumların önemli bir parçasıdır.

    Toplumsal Cinsiyet Kimliği ve Cinsellik: İki Kuram

    Freud’un Toplumsal Cinsiyet Gelişim Kuramı

    Toplumsal cinsiyet kimliğinin ortaya çıkışı konusundaki belki de en etkili ve çok tartışılan kuram, Sigmund Freud”un kuramıdır. Freud”a göre, bebek ve küçük çocuklardaki toplumsal cinsiyet farklılıklarını öğrenmenin merkezinde, penisin varlığı ya da yokluğu yer almaktadır. “Benim bir penisim var” deyişi, “Ben bir erkeğim” deyişine özdeş iken “Ben bir kızım” deyişi ise “Benim bir penisim yok” deyişine özdeştir. Freud, buradaki sorunun yalnızca anatomik ayrılıklar olmadığını söylemeye özen gösterir; penisin varlığı ya da yokluğu, erkeklik ya da kadınlık için bir simgedir. ; Bu kurama göre, yaklaşık dört ya da beş yaşlarındaki bir erkek çocuğu babasının kendisinden beklediği disiplin ve özerklik yüzünden, onun kendi penisini kesmek istediğini düşleyerek kendisini tehdit altında hisseder. Çocuk kısmen bilinçli olsa da, çoğunlukla bilinçsiz bir biçimde babasını, annesine duyduğu bağlanmaya karşı bir rakip olarak görür. Annesine duyduğu erotik duygulan bastıran ve babasını üstün bir varlık olarak gören çocuk, kendisini babasıyla özdeşleştirir ve kendi erkek kimliği­nin farkına varır. Çocuk annesine duyduğu aşkı, bilinçsiz nitelikteki babasının kendisini hadım edeceği korkusuyla bırakır, öte yandan kızların, ‘penis kıskançlığı’ duydukları varsayılır çünkü, erkek çocuklarını ayırt eden görünür bir organa sahip değildirler. Annesi, kız çocuğunun gözündeki önemini yitirir çünkü, onun da penisi yoktur ve bir tane bulamıyor görünmektedir. Kız kendisini annesiyle özdeşleştirdiğinde, ‘ikinci en iyi’nin farkedilmesinde içerilen boyun eğme tutumunu devralır.

    Bir kez bu aşama bittiğinde, çocuk erotik duygularını bastırmayı öğrenmiş olur. Freud’a göre, yaklaşık beş yaşından ergenlik çağına kadar olan dönem bir örtüklük dönemidir cinsel etkinlikler, ergenlikte ortaya çıkan biyolojik değişmeler erotik istekleri doğrudan bir biçimde yemden etken hale getirene kadar askıya alınır. Okulun başlangıcıyla ortalarını kapsayan bu örtüklük dönemi, aynı cinsiyetten oluşan yakın arkadaş gruplarının, çocuğun yaşamındaki öneminin en fazla olduğu bir dönemdir.

    Freud’un görüşlerine, pek çok başka yazarın yanında özellikle feministler tarafından önemli eleştiriler yöneltilmiştir (Mitcheü 1973; Cuward 1984). İlk olarak, Freud, toplumsal cinsiyet kimliğini, cinsel organların farkedilmesiyle gereğinden fazla eşleştiriyor gibidir; burada kesinlikle başka, daha incelikli etkenler de sözkonusudur. ikinci olarak, kuram, penisin, yalnızca erkeklik organının yokluğu diye düşünülen vajinadan daha üstün olduğu anlayışına bağımlı gibidir. Neden kadın cinsel organları erkeğinkilerden daha üstün olmasın ki? Üçüncüsü, Freud babayı, birincil disiplin edici eyleyen olarak görmektedir; ne ki, pek çok kültürde, anne disiplinin uygulanmasında daha önemli bir rol oynar. Dördüncüsü, Freud, toplumsal cinsiyetin öğrenilmesinin, dört ya da beş yaş civarında yoğunlaştığına inanmaktadır. Daha sonraki yazarların çoğunluğu, bebeklikte başlayan, daha önceki öğrenmenin önemini vurgulamışlardır.

    Chodorovv’un Toplumsal Cinsiyet Gelişimi Kuramı

    Toplumsal cinsiyetin gelişimini inceleyen pek çok yazar Freud’un yaklaşımını kullanmışsa da, bu yaklaşımı kimi önemli bakımlardan değiştirmişlerdir. Buna bir örnek, sosyolog Nancy Chodorovv’dur (1978, 1988). Chodorovv, kendisini erkek ya da kadın olarak görmeyi öğrenmenin, bebeğin erken bir yaşta anne babasına bağlanmasıyla ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Chodorovv, babanın yerine annenin önemini, Freud’un yaptığından çok daha fazla vurgulamaktadır. Bir çocuk, yaşamının ilk dönemlerinde, annenin kendi üzerindeki etkisinin kolayca en baskın etki olması nedeniyle, anneye duygusal olarak bağlanma eğilimi taşımaktadır. Bu bağlanma, ayrı bir benlik duygusuna erişmek için bir noktada kopar çocuk, daha az sıkı bir bağımlılık içine girmelidir.

    Chodorovv, bu kopuş sürecinin, erkek ve kız çocuklarında ayrı ayrı yollardan gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Kızlar, annelerine yakın olmayı sürdürürler örneğin, anneyi kucaklama, öpme ve onun yaptıklarına öykünme olanağına sahip olarak. Anneden kesin bir kopuş olmaması yüzünden, kız çocuk, sonra da yetişkin kadın, başka insanlarla daha bağlantılı bir benlik duygusu geliştirir. Kadının kimliğinin, bir başkasının kimliğiyle kaynaşmış ya da onunkine bağımlı olma olasılığı daha fazladır: îlk olarak annesininkine, daha sonra da bir erkeğinkine. Chodorovv’a göre bu, kadınlardaki duyarlılık ve duygusal sevecenlik özelliklerini ortaya çıkartır.

    Erkek çocuklar bir benlik duygusunu, kendilerinin başlangıçtaki anneye yakınlıklarını kökten bir biçimde, kendi erkeklik anlayışlarını kadınsı olmayandan türeterek yadsıma yoluyla elde ederler. Onlar, ‘kız kardeş gibi’ ya da ‘anasının kuzusu’ olmamayı öğrenirler. Bir sonuç olarak, erkek çocukları, başkalarıyla yakın ilişki kurabilmekte görece daha beceriksizdirler; dünyaya bakmanın daha çözümsel yollarını geliştirirler. Kendi yaşamlarına ilişkin olarak, başarı üzerinde duran, daha etken bir bakışı benimserler; ne ki, kendilerinin ve başkalarının duygularını anlaya­bilme yeteneklerini bastırmışlardır.

    Chodorovv, Freud’un vurgusunu, bir dereceye kadar tersine çevirmektedir. Kadınlık yerine erkeklik bir kayıpla, anneye olan sıkı bağlılığın yitirilmesiyle tanımlanmaktadır. Erkek kimliği, ayrılma yoluyla biçimlenmektedir; bu yüzden, erkekler yaşamlarının daha sonraki dönemlerinde, başkalarıyla yakın duygusal bağlar içine girdiklerinde, bilinçsiz olarak kendi kimliklerinin tehlikeye düştüğünü duyumsarlar. Kadınlar, öte yandan, bir başka kişiyle olan yakın ilişkinin yokluğunun kendilerine olan güvenlerini tehdit ettiğini duyumsarlar. Bu kalıplar, çocukların erken yaşlardaki toplumsallaşmasında, kadınların oynadığı birincil rol nedeniyle bir kuşaktan ötekine aktarılırlar. Kadınlar kendilerini esas olarak ilişkiler bakımından tanımlar ve dile getirirler. Erkekler bu gereksinimleri bastırırlar ve dünyaya karşı daha güdümleyici bir tutumu benimserler.

    Chodorow’un çalışmaları, çeşitli eleştirlerle karşılaşmıştır. Janet Sayers, örneğin, Chodorovv’un kadınların, özellikle günümüzdeki, özerk, bağımsız varlıklar olma savaşımlarını açıklamadığını ileri sümüştür (Sayers 1986). Sayers, kadınların (ve erkeklerin) ruhsal yapılarının Chodorovv’un kuramının ileri sürdüğünden daha çelişkili olduğunu belirtmektedir. Kadınsılık, yalnızca belirli bağlamlarda açığa çıkan saldırganlık ve iddialı olma duygularını gizleyebilir (Brennan 1988). Chodorow ayrıca, beyaz, orta sınıf aile modeline dayanan dar aile anlayışı yüzünden de eleştirilmiştir. Örneğin, anne ya da babadan yalnızca birisinin bulunduğu evlerde ya da çocukların birden fazla yetişkin tarafından büyütüldüğü ailelerde ne olacaktır?

    Bu eleştiriler, Chodorovv’un önemli olmayı sürdüren düşüncelerini çökertmemektedir. Bu düşünceler, kadınlığın nitelikleri hakkında bize çok şey öğretmektedir ve erkek dile getirememezliği denen şeyi erkeklerin duygularını başkalarına göstermekte çektikleri güçlüğü anlamamıza yardımcı olmaktadır.

    İnsan Cinselliği

    Toplumsal cinsiyet farklılıkları üzerine yapılan çalışmalarda olduği gibi, insanın cinsel davranışı hakkındaki, bunun karşıtı olarak toplumsal ve kültürel etkilerin önemine karşı biyolojinin önemi üzerinde de araştırmacılar anlaşmazlık içindedirler. Toplumsal cinsiyet farklılığı ve cinsellik üzerine yapılan araştırmalardaki önemli bir ortak nokta, her iki alanın da insanları anlayabilmek için hayvanlara bakmasıdır. Öncelikle, biyolojik savların kimilerine ve savların doğurduğu eleştirilere bakacağız. Bunun ardından, cinsel davranış üzerindeki toplumsal etkileri inceleyeceğiz; bu da bizi insan cinselliğindeki çok büyük değişmeleri tartışmaya götürecektir.

    Biyoloji ve Cinsel Davranış

    Cinselliğin biyolojik bir temeli olduğu ortadadır çünkü, kadın anatomisi, erkek anatomisinden farklıdır; orgazm deneyimi de farklılık gösterir. Ayrıca, çoğalmak için biyolojik bir zorunluluk vardır; başka türlü, insan türünün soyu tükenirdi. Kimi biyologlar, erkeklerin neden kadınlara kıyasla uçkurlarına daha düşkün olduklarının evrimsel bir açıklaması olduğunu ileri sürmektedirler (2. Bölüm’e bakınız). Bunun için öne sürülen sav, erkeklerin biyolojik olarak, tohumlarının hayatta kalma şansını en yükseğe çıkarmak için, olabildiğince çok kadını gebe bırakmaya eğilimli olduklarıdır. Belirli bir anda döllenebilecek yalnızca bir tek yumurtaları bulunan kadınların, böyle biyolojik çıkarları yoktur. Bunun yerine, çocuklarını korumak için kullanılacak biyolojik kalıtın korunabilmesi için istikrarlı eşler isterler.

    Bu sav, hayvanların cinsel davranışları üzerine yapılan, erkeklerin olağan olarak aynı türün dişilerine kıyasla uçkurlarına daha düşkün olduklarını gösterme savındaki çalışmalar tarafından da desteklenmektedir.

    Ne ki, daha yenilerdeki çalışmalar, hayvan krallığındaki dişi sadakatsizliğinin gerçekte oldukça yaygın olduğunu ve pek çok hayvanın cinsel etkinliklerinin, düşünüldüğünden daha karmaşık olduğunu göstermiştir. Bir zamanlar, dişilerin yavruları için daha üstün bir genetik kalıt potansiyeli en fazla olan erkeklere eş oldu­ğuna inanılırdı. Ancak, dişi kuşlar üzerine yapılan, dişi kuşların fazladan bir eşi, genleri için değil ancak yavruları için daha iyi bir baba olduğu ve onları yetiştirmek için daha iyi bir yuva sağladığı için seçtiklerini ileri süren yeni bir çalışma bu sava karşı çıkmaktadır. Bu çalışmanın vardığı sonuç şudur: “Çiftleşmede, spermin aktarılmasından çok daha fazlası sözkonusudur. Bu dişiler, geleceklerini düşünüyor olabilirler” (Angier 1994’ten aktarma).

    Bu tür araştırmaların sonuçları, özellikle insan cinsel davranışı bakımından deneme niteliğindedir. Göreceğimiz gibi, cinsellik bütünüyle biyolojik özelliklere yüklenemeyecek kadar karmaşıktır.

    Cinsel Davranış Üzerindeki Toplumsal Etkiler

    İnsanların çoğunluğu, bütün toplumlarda, heteroseksüeldir duygusal bağlanma ve cinsel zevk için öteki cinse yanaşılar. Heteroseksüellik, her toplumda evlilik ve ailenin temelidir.

    Yine de, azınlıkta kalan pek çok cinsel tercih ve eğilim de vardır. Judith Lorber, insanlar arasındaki on gibi yüksek bir sayıdaki cinsel kimliği ayırt etmektedir: heteroseksüel kadın, heteroseksüel erkek, eşcinsel kadın, eşcinsel erkek, kadın, biseksüel erkek, transvesti kadın (düzenli olarak erkek gibi giyinen bir kadın), transvesti erkek (düzenli olarak kadın gibi giyinen bir erkek), transseksüel kadın (Jan Morris gibi, kadın olan bir erkek) ve transseksüel erkek (erkek olan bir kadın). Cinsel pratiklerin kendileri daha da çeşitlidir. Freud insanlara, ‘çokbiçimli sapıklar’ demekteydi. Bununla, insanların çok çeşitli cinsel zevkleri olduğunu ve bu zevkleri, belirli bir toplumda, kimilerinin ahlakdışı ya da yasadışı diye görülmelerine karşın, izlediklerini kast etmekteydi. Freud araştırmalarına ilk olarak, pek çok insanın cinsel bakımdan iffet düşkünü olduğu on dokuzuncu yüzyıl sonlarında başlamıştı; yine de, buna karşın, hastalarının cinsel uğraşları inanılmaz derecede çeşitlilik sergilemekteydi. Olası cinsel pratikler arasında şunlar vardır: Bir erkek ya da kadın, kadınlar, erkekler ya da her ikisiyle birden cinsel ilişkiye girebilir. Bu, aynı anda tek kişiyle ya da üç ya da daha fazla kişiyle olabilir. Kişi kendisiyle cinsel ilişki kurabilir (elle doyum) ya da hiç kimseyle kurmayabilir (bakirlik). Kişi transseksüellerle ya da erotik olarak karşı cinsin giysilerini giyen kişilerle ilişki kurabilir; pornografi ya da cinsel oyuncakları kullanabilir; sadomazoşist (bağlanmakla acı çekmenin erotik kullanımı) olabilir; hayvanlarla cinsel ilişki kurabilir, vs. (Lorber 1994). Bütün toplumlarda, kimi pratikleri onaylarken ötekilerine engel olan ya da kınayan cinsel normlar vardır. Ne ki, böyle normlar, farklı kültürler arasında oldukça değişkenlik gösterir. Eşcinsellik buna bir örnektir. Daha sonra tartışılacağı gibi, kimi kültürler eşcinselliği ya hoşgörmüşler ya da kimi bağlamlarda etken bir biçimde özendirmişlerdir, örneğin, antik Yunanda, erkeklerin oğlanlara duyduğu sevgi, cinsel sevginin en yüce biçimi olarak idealleştirilmiştir.

    Kabul edilmiş cinsel davranış türleri de, cinsel tepkilerinin çoğunluğunun doğuştan gelmek yerine öğrenilmiş olduğunu bilmemizin bir yolu olacak biçimde, kültürden kültüre değişmektedir. Bu konudaki en kapsamlı çalışma, kırk yıl önce, iki yüzden fazla toplumdan elde edilmiş antropolojik kanıtları derleyen Clellan Ford ile Frank Beach (1951) tarafından yapılmıştır. Neyin ‘doğal’ cinsel davranış diye görüleceğine ve cinsel çekicilik normlarına ilişkin olarak çarpıcı farklılıklar gözlen­miştir, örneğin, kimi kültürlerde, cinsel birleşme öncesindeki, belki de saatler süren ön oyunlar, istenir ve hatta gerekli görülmektedir; başka kültürlerde ise ön oyunlar hemen hemen hiç yoktur. Kimi toplumlarda, çok sık cinsel birleşmenin fiziksel zayıflığa ya da hastalığa yol açacağına inanılmaktadır. Güney Pasifikteki Senianglar arasında, sevişmenin uzatılmasının istenirliği hakkındaki öğütler, köyün yaşlıları tarafından verilmektedir bu yaşlılar ayrıca, ak saçlı bir kişinin her gece çiftleşmesinin meşru olduğuna da inanmaktadırlar!

    Kültürlerin çoğunluğunda, cinsel çekicilik normları (hem kadınlar hem de erkekler tarafından benimsenen), Batıda kadınların ev dışındaki alanlarda giderek artan biçimde etkin hale gelmeleriyle yavaş yavaş değişiyor görünen bir durum olsa da, erkeklere kıyasla kadınların fiziksel görünüşleri üzerinde daha çok odaklan­maktadır. Bununla birlikte, kadın güzelliğindeki en önemli özellikler diye görülen özellikler büyük farklılıklar göstermektedir. Çağcıl Batıda, zayıf, ince bir beden hayranlık uyandırır; buna karşılık başka kültürlerde, çok daha geniş bir biçim çekici diye görülür (6. Bölüme bakınız). Kimi zaman memeler bir cinsel uyarı kaynağı diye görülmezken, kimi toplumlarda bunlara büyük bir erotik önem yüklenir. Kimi toplumlar yüzün biçimine büyük önem verirken ötekiler gözlerin biçim ve rengi ya da burun ve dudakların büyüklük ve biçimlerine büyük önem vermektedir.

    Batı Kültüründe Cinsellik

    Batının cinsel davranışa yönelik tutumu, neredeyse iki bin yıldan bu yana, öncelikle Hıristiyanlık tarafından biçimlendirilmiştir. Farklı Hıristiyan mezhep ya da topluluklar, cinselliğin yaşamdaki yeri hakkında değişen görüşleri benimsemiş olsalar da, Hıristiyan kilisesinin baskın görüşü, üreme dışında bütün cinsel davranışlara kuşkuyla yaklaşmak olmuştur. Kimi dönemlerde, bu görüş toplumun genelindeki aşırı bir iffet düşkünlüğüne yol açmıştır. Ne ki başka zamanlarda, pek çok insan yaygın bir biçimde, dinsel yetkeler tarafından yasaklanmış pratikleri (zina gibi) benimseyerek kilisenin öğretilerini yok saymış ya da bunlara tepki göstermiştir. 1. Bölüm’de değinildiği gibi, cinsel doyuma evlilik yoluyla ulaşılabileceği ve ulaşılması gerektiği düşüncesi enderdi.

    On dokuzuncu yüzyılda, cinsellik hakkındaki dinsel yargılar yerini kısmen tıbbi yargılara bırakmıştı. Bununla birlikte, doktorlar tarafından yazılan ilk yazıla oldukça değişkenlik gösterir. Eşcinsellik buna bir örnektir. Daha sonra tartışılacağı gibi, kimi kültürler eşcinselliği ya hoşgörmüşler ya da kimi bağlamlarda etken bir biçimde özendirmişlerdir. Örneğin, antik Yunanda, erkeklerin oğlanlara duyduğu sevgi, cinsel sevginin en yüce biçimi olarak idealleştirilmiştir.

    Kabul edilmiş cinsel davranış türleri de, cinsel tepkilerinin çoğunluğunun doğuştan gelmek yerine öğrenilmiş olduğunu bilmemizin bir yolu olacak biçimde, kültürden kültüre değişmektedir. Bu konudaki en kapsamlı çalışma, kırk yıl önce, iki yüzden fazla toplumdan elde edilmiş antropolojik kanıtları derleyen Clellan Ford ile Frank Beach (1951) tarafından yapılmıştır. Neyin ‘doğal’ cinsel davranış diye görüleceğine ve cinsel çekicilik normlarına ilişkin olarak çarpıcı farklılıklar gözlenmiştir. Örneğin, kimi kültürlerde, cinsel birleşme öncesindeki, belki de saatler süren ön oyunlar, istenir ve hatta gerekli görülmektedir; başka kültürlerde ise ön oyunlar hemen hemen hiç yoktur. Kimi toplumlarda, çok sık cinsel birleşmenin fiziksel zayıflığa ya da hastalığa yol açacağına inanılmaktadır. Güney Pasifikteki Senianglar arasında, sevişmenin uzatılmasının istenirliği hakkındaki öğütler, köyün yaşlıları tarafından verilmektedir bu yaşlılar ayrıca, ak saçlı bir kişinin her gece çiftleşmesinin meşru olduğuna da inanmaktadırlar!

    Kültürlerin çoğunluğunda, cinsel çekicilik normları (hem kadınlar hem de erkekler tarafından benimsenen), Batıda kadınların ev dışındaki alanlarda giderek artan biçimde etkin hale gelmeleriyle yavaş yavaş değişiyor görünen bir durum olsa da, erkeklere kıyasla kadınların fiziksel görünüşleri üzerinde daha çok odaklan­maktadır. Bununla birlikte, kadın güzelliğindeki en önemli özellikler diye görülen özellikler büyük farklılıklar göstermektedir. Çağcıl Batıda, zayıf, ince bir beden hayranlık uyandırır; buna karşılık başka kültürlerde, çok daha geniş bir biçim çekici diye görülür (6. Bölüme bakınız). Kimi zaman memeler bir cinsel uyan kaynağı diye görülmezken, kimi toplumlarda bunlara büyük bir erotik önem yüklenir. Kimi toplumlar yüzün biçimine büyük önem verirken ötekiler gözlerin biçim ve rengi ya da burun ve dudakların büyüklük ve biçimlerine büyük önem vermektedir.

    Batı Kültüründe Cinsellik

    Batının cinsel davranışa yönelik tutumu, neredeyse iki bin yıldan bu yana, öncelikle Hıristiyanlık tarafından biçimlendirilmiştir. Farklı Hıristiyan mezhep ya dal topluluklar, cinselliğin yaşamdaki yeri hakkında değişen görüşleri benimsemiş olsalar da, Hıristiyan kilisesinin baskın görüşü, üreme dışında bütün cinsel davranışlara kuşkuyla yaklaşmak olmuştur. Kimi dönemlerde, bu görüş toplumun genelini deki aşın bir iffet düşkünlüğüne yol açmıştır. Ne ki başka zamanlarda, pek çok inl san yaygın bir biçimde, dinsel yetkeler tarafından yasaklanmış pratikleri (zina gibi)! benimseyerek kilisenin öğretilerini yok saymış ya da bunlara tepki göstermiştir, ilk Bölüm’de değinildiği gibi, cinsel doyuma evlilik yoluyla ulaşılabileceği ve ulaşılması gerektiği düşüncesi enderdi.
    ~

    On dokuzuncu yüzyılda, cinsellik hakkındaki dinsel yargılar yerini kısma tıbbi yargılara bırakmıştı. Bununla birlikte, doktorlar tarafından yazılan ilk yazıların çoğunluğu, kilisenin görüşleri kadar katıydı. Kimileri, cinsel etkinliğin üremeyle bağlantısı olmayan her türünün ciddi fiziksel zararları olduğunu ileri sürmekteydiler. Elle doyumun, körlük, delilik, kalp hastalığı ve diğer rahatsızlıklara yol açacağı ileri sürülürken, oral seksin kansere neden olacağı savlanmıştı. Viktorya çağın­da, cinsel ikiyüzlülük yaygındı. Erdemli kadınların, kocalarının yaklaşmalarını yal­nızca bir görev olarak kabul eder biçimde cinselliğe kayıtsız olduklarına inanılmaktaydı. Yine de gelişen, kasaba ve kentlerde fahişelik yaygındı ve çokluk hoşgörülmekteydi; ‘hafifmeşrep’ kadınların, saygıdeğer kızkardeşlerinden bütünüyle farklı bir kategoride yer aldıkları düşünülmekteydi.

    Dışarıdan bakıldığında, kendilerini eşlerine adamış, namuslu, iyi vatandaşlar olarak görünen pek çok Viktorya çağı erkeği, düzenli olarak fahişelere gitmekteydi ya da kendilerine metres tutmaktaydılar. Böyle davranışlara hoşgörüyle bakılırken, kendilerine sevgili bulan kadınların davranışı skandal olarak görülmekteydi ve bu kadınlar, eğer yaptıkları açığa çıkarsa, kibar muhitlerden dışlanmaktaydılar. Erkeklerle kadınların cinsel etkinliklerine yönelik farklı tutumlar, varlığını uzun zaman sürdüren ve kalıntıları hâlâ yaşayan bir cifte standart oluşturmaktaydı.

    Yatan zamanlarda, cinselliğe yönelik geleneksel tutumlar, özellikle 1960’larda güçlenen, çok daha özgürlükçü görüşlerle yanyana varolmaktadır. Kimi insanlar, özellikle Hıristiyan öğretilerden etkilenmiş olanlar, evlilik öncesi cinsel ilişkinin yanlış olduğuna inanmaktadırlar ve evlilik sınırları içerisindeki heteroseksüel davranış dışındaki bütün cinsel davranış biçimlerinin cinsel zevkin istenir olan ve önemli bir yön olduğu artık çok daha yaygın biçimde kabul edilse de karşısındadırlar. Ötekiler, buna karşın, evlilik öncesi cinsel ilişkiye göz yummakta ya da etkin biçimde onaylamakta; farklı cinsel pratiklere de hoşgörüyle yaklaşmaktadırlar. Batı ülkelerinin çoğundaki cinsel tutumlar, geçmiş otuz yıl boyunca hiç kuşkusuz daha hoşgörülü hale gelmiştir. Film ve oyunlarda daha önce hiçbir biçimde kabul edilemez görülen sahneler yer almakta ve pornografik malzemeler, isteyen yetişkinlerin çoğunluğu tarafından kolayca elde edilebilmektedir.

    Cinsel davranış: Kinsey’in çalışmaları

    Kamunun cinselliğe ilişkin değerleri hakkında, mahrem pratikler hakkında olduğundan daha güvenle konuşabiliriz, çünkü bu mahrem pratiklerin pek çoğu yapıları gereği belgelenememektedir. Alfred Kinsey, A.B.D.’de 1940’lar ile 50’lerde araştırmalarına başladığında, gerçek cinsel davranışın önemli bir incelemesi ilk kez yapılmaktaydı. Kinsey ve arkadaşları, dinsel örgütlerden tepkiler almışlar, çalışmaları gazetelerde ve Kongrede ahlakdışı diye kınanmıştı. Ne ki Kinsey direndi ve so­nunda, beyaz Amerikan nüfusu anlamlı derecede temsil eden bir örnekleme olan on sekiz bin insanın cinsel yaşam tarihlerini elde etti (Kinsey ve arkadaşları, 1948, 1953).

    Kinsey’in vardığı sonuçlar, çoğunluk için şaşırtıcı, pek çok kişi için de şok edici nitelikteydiler çünkü, bu sonuçlar kamunun sözkonusu dönemdeki cinsel davranışa ilişkin beklentileriyle, gerçek cinsel davranış arasında büyük bir farklılık olduğunu göstermekteydiler. Kinsey, erkeklerin neredeyse % 70’inin fahişelere gittiğini ve % 84’ünün evlilik öncesi cinsel ilişki kurduğunu bulmuştu. Yine de erkeklerin % 40’ı, çifte standart izler biçimde, eşlerinin evlenirken bakire olmalarını beklemekteydi. Erkeklerin % 90’dan fazlası, elle doyum yapmaktaydı ve yaklaşık % 60’ı da oral seksin bir biçimini uygulamışlardı. Kadınlara gelince, bunların % 50 kadarı evlilik öncesi, çoğunlukla gelecekteki kocalarıyla olmak üzere, cinsel deneyim yaşamışlardı. Kadınların % 60’lık bölümü elle doyum gerçekleştirmekteydiler ve aynı yüzdeyle oraljenital ilişki içine girmiş idiler.

    Kinsey’in bulgularının gösterdiği, kamunun kabul ettiği tutumlar ile gerçek davranış arasındaki fark olasılıkla, sözü edilen dönem içinde, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, özellikte büyüktü. Bir cinsel özgürleşme aşaması oldukça erken bir dönemde, 1920’lerde, pek çok genç insanın daha önceki kuşakların yaşamını yöneten katı ahlaki yasalardan kurtulmuş olduklarını duyumsadıkları bir dö­nemde başlamıştı. Cinsel davranış olasılıkla çok değişmişti, ancak cinselliğe ilişkin sorunlar, bugünlerde olduğu gibi açık açık tartışılamıyordu. Kamu düzeyinde hâlâ güçlü bir biçimde onaylanmayan cinsel etkinliklere katılan insanlar, bu etkinliklerini gizliyorlardı ve başkalarının hangi derecede benzer pratikleri uyguladıklarını bilmiyorlardı. 1960’larm daha hoşgörülü ortamı, açıkça ilan edilen tutumların, gerçek davranışlarla daha bir uyumlu hale gelmesine yol açmıştır.

    Kinsey’den Sonra Cinsel Davranış

    1960’larda, karşı kültür niteliğindeki ‘hippi’ yaşam biçimleriyle elele gidenler gibi, varolan düzene meydan okuyan toplumsal hareketler de varolan cinsel normları kırmıştı. Bu hareketler, cinsel özgürlüğü kutsanmışlardır; kadınlar için doğum kontrol haplarının bulunması da, cinsel zevkin üremeden açıkça ayrılmasına olanak sağlamıştır. Kadın grupları aynı zamanda, erkek cinsel değerlerinden daha fazla kurtulmak, çifte standardın yadsınması ve kadınların ilişkilerinde daha fazla cinsel doyuma ulaşma gereksinimlerinin tanınması için bastırmaya başlamışlardır.

    Yakın zamanlara kadar, cinsel davranışın Kinsey’in zamanından bu yana nasıl değiştiğini doğrulukla bilmek güçtü. 1980’lerin sonlarında, Lillian Rubin on üç ile kırk sekiz yaş arasındaki bin Amerikalıyla konuşarak, son otuz yıl boyunca cinsel davranış ve tutumlarda ne gibi değişiklikler olduğunu ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Rubin’in bulgularına göre, gerçekte önemli gelişmeler ortaya çıkmıştı. Cinsel etkinlik tipik olarak, daha önceki kuşak için sözkonusu olandan daha genç bir yaşta başlıyordu; dahası, yeniyetmelerin cinsel pratikleri en az yetişkinlerinkiler kadar değişken ve kapsayıcı olma eğilimi gösteriyordu. Çifte standardın hâlâ varolmasına karşın, bu artık eskisi kadar güçlü değildi. En önemli değişikliklerden birisi, kadınların ilişkilerinde cinsel zevki bekledikleri ve etkin bir bir biçimde bu zevki aradıklarıydı. Kadınlar artık, yalnızca cinsel doyum vermekle kalmayıp cinsel doyuma ulaşmayı da bekliyorlardı Robin’in ileri sürdüğüne göre, her iki cins için de önemli sonuçlan olan bir görüngü.

    Kadınlar artık, cinsel bakımdan bir zamanlar olduklarından daha özgürdürler;ne ki, erkeklerin çoğunluğunun alkışladıkları bu gelişmenin yanında kadınlar, pek çok erkeğin kabullenmekte zorlandığı, yeni bir kendilerini öne çıkarma eğilimine girmişlerdir. Rubin’in konuştuğu erkekler sık sık “kendilerini yetersiz duyduklarını”, “hiçbir şeyi doğru dürüst yapamadıklarını”, ve “bugünlerde kadınları doyuma ulaştırmayı olanaksız bulduklarını” söylemişlerdir (Rubin 1990).
    ~

    Erkekler kendilerini yetersiz duymaktadırlar öyle mi? Bu, beklemeye alışık olduğumuz her şeyle çelişmiyor mu? Çünkü çağcıl toplumda, erkekler çoğu alanda baskın olmayı sürdürmektedirler ve genel olarak kadınlara karşı davranışları, kadınların onlara davranışlarından çok daha fazla şiddet içermektedir. Böylesi bir şiddet büyük ölçüde, kadınların denetlenmesini ve onlara boyu eğdirmenin sürmesini amaçlamaktadır. Yine de kimi yazarlar, erkekliğin, bir ödül olduğu kadar bir yük de olduğunu ileri sürmeye başlamışlardır. Bu yazarlar, erkek cinselliğinin büyük bölümünün doyum sağlayıcı olmak yerine zorlayıcı olduğunu da eklemektedirler. Eğer erkekler cinselliklerini bir denetim aracı olarak kullanmayı bıraksaydılar, yalnızca kadınlar değil, kendileri de bundan kazançlı çıkarlardı.

    Yeni bir sadakat mi?

    1994’te, bir araştırmacılar grubu, Kinsey’den bu yana herhangi bir ülkedeki cinsellik üzerine yapılmış en kapsamlı çalışma olan The Social Organization of Sexuality: Semai Practices in the United States [Cinselliğin Toplumsal Örgütlenmesi: A.B.D.’deki Cinsel Pratikler] adlı kitabı çıkardılar. Pek çoğunu şaşırtır biçimde, bu araştırmacıların bulguları Amerikalılar arasında temel bir cinsel tutuculuğun bulunduğu­nu düşündürmektedir örneğin, deneklerin % 83’ünün, geçmiş bir yıl boyunca yalnızca tek bir eşleri olmuştur (ya da hiç eşleri olmamıştır); bu oran, evli kişiler arasında % 96’ya çıkmaktadır. Kişinin eşine olan sadakati de oldukça yaygındı: Kadınların yalnızca % 10’u, erkeklerinse % 25’i, yaşamları boyunca tek bir kez evlilik dışı bir ilişkileri olduğunu belirtmişlerdir. Çalışmaya göre, Amerikalıların yaşamla­rı boyunca ortalama üç eşleri bulunmaktaydı. Cinsel davranışın görünürde oturmuş bir nitelik sergilemesine karşın, bu çalışmadan kimi açık seçik değişikliklerin ortaya çıktığı da görülmektedir; bunlardan en önemlisi, evlilik öncesi cinsel dene­yimdeki, özellikle kadınlar arasında, giderek hızlanan artıştır. Aslında, bugün evli olan Amerikalıların % 95’i, cinsel bakımdan deneyimlidirler (Laumann ve arkadaşları 1994).

    Cinsel davranış hakkındaki derlemeler, güçlüklerle doludur. Yalınca, insanların kendilerine sorulduğunda cinsel yaşamlarını ne kadar dürüstçe anlatıyor olduklarını bilemiyoruz. The Social Organization of Sexuality kitabı, Amerikalıların cinsel yaşamlarında, Kinsey’in raporlarının zamanında olduklarından çok daha az serüven düşkünü olduklarını ortaya koyuyor gibidir. Kinsey raporlarının yetersiz olmaları olasıdır. Belki de AIDS korkusu, pek çok insanı cinsel etkinliklerinin sınırlarını daraltmaya zorlamıştır. Ya da belki de bugünün oldukça tutucu olan siyasal ikliminde, insanlar cinsel etkinliklerinin çeşitli yönlerini gizlemeye daha fazla eğilim gösteriyor olabilirler.
    Yakın zamanlarda, cinsel davranış hakkındaki derlemelerin geçerlilik dereceleri yoğun bir tartışmanın odağında yer almıştır (Lewontin 1995). Biraz önce tartışılan derlemeyi eleştirenler, böyle derlemelerin cinsel pratikler hakkında güvenilir bilgi sağlamadığını ileri sürmüşlerdir. Buradaki anlaşmazlığın bir bölümü, kendileriyle konuşulan yaşlı insanların yanıtlan üzerinde yoğunlaşmaktadır. Araştırmacılar, seksen ile seksen beş yaş arasındaki erkeklerin % 85’inin eşleriyle cinsel ilişki kurduklarını söylediklerini belirtmektedirler. Bu araştırmaya eleştiri yöneltenler, bu söylenenin gerçek olmadığının ortada olduğunu; bunun da bütün araştırmanın bulguları hakkında kuşku doğurduğunu düşünmektedirler. Araştırmacılar bu suçlamaya karşı kendilerini savunmuşlar ve yaşlı insanlar üzerinde çalışan ve yukarıdaki eleştiriyi yapanları yaşlılık hakkında olumsuz önyargılara sahip olmakla suçlayan uzmanların desteğini yanlarında bulmuşlardır. Bu uzmanlar, huzurevleri gibi kurumlar dışında yaşayan yaşlı erkekler üzerinde yapılan bir çalışmanın, doksanlı yaşlarının başındaki erkeklerinin çoğunun, aslında cinselliğe karşı bir ilgiyi sürdürdükleri sonucunu verdiğini belirtmektedirler.

    Eşcinsellik

    Eşcinsellik, bütün kültürlerde vardır. Yine de eşcinsel bir kişi kendi cinsel tercihleri ile nüfusun çoğunluğundan açıkça ayrı olan bir kişi görece yenidir. Michel Foucault, on sekizinci yüzyıldan önce, kavramın belli belirsiz varolduğunu göstermiştir (Foucault 1978). Kilise ve yasa, sodominin karşısındadır; İngiltere ile başka birkaç Avrupa ülkesinde eşcinsellik ölüm cezasını gerektiren bir suçtu. Bununla birlikte, sodomi, özel olarak eşcinsel bir suç diye tanımlanmamıştı. Bu suç, erkeklerin kendi aralarında olduğu kadar, erkeklerle kadınlar ve erkeklerle hayvanlar arasındaki ilişkiler için de geçerliydi. ‘Eşcinsellik’ terimi 1860’larda kullanılmaya başlanmış ve bu tarihten itibaren eşcinseller giderek artan biçimde, özel bir cinsel sapıklığı olan ayrı türden insanlar diye görülmüştür (Weeks 1986). Kadın eşcinselliğini anlatmak için ‘lezbiyen‘ teriminin kullanılması, biraz daha sonraya rastlamaktadır.

    A.B.D.’de, ‘doğal olmayan edimler’ için uygulanan ölüm cezası, bağımsızlığın ardından, Avrupa’da ise on sekizinci yüzyıl sonları ile on dokuzuncu yüzyıl sonlrında kaldırılmıştır. Bununla birlikte, birkaç on yıl öncesine kadar, eşcinsellik hemen hemen bütün Batı ülkelerinde bir suç olarak kalmıştır. Bu olgu, artık yasalar yasaklamasa da, neden pek çok insanın duygusal bakımdan eşcinsellere karşı olmayı sürdürdüğünü açıklamaktadır.

    Batılı olmayan kültürlerde eşcinsellik

    Kenneth Plummer, klasik bir çalışmada, çağcıl Batı kültürü içindeki dört eşcinsellik türünü ayırt etmektedir. Gevşek eşcinsellik, bir kişinin bütün cinsel yaşamını esas olarak yapılaştırmayan geçici bir eşcinsel karşılaşmadır. Okul çocuklarının birbirlerine ilgisi ve toplu elle doyum bunun örnekleri arasındadır. Yerleşik etkinlikler, eşcinsel edimlerin düzenli olarak yürütüldüğü, ancak kişinin baskın tercihi olmadığı durumlara göndermede bulunur. Hapisaneler ya da askeri birlikler gibi, erkeklerin kadınlar olmadan yaşadıkları yerlerde, eşcinsel davranışın tercih edilir olmaktan çok heteroseksüel davranışın yerine geçtiği düşünülen bu türü yaygındır.

    Kişiselleştirilmiş eşcinsellik, eşcinsel etkinlikleri tercih eden, ancak bu tür etkinliklerin kolayca kabul edildikleri gruplardan yalıtılmış olan kişilere göndermede bulunur. Burada eşcinsellik, arkadaşlarla meslektaşlardan gizlenen, kaçamak bir etkinliktir. Bir yaşam biçimi olarak eşcinsellik, kendisini ‘açığa vuran’ ve benzer cinsel tercihleri olanlarla gerçekleştirilen birliktelikleri yaşamlarının temel bir parçası yapan kişilere göndermede bulunur. Böyle insanlar genellikle, eşcinsel etkinliklerin ayrı bir yaşam tarzına bütünleştikleri gay altkülrürlerine dahildirler (Plummer 1975).

    Nüfusun eşcinsel deneyimleri yaşayan ya da eşcinselliğe güçlü bir eğilim gösteren bölümü (hem erkek hem de kadın), açıkça gay yaşam tarzım benimseyen kişi­lerden sayıca çok daha fazladır. Batı kültürlerindeki eşcinselliğin olası büyüklüğü ilk kez, Alfred Kinsey’in araştırmasının basılmasıyla bilinir duruma gelmiştir. Kinsey’in bulgularına göre, bütün Amerikalıların yansından fazla olmayan bir bölü­mü, ergenlik sonrasındaki cinsel etkinlikleri ve eğilimleri bakımından bütünüyle heteroseksüeldir. Kinsey’in örneklemesinde, % 8’lik bir bölüm, üç yıl ya da daha fazla bir dönem için yalnızca eşcinsel ilişkiler içine girmişlerdi. Bir % 10 da, eşcinsel ve heteroseksüel etkinliklerde az çok aynı derecede yer almaktaydı. Kinsey’in en çarpıcı bulguları, erkeklerin % 37’sinin en azından bir kere, orgazm düzeyine varan bir eşcinsel deneyim yaşamış olmalarıydı. Ayrıca % 13’lük bölüm de, eşcinsel arzu­lar duymuş ancak bunları pratiğe geçirmemişlerdir.

    Kadınlar arasındaki eşcinselliğin, Kinsey araştırmalarının gösterdiği oranı daha düşüktü. Kadınların yaklaşık % 2’si açıkça eşcinseldi. Eşcinsel deneyimler, % 13 tarafından bildirilmiş; bir % 15 de bunları pratiğe geçirmeden, eşcinsel arzular duyduklarını kabul etmişlerdi. Kinsey ve meslektaşları, çalışmalarının ortaya koyduğu eşcinsellik düzeyi karşısında şaşkına dönmüşlerdi; bu yüzden de çalışmanın sonuçlan farklı yöntemlerle kontrol edilmiş, ancak sonuçlar aynı kalmıştır (Kinsey ve arkadaşları, 1948,1953).

    The Socîal Organization of Sexuality [Cinselliğin Toplumsal Düzenlenişi] adlı çalışmanın sonuçlan, Kinsey’in eşcinselliğin yaygınlığına ilişkin çalışmasındaki bulguları hakkında kuşkular doğurmuştur. Kinsey’in % 37’sine karşın, daha sonraki çalışmada erkeklerin yalnızca % 9’u orgazm düzeyine varan bir eşcinsel karşılaşma yaşamışlar; erkeklerin yalnızca % 8’i eşcinsel arzular duyduklarını ( % 13’e kıyasla) ve yalnızca % 3’ten az bir bölümü, bir önceki yıl içinde bir başka erkekle cinsel bir ilişkiye girdiğini bildirmiştir.

    Bu çalışmayı yürütenlerin de kabul ettiği gibi, hâlâ eşcinselliğe yapışık olmayı sürdüren damga, olasılıkla eşcinsel davranışın genellikle olduğundan az gösteril­miş olmasına katkıda bulunmuştur. Ve, çalışmayı eleştirenlerden birinin dikkatleri çektiği gibi, yazarların tesadüfi örneklemesi, eşcinsellerin coğrafi olarak, kent nüfu­sunun 10’una yaklaştıktan büyük kentlerde yoğunlaşmasını dikkate alamamaktadır (Robinson 1994).
    Lezbiyen gruplar, erkeklerin oluşturduğu gay altkültürlerinde bulunandan daha az örgütlenmiştirler ve gevşek ilişkilerin daha düşük bir oranını içermektedirler. Erkek eşcinselliği dikkatleri lezbiyenlikten daha fazla toplamaktadır ve lezbiyen eylemci grupları çoklukla, çıkarları erkek örgütlerininkiyle aynıymış gibi değerlendirilmektedir. Ne ki, kimi zaman erkek eşcinsellerle lezbiyenler arasında ya î kın bir işbirliği olsa da, özellikle lezbiyenlerin etkin biçimde feminizmi benimsiyor oldukları durumda, iki grup arasında farklılıklar da vardır. Lezbiyen kadınların yaşamlarının özgül niteliği, artık sosyologlar tarafından daha ayrıntılı olarak incelenmektedir.

    Lezbiyen ciflerin çoklukla, ya bir erkekle girilen ilişki yoluyla ya da yapay döllenme yoluyla edinilen çocukları vardır, ancak bu çocukların vesayetini almaları zordur.

    Kendini açığa vurmak, pek çoğu için zor bir süreç olmayı sürdürmektedir. Anne babalara, başka akraba ve arkadaşlara ve eğer varsa çocuklara bunun söylenmesi gerekir. Bununla birlikte, bu deneyim, ödüllendirici bir deneyim olabilir. Loralec MacPike, There’s Something I’ve Been Meaning Teli You [Sana Söylemeye Çalıştığım Bir Şey Var] adlı kitabında, eşcinselliklerini açığa vurmaya karar veren kadınların deneyimlerini toplamaktadır. MacPike, kendi deneyiminden sözederken şunları yazmaktadır:
    ‘Yeniden doğan lezbiyen’lerin pek çoğu gibi, yeni bulduğum benliğimden ve yeni tanımlanmış yaşamımdan fazlasıyla hoşnuttum. Ne eşim ne de ben daha önce bir lezbiyen ilişki içine girmiştik; dolayısıyla ikimiz de yaşamlarımızı, gay topluluklarının parçalan olan toplumsal temeller ve arkadaşlıklara göre düzenlemiş değildik; ancak, bize bir biçimde kendilerini ortaya döküyormuş gibi görünenlere incelikle yaklaşmaya başladık… [Biz] oldukça şanslıydık… sonuçlar, düşleyebileceğimden daha olumlu ve zenginleştiriciydi (MacPike 1989).

    Eşcinselliğe yönelik tutumlar

    Eşcinselliğe yönelik hoşgörüsüzlük geçmişte öylesine yaygındı ki, konu çevresinde yaratılan söylenlerin kimileri yaygınlıklarını, yalnızca son bir kaç yılda yitirmişlerdir. Eşcinsellik bir hastalık değildir ve herhangi bir psikiyatrik rahatsızlıkla kesin olarak eşleşmez. Eşcinsel erkeklerin yaptıkları işler, kuaförlük, iç dekorası yon ya da sanat gibi özgül sektör ya da mesleklerle sınırlı değildir.Kimi erkek gay davranış biçimleri, erkeklik ile güç arasındaki alışıldık bağlantıları değiştirme çabaları olarak görülebilir belki de, eşcinsellerin neden heteroseksüel topluluk tarafından böylesine tehdit altında olduklarının düşünüldüğünü açıklayan bir neden. Gay erkekler, kendileriyle eşleştirilen kadınsılık görüntüsünü yad­sıma eğilimindedirler ve iki yolla böyle bir görüntüden sapma gösterirler. Bu yollardan birisi, aşırı kadınsılığı öne çıkarmaktır önyargıyı dalgaya alan bir ‘kamp’ erkekliği, öteki yol, bir ‘maço’ görüntü geliştirmektir. Bu da geleneksel erkeksiliğe uygun değildir; motosikletçiler ya da kovboylar gibi giyinen erkekler yine erkekliği, abartarak, dalgaya almaktadırlar (Bertelson 1986).
    Bununla birlikte, kimi bakımlardan eşcinsellik daha olağanlaşmıştır daha çok gündelik toplumun daha fazla kabullenilmiş bir parçası olarak Danimarka, Norveç ve İsveç gibi Avrupa’daki birkaç ülke, artık eşcinsel çiftlerin devlet tarafından tanınmasına ve bu çiftlerin evlilik ayrıcalıklarının çoğunu elde etmelerine izin vermektedir. Hollanda, Fransa ve Belçika’daki kent yönetimleri ve yerel yönetimler de eşcinsel ilişkileri tanımaya başlamışlardır. Havvai’de, eşcinsel evlilik, mahkeme kararıyla yasal olarak elde edilebilir.

    Gay eylemciler, eşcinsel evliliklerin yasallaşması için giderek daha fazla uğraşmaktadırlar. Heteroseksüel çiftler arasındaki evlilikler önemini yitiriyorken niye buna uğraşırlar ki? Bunun nedeni onların herkesle aynı konum, hak ve yükümlülüklere sahip olmak istemeleridir. Evlilik bugün her şeyden önce duygusal bir bağlanmadır, ancak devlet tarafından tanınmış olmasıyla aynı zamanda yasal içermelere de sahip olmaktadır. Evlilik eşlerin tıbbi yaşam ölüm kararlan verebilmelerine, kalıt haklarına sahip olmalarına ve sigorta yardımları ya da başka ekonomik yararlar elde etmelerine olanak verir Amerika’da hem eşcinseller arasında hem de heteroseksüeller arasında giderek yaygınlaşan ‘bağlanma törenleri’ yasal olmayan evlilikler bu hak ve yükümlülüklere olanak vermez. Tersinden bakarsak, kuşkusuz, bu, pek çok heteroseksüel çiftin artık neden ya evliliği ertelemeye ya da hiç evlenmemeye karar verdiklerini açıklayan bir nedendir.

    Eşcinsel evlilik karşıtları bunu ya hoppaca buldukları ya da doğal olmadığına inandıkları için kınamaktadırlar. Bu karşıtlar eşcinsel evliliği, devletin önünü almak için elinden geleni yapması gerektiğine inandıkları cinsel bir yönelimin yasallaştırılması olarak görmektedir. Amerika’da, kendilerini eşcinsellerin yaşam biçimlerini değiştirmelerine ve karşı cinsten insanlarla evlenmelerine yöneltmeye adayan baskı grupları bulunmaktadır. Kimileri eşcinselliği hâlâ bir sapıklık olarak gör­mekte ve bunu olağanlaştırmaya yönelik her çabaya şiddetle karşı çıkmaktadırlar.

    Yine de gay insanların çoğunluğu, yalnızca sıradan görünmek istemektedirler. Bunlar, eşcinsellerin, en az başkalarının olduğu kadar, ekonomik ve duygusal güvenliğe gereksinim duyduklarını belirmektedirler. Andrew Sullivan Virtually Normal [Neredeyse Olağan] (1995) adlı kitabında, eşcinsel evliliğin erdemlerini güçlü bir biçimde savunmaktadır. Kendisi de bir Katolik ve eşcinsel olan Sullivan, dinsel inançlarının cinselliğiyle nasıl uzlaştırılabileceği konusunda çok acı çekmişti. Sullivan, eşcinselliğin en azından bir bölümüyle doğa tarafından verildiğini bunun çoğunluğun yalınca ‘seçtiği’ bir şey olmadığını ileri sürmektedir. Kişiye eşcinselliğini bırakmasını söylemek, ondan bir başkasını sevme ve onun tarafından sevilme, şansını bırakmasını istemekle aynıdır. Sevgi, evlilik içerisinde dile getirilebilmelidir. Sullivan, eğer eşcinseller yabancılaşmış bir azınlık durumuna gelmeyeceklerse, gay evliliğinin yasallaşması gerektiği sonucuna varmaktadır.

    Bu bölümün sonunda, fahişelik sorununa bakacağız. Erkek fahişelik, kimi erkek gay altkültürlerinde yaygındır. Ne ki, kadın fahişeliği toplumun genelinde çok daha yaygındır; şimdi üzerinde duracağımız da budur.

    Fahişelik

    Fahişelik, parasal kazanç karşılığında cinsel yararlar sağlama olarak tanımlanabilir. ‘Fahişe’ sözcüğü, on sekizinci yüzyıl sonlarında yaygın kullanıma girmiştir. Antik dünyada, ekonomik ödül için cinsellik sağlayanların çoğunluğu, kibar fahişeler, ikinci eşler (metresler) ya da kölelerdi. Kibar fahişeler ve metresler, geleneksel toplumlarda çokluk yüksek bir konum elde ederlerdi.

    Çağcıl fahişeliğin temel bir yönü, kadınların ve müşterilerin genellikle birbirlerini önceden tanımıyor olmalarıdır. Erkekler, ‘düzenli müşteriler’ haline gelseler de, ilişki başlangıçta, kişisel yakınlık temelinde kurulmaz. Bu, daha önceki maddi kazanç karşılığı cinsel yarar sağlama biçimlerinin çoğu için geçerli değildi. Fahişelik küçük ölçekli toplulukların çözülmesiyle, kişisellikten uzak nitelikteki büyük kentsel alanların ortaya çıkmalarıyla ve toplumsal ilişkilerin ticarileşmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Küçük ölçekli geleneksel topluluklarda, cinsel ilişkiler, görünürlükleriyle denetlenmekteydi. Yeni gelişen kentsel alanlarda, daha anonim nitelikteki toplumsal bağlantılar kolayca kurulabiliyordu.

    Günümüzde fahişelik

    Bugün İngiltere’deki fahişeler, geçmişte olduğu gibi, esas olarak yoksul top­lumsal kesimlerden gelmektedirler, ancak bunlara önemli ölçüde orta sınıftan gelen kadınlar da eklenmiştir. Artan boşanma oranı, yeni yoksulluğa düşen kadınları fahişeliğe itmektedir. Buna ek olarak, mezun olduktan sonra iş bulamayan kimi kadınlar, başka iş fırsatları beklerlerken masaj salonları ya da telekız ağlarında çalışmaktadırlar.

    Paul J. Goldstein, fahişelik türlerini, mesleki bağlanma ile mesleki bağlamları bakımından sınıflanmıştır. Bağlanma, kadının fahişelikte geçirdiği zamana göndermede bulunmaktadır. Pek çok kadın, ya uzun bir süre için ya da tümden bırakmadan önce yalnızca geçici olarak, bir kaç kere bedenlerini satmaktadırlar. ‘Arada sırada fahişe olanlar, oldukça sık olarak, ancak düzensiz biçimde, başka kaynaklardan elde ettiklere gelirlere ek olsun diye para karşılığı kendilerini satarlar, ötekiler, ana gelir kaynaklan bu olmak üzere, sürekli olarak fahişelik yaparlar. Mesleki bağlam, bir kadının içinde yer aldığı çalışma ortamı türü ile girdiği etkileşim süreci anlamına gelmektedir ‘Sokaktaki’, işini sokakta yürüten kişidir. Bir ‘telekız’, müşterileriyle telefonda ilişki kurar; ya erkekler onun evine gelir ya da o erkeklere gider. ‘Genelev fahişesi’, ya bir özel klüpte ya da genelevde çalışan bir kadındır. Bir ‘masaj salonu fahişesi’, yalnızca meşru masaj ve sağlık hizmetleri sunduğu varsayılan bir kuruluşta cinsel hizmet sağlar.

    Pek çok kadın ayrıca, cinsel hizmetler için takas (para dışındaki mal ya da başka hizmetler cinsinden ödeme) uygular. Goldstein’in incelediği telekızların çoğunluğu düzenli olarak cinsel takas uygulamaktadır televizyon, araba ve elektronik malların tamiri, elbise, yasal hizmetler ve diş hizmetleri karşılığında (Goldstein 1979).
    1951’de kabul edilen bir Birleşmiş Milletler karan, fahişeliği örgütleyenleri ya da fahişelerin etkinliklerinden kâr sağlayanları kınmakta, ne ki fahişeliği yasaklamamaktadır Toplam olarak elli üç üye ülke, İngiltere de içinde, biçimsel olarak bu karan kabul etmişlerdir, ancak kendi yasaları bu konuda farklılıklar gösterir. Kimi ülkelerde fahişeliğin kendisi yasadışıdır. Ötekiler, İngiltere gibi, sokak fahişeliği ya da çocuk fahişeliği gibi yalnızca belirli türleri yasaklamaktadırlar. Kimi ulusal ya da yerel hükümetler Almanya’daki ‘Eros merkezleri’ ya da Amsterdam’daki seks evlen gibi resmi olarak tanınan genelev ya da seks salonlarına izin verirler. Yalnızca pek az ülke, erkek fahişelik için lisans vermektedir.

    Fahişeliğe karşı yasama, ender olarak müşterileri cezalandırmaktadır. Cinsel hizmet satın alanlar, tutuklanmaz ya da yargılanmazlar ve mahkeme işlemlerinde bunların adlan gizli tutulabilir. Müşteriler üzerine, fahişeler üzerine yapılanlardan çok daha az çalışma yapılmıştır; müşterilerin ruhsal rahatsızlıklan olduğunu düşünen kimselerin sayısı da çok azdır. Araştırmadaki bu dengesizlik, cinsellik hakkındaki, erkeklerin etkin olarak değişik nitelikteki cinsel istekleri olmasını ‘olağan’ karşılarken bu istekleri yerine getirenleri kınayan Ortodoks önyargıların eleştiril­meden kabul edildiğinin kesin bir göstergesidir.

    Çocuk fahişeliği

    Fahişelik sık sık çocukları da içine almaktadır. A.B.D., İngiltere ve Almanya’­daki çocuk fahişeleri inceleyen bir çalışma, evlerinden kaçan ve hiçbir geliri olma­yan çocukların çoğunluğunun, yaşamlarını kazanmak için fahişeliğe yöneldiklerini göstermiştir. .
    Evlerinden kaçan pek çok çocuğun fahişeliğe sığındıkları olgusu, çocukları düşük yaşta istihdam edilmekten koruma amacıyla çıkarılan yasaların istenmedik bir sonucudur ne ki, bütün çocuk fahişelerin de evlerinden kaçan çocuklar olduğu söylenemez. Çocuk fahişeler için üç genel kategori birbirinden ayırt edilebilir (Janus ve Hein Bracey 1980): Kaçaklar ya evlerini terkeden ve ailelerinin aramadıkları ya da evlerine geri getirildikleri her keresinde yine ısrarla kaçanlar; çekip gidenler, esas olarak evde yaşayan, ancak dönem dönem evlerinin dışında kalan ya da ev dışında birkaç gece geçiren çocuklar gibi, zamanlarını dışarıda geçirenler; evden atılanlar, anne babalarının kendilerinin ne yaptıklarıyla ilgilenmedikleri ya da kendilerini etkin bir biçimde yadsıdıkları çocuklar.

    Çocuk fahişeliği, dünyanın birkaç bölgesindeki örneğin, Tayland ve Filipinler gibi ‘seks turizmi’ sanayiinin bir parçasıdır. Fuhuşa yönelen paket turlar, Avrupa, A.B.D. ve Japonya’dan bunlar artık İngiltere’de yasaklanmıştır erkekleri bu bölgelere çeker. Asyalı kadın gruplarının üyeleri, bu turlara karşı kamusal protestolar düzenlemektedirler, ancak buna karşın bu turlar sürüp gitmektedir. Uzak Doğu’daki seks turizmi kökenlerini, Kore ve Vietnam savaşları sırasında Amerikan askerle­rinin gereksinimlerini karşılamak için fahişelerin sağlanmasında bulmaktadır. Bu dönemde, Tayland, Filipinler, Vietnam, Kore ve Tayvan’da, ‘dinlenme ve kendini yenileme’ merkezleri kurulmuştu. Bunların, düzenli olarak gelen turistlere olduğu kadar bölgede üslenmiş askerlere de hizmet veren bir bölümü, özellikle Filipinler’dekiler, hâlâ çalışmaktadır.

    Fahişelik neden var? Fahişelik kesinlikle, hükümetlerin kendisini ortadan kaldırma çabalarına direnen kalıcı bir olgudur. Bu ayrıca, hemen her zaman erkeklere cinsel hizmetler sağlayan kadınların, tersi değil, bir sorunudur Almanya, Hamburg’da olduğu gibi, kadınlara erkeklerin sağladığı cinsel hizmetler sunan ‘zevk evleri’ gibi kimi örnekler bulunsa da.
    Fahişeliği açıklayabilecek bir tek etken yoktur. Erkeklerin kadınlara göre daha güçlü ve kalıcı cinsel gereksinimleri olduğu ve bu yüzden de fahişelerin sağladığı hizmetlerin gerekli olduğu, ortadaymış gibi görünebilir. Ne ki bu açıklama, mantıklı değildir. Kadınların çoğunluğu kendi cinselliklerini, aynı yaşlardaki erkeklere kıyasla daha yoğun bir biçimde geliştirme yeteneğinde görünmektedirler.

    Eğer fahişelik yalnızca cinsel gereksinimleri karşılamak için varolsaydı, kadın­lara hizmet sunan pek çok erkek fahişe olurdu.

    Buradan çıkarılabilecek en ikna edici genel sonuç, fahişeliğin erkeklerin kadınları cinsel amaçlarla ‘kullanılabilecek’ nesneler olarak görme eğilimlerini dile getir­mesi ve bir ölçüde bu eğilimin sürmesini sağlamasıdır. Fahişelik özel bir bağlamda, erkeklerle kadınlar arasındaki güç eşitsizliklerini dile getirmektedir. Kuşkusuz, başka pek çok unsur da burada sözkonusudur. Fahişelik, kendi fiziksel yetersizlikleri ya da aşırı katı ahlaki kodların varlığı yüzünden kendilerine cinsel eş bulamayan insanlar için, bir cinsel doyum sağlama aracı sunmaktadır. Fahişeler, evlerinden uzakta olan, bir yükümlülük altına girmeden cinsel karşılaşmalar isteyen ya da başka kadınların kabul etmeyeceği alışılmadık cinsel zevkleri olan erkeklere hizmet ederler. Ne ki bu etmenler, fahişeliğin genel doğasından çok ortaya çıkma sıklığı bakımından önemlidirler.

    Sonuç: Toplumsal Cinsiyet, Cinsellik ve Eşitsizlik

    Son birkaç yılda, sosyolojide toplumsal cinsiyet ilişkilerinin incelenmesi kadar önemli derecede gelişen ya da bir bütün olarak disiplinde böylesine merkezi bir yer bulan pek az alan vardır. Bu büyük ölçüde, toplum yaşamının kendisindeki değişmeleri yansıtmaktadır. Erkek ve kadın kimlikleri, bakış açılan ve tipik davranış biçimleri arasındaki kurulu farklılıklar, yeni bir bakışla görülmeye başlanmaktadır.

    Toplumsal cinsiyetin incelenmesi, çağdaş sosyoloji için çözümü zor sorunlar ortaya çıkarmaktadır giderek daha fazla, çünkü bu konu geleneksel olarak disipli­nin temel ilgi alanlarından birisi diye görülmemektedir. Toplumda cinsiyetin önemini anlamak için hangi kavramları kullanabiliriz? Toplumsal cinsiyet farklılıklarının ortadan kalktığı, dolayısıyla hepimizin androjen (aynı cinsiyet özelliklerini taşıyan) olduğumuzu düşleyebilır miyiz?

    Cinsellik de insan davranışının son derece karmaşık olan, çağcıl toplumlarda önemli değişmeler geçiren bir alanı olarak ortaya çıkmaktadır. Bizim sekse, cinsel davranışımıza yönelik tutumumuz, bu bölümü izleyen bölümlerde bakacağımız daha büyük toplumsal dönüşümleri yansıtmaktadır.

    Özet

    ‘Seks’ terimi muğlak bir terimdir. Yaygın olarak kullanıldıkta, hem erkekler ile kadınlar arasındaki fiziksel ve kültürel farklılıkları (‘erkek seksi’ ya da ‘kadın seksi’ gibi), hem de cinsel edimi anlatmaktadır. Fizyolojik ve biyolojik anlamdaki seks ile kültürel bir oluşum olan (bir öğrenilmiş davranış kalıpları kümesi) cinsiyeti birbirinden ayırmak yararlı olacaktır.
    Kimileri, cinsler arasındaki davranış farklılıklarının genetik olarak belirlendiğini ileri sürmektedirler; ne ki, bunu destekleyen kesin bir kanıt yoktur.

    Cinsiyet toplumsallaşması, bebek doğar doğmaz başlamaktadır. Çocuklarını eşit olarak değerlendirdiklerine inanan anne babalar bile, erkek çocuktan ile kız çocuklarına farklı tepkiler göstermektedirler. Bu farklılıklar başka pek çok kültürel etki tarafından daha da artırılmaktadır.

    Cinsiyet kimlik gelişimi hakkındaki iki öndegelen kuram, Sigmund Freud’un kuramı ile Nancy Chodorovv’un kuramıdır. Freud’a göre, penisin varlığı ile yokluğu, erkeklik ile kadınlığın simgeleri, erkek çocuğun kendini babayla, kız çocuğun da anneyle özdeşleştirmesinde esastır. Chodorovv, annenin önemini vurgulamaktadır. Hem kız hem de erkek çocukları, ilkin anneyle kendilerini özdeşleştirirler, ancak erkekler kendi erkekliklerini ortaya koymak için anneden koparlar; buna karşılık kızlar anneye daha uzun zaman bağlanmış durumda kalırlar. Chodorow, Freud’un vurgusunu tersine çevirmektedir: kadınlık yerine erkeklik bir kayıpla, anneye süregelen sıkı bağlılığın yitirilmesiyle nitelenir. Bu, erkek dile getirememezliğini ya da erkeklerin duygularını dile getirmekte çektikleri güçlüğü açıklamaktadır.

    Toplumsal cinsiyet, verili değildir. Toplumsal cinsiyet, hepimizin gündelik eylemlerimizde, gece gündüz, ‘oluşturmak’ zorunda olduğumuz bir şeydir.Transseksüellerin cinsel anatomilerini fiziksel olarak değiştirmek için tıbbi tedavi gören insanlar deneyimleri, bir cinsiyetten ötekine geçmenin ne kadar zor olduğunu doğrulamaktadır.
    Batıda, Hıristiyanlık cinsel tutumların biçimlenmesinde önemli olmuştur. Katı cinsel kodların varolduğu toplumlarda, çifte standartlar ve ikiyüzlülük yaygındır. Normlar ile gerçek pratikler arasındaki ayrılık, cinsel davranış üzerine yapılan çalışmaların gösterdiği gibi çok büyüktür. Cinsel pratikler, hem kültürler arasında hem de kültürler içinde değişkenlik gösterir. Batıda, cinselliği bastırmaya yönelik tutumlar yerini, etkileri bugün de hâlâ ortada olan, 1960’lardaki daha hoşgörülü bir bakış açısına bırakmıştır.

    Cinsel kimlik karmaşık bir meseledir. Kimi yazarlar, heteroseksüeller, eşcinseller, biseksüeller ve transseksüeller diye, on kadar, oldukça yüksek sayıdaki farklı cinsel kimliği birbirinden ayırmaktadır.

    Eşcinsellik, bütün kültürlerde var görünmektedir, yine de ‘eşcinsel‘ kavramı görece yeni bir düşüncedir. Eşcinsel etkinlik, yalnızca son yüz yıl içinde belirli bir insan tipinin yaptıkları bir şey olarak görülmektedir ‘olağan heteroseksüel’ kategorisine karşıt olarak oluşturulan bir olağandışılık ve sapkınlık kategorisi.

    Fahişelik, para karşılığında cinsel hizmet sağlamaktır. Çağcıl toplumlarda, erkek ve çocuk fahişeliği de içinde olmak üzere, birbirinden farklı olan çeşitli fahişelik türleri vardır. Vesikalı fahişelik, kimi ülkelerdeki ulusal ya da yerel hükümetler tarafından kabul edilmektedir, ancak, ülkelerin çoğunda, fahişeler yasadışı olarak çalışırlar.

    M. Cüneyt BYRKÖK
    (Kaynak: Anthony Giddens. Sosyoloji, (Yayına Hazırlayanlar: Hüseyin Özel -Cemal Güzel), Ankara, 2000, sf.96 vd.)

    10 Şubat 2005 – https://web.archive.org/web/20050210003141/http://iekg-tcd.blogspot.com/

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 18:40 on 10 October 2004 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Edebiyat, Eşcinseller, , Türk Edebiyatı   

    Türk Edebiyatında Eşcinsellik 

    2003’ten itibaren Türk edebiyatında nitelik ve nicelik açısından hızla yükselen ve bu yıl da aynı yükselişi, radikal çizgiden uzak olsa da, devam ettiren eşcinsel edebiyatı inceliyoruz.

    KENDİ tercihlerimize o kadar sıkı sarılmışız, gözümüzü farklılıklara öylesine kapatmışız ki, içinde yaşadığımız an’ın ahlak, etik ve moral değerlerini insanoğlunun tarih sahnesine çıktığı andan başlayarak bütün zamanlara yaymakta, tarihi olguları bugüne göre anlamlandırmakta, tarihi şahsiyetlere geçerliliği bugüne mahsus kimlikler dağıtmakta hiçbir tuhaflık görmüyoruz. İşte bu nedenle tarihin ancak sansürden geçebilen bir yüzü girebiliyor ilgi alanımıza. Haksızlık yapmayalım; ecdadımızın tarihe çaktığı en ufak çividen çırılçıplak şiddet içeren savaş sahnelerine kadar pek çok şey resmi tarih söyleminde uygun gerekçeler ve apaçık bir böbürlenmeyle dile getiriliyor aslında. Atalarımızın mahrem tarihlerini, cinsel hayatlarını kuşatıyor sessizlik. Çünkü o çağların cinselliğinde bugünün ‘sapkın’ bulunup dışlanan tercihleriyle örtüşen pek çok yan var.

    Doğrusu 20. yy.’ın ortalarına kadar Batı’da da çok farklı değildi durum; tensel zevklerin yadsınmadığı Antik Çağ’a ait eserlerde kadına ya da oğlana duyulan aşkın aynı doğallıkla ifade edilmesi Batı’da uzun yıllar boyunca şaşkınlıkla ve suskunlukla karşılanmış, hatta kimi Antik Çağ tarihçisi, hayranlık duyduğu Eski Yunan uygarlığına aşağılık bulduğu bu cinsel hayatı yakıştırmakta güçlük çekmişti. Çünkü Batı dünyasının Geç Roma İmparatorluğu’nda kurulup Hıristiyanlıkla birlikte işlemeye başlayan bütün baskı ve dışlama mekanizmaları cinsellik etrafında kurgulanmıştı; bütün bir Ortaçağ boyunca insan bedeni bir ahlaksızlık yuvası, bir günah kaynağı olarak lanetlenmiş, bedenin tüm saygınlığı yok edilmiş, eşcinsellik ve giderek her türden şehvet en büyük günahla özdeşleştirilmişti. Max Weber’e göre Batı’nın yükselişinin hikayesiydi bu.

    Cinsel tabuların burjuva devrimleri sırasında eski sistemle birlikte yıkılacağı umut edilebilirdi. Ne var ki, Fransız Devrimi’nin Aydınlanma Çağı libertenlerinin bütün çabalarına rağmen feodalizme ve kiliseye karşı zafer çanlarının çaldığı ilk aylarda yarattığı özgürlük ortamı kalıcı olmadı. Bunun en trajik örneği yaşadığı yıllarda ve ölümünden sonraki uzun yıllar boyunca yapıtlarının kabul edilemezliği üzerinde tüm iktidarların erdemli bir biçimde anlaştıkları Marki De Sade’dı. Sonuçta, etkileri günümüze dek gelecek biçimde, Batı’nın erotizmi bir bilgi alanı olarak görme geleneği Aydınlanma Çağı’nda zirvesine tırmanmış, burjuvazinin üreme tarafından denetlenmeyen her türlü cinselliğe karşı verdiği mücadeleye toplumu aydınlatacağı varsayılan ‘bilim’ de destek çıkmış, ‘aşırılık’lar yasalar kadar ‘bilimsel’ açıdan da yasaklanmıştı. Aydınlanma düşüncesi, Ortaçağ’a ilişkin birçok düşünce tarzını yerle bir ediyor, ancak cinsellik, tıp ve ahlak arasındaki şer ittifakına eski rejim kadar sahip çıkıyordu. Bu düşünce, burjuva bireyin modern destanı olan romanlara da yansıdı.

    OSMANLI’DA EŞCİNSELLİK

    Osmanlı toplumu tam böyle bir anda, üstelik edebiyat, az önce bahsi geçen romanlar aracılığıyla tanıştı Batı’nın değer ve düşünce dünyasıyla. Ahmet Cevdet Paşa, bu yıllardaki toplumsal ilişkileri ”Maruzat”ında (1856) şu cümlelerle özetliyor; ”Zendostlar (kadın sevenler) çoğaldı, mahbublar (erkek sevenler) azaldı. Kavm – i Lut sanki yere battı. İstanbul’da öteden beri delikanlılara ma’ruf ve mütad olan aşk – u alaka, hali tabisi üzerine kızlara müntakii oldu… Kubera (kibarlar) içinde gulamparelikle (oğlancılıkla) meşhur olan Kamil ve Ali Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı. Ali Paşa da ecanibin (yabancıların) itirazatından ihtiraz (çekinme) ile gulampareliğini ihfaya (gizlemeye) çalışır idi”.

    Anlaşılacağı gibi, zendostların yani kadın sevenlerin sayıca artışının tarihi önem arz ettiği o yıllarda, Avrupa romanında işlenen aşk ve cinsellik biçimleri Osmanlı toplumunda yeni yeni filizlenmeye başlıyordu. Avrupa’daki örnekleri taklit eden Tanzimat romancısı karşı cinse dönük bu yeni tarz aşkı ve çekirdek aile modelini modernliğin biricik ifadesi sayacak ancak roman kahramanlarına gönlünce bir cinsellik yaşama izni vermeyecektir. Neredeyse her roman ‘aşırılık’ları cezalandıran ölümlerle sonlanır; duygu ve düşünce dünyasını kısıtlayan geleneksel bağlar henüz kopmamıştır.

    Osmanlı toplumunda özgürlük düşüncesini içselleştiren II. Meşrutiyet’tir. Aşağıda sıraladığım roman isimleri bile II. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamının Osmanlı toplumunda en çok cinsel özgürlük biçiminde kavrandığını kanıtlamaya yeter. Mehmet Rauf’un ”Bir Zanbağın Hikayesi” (1910) ve ”Kaymak Tabağı”, Ebü’l Burhan’ın ”Bir Çapkının Hikayesi” (1910), T.P.Z.’nin ”Muhabbet Odası” (1912), M.S.’nin ”Zifaf Gecesi Harem Ağasının Muaşakası” (1913), A.Hasan’ın ”Bir Bakirenin Gebeliği” (1914), Ahmet Naci’nin ”Bir Aşüftenin Jurnali” (1914), G.R.’nin ”Beyoğlu Alemi” (1914), Adil Nami’nin ”Balodan Sonra” (1914), M. Alişan’ın ”Kadınların Aradığı” (1914) gibi romanlarda yazarlar, toplumun eskiyle olan bağlarını sarsmak için -bilinçli olarak- her türden cinsel ilişkiyi en cüretkâr ifadelerle dile getirerek toplumun yerleşik değerlerine saldırmışlar ve edebiyatımızın ilk ‘underground’ hareketini yaratmışlardı.

    SADE VE MEHMET RAUF

    Fransız Devrimi’nin Sade’ı varsa II.Meşrutiyet’in de Mehmet Rauf’u vardı. Sade ve Oscar Wilde metinlerinden adapte ederek yazdığı romanlarlarında cinsel ihtiyacın beşeri bir açlık olarak ‘meşruiyetini’ ve ‘muhakkaklığını’, hiçbir düzmece ahlak kuralı ile sınırlanamayacağını savundu o. Mehmet Rauf ve arkadaşları batan ‘Kavm – i Lut’a yeniden hayat vermişlerdi. Ancak Fransa’da olduğu gibi İstanbul’da da uzun sürmeyecekti özgürlük günleri. Osmanlı’yı kurtarmak için ahlaka ve dine sarılmayı vaaz eden -içlerinde Mehmet Akif’in de yer aldığı- bir kesim Mehmet Rauf ve arkadaşlarının yazdıklarını ‘edebiyat dışı’, ‘edebiyatı satan’ romanlar olarak teşhir ve neredeyse ihbar ettiler. Sade ve Wilde gibi Mehmet Rauf da mahkeme önüne çıkarılacak, hapis cezasına çarptırılmamakla birlikte ordudan atılarak cezalandırılacaktı.

    GÖREV OLARAK CİNSELLİK

    Seçme, ayırma ve dışlama mekanizmaları her kurucu süreçte kullanılmıştır. Eskiyle arasına sınır çekerken ‘yozlaşma’ya vurgu yapan Cumhuriyet, yozlaşmanın simgesi olarak İstanbul’u işaret edip bir hayat tarzını dışarıda bırakırken Anadolu’da Batı Medeni Hukuku’na dayalı yeni bir ahlakın, yeni bir hayat tarzının temellerini atıyordu. Aynı dönemde tarih de yeniden tanzim edilmiş, icad edilen yeni kimlik tüm zamanlara yayılmış, Türklerin kökenine yapılan Orta Asya yolculuklarında tam da Cumhuriyet’in vaaz ettiği ahlakın, kadın tiplerinin ve aile modelinin izleri ‘keşfedilmiştir’. O izler ki, bir başka dışlamanın -İslamın Türk kültürüyle uyumsuzluğunun- da izleridir.

    Bu ideolojinin topluma yayılması ve benimsetilmesi görevi, kitle iletişim araçlarının çok cılız kaldığı o yıllarda elbette yine roman sanatına düşecekti. Peki kadın üzerinden tarif edilen meşru cinsellik nasıl tasavvur edilmiş, nasıl bir kadın tipi örneklenmişti? Dönemin popüler aşk romanlarında canlanan ”Cumhuriyet kadını, fikri mücadelelere, edebiyat hareketlerine, spora ve aynı zamanda ev kadınlığına, anneliğe ve zevceliğe merbut, mükemmel kadındı”; yani tam bir görev kadınıydı o! Meşru cinselliğin dışındaki her tür cinsel etkinlik, cinsel heyecan, hatta cinselliğin her türden dillendirilişi ise bir kez daha yasak bölgeye itilmişti. Doğrusu şaşılacak bir şey yok; Platon’dan beri her türden toplum mühendisliğinin amacı normlar ve normaller yaratmak, zevk ve coşkuyu yadsımak, yalnızca üremeye yönelik cinselliğe izin vererek her türlü tutkuyu ortadan kaldırmak olmuştur. Öyleyse, politik açıdan cinsel özgürlük hiçbir zaman masum kabul edilmeyecektir. Çünkü hayatın bir tek karesini renklendiren bir özgürlük an’ı bile başka alanlardaki özgürlükçü düşünceleri tetikleme, sınıflar ve cinsler arasındaki ayrımcılığa dayanan toplum tasarımlarının meşruiyetini sorgulatma tehdidir. (12 Eylül darbesinden sonra ilk getirilen yasakların eşcinsel şarkıcıları da kapsadığını, erotik neşriyatın yasaklandığını, travestilerin ve transseksüellerin aşağılayıcı sıfatlar ve alçaltıcı muamelelerle Ankara dışına sürüldüklerini hatırlamak yerinde olur.)

    Cumhuriyet’in talipkâr kadroları olan ve ekmeğini devlet kapısından kazanan ilk Cumhuriyet yazarları elbette ideolojik bir çatışmaya girmeyeceklerdi; devletin hayatın bütün alanlarına nüfuz edebildiği ve cinselliği kamusal alandan dışladığı yıllarda yazılan romanlar, büyük meselelere açılan kapılardı ve bu meseleler arasında cinsellik yer alamazdı. Böylece ‘ucuz’ edebiyatın alanına itildi cinsellik. Bu tarz romanlarda erkeklerin sokak kadınlarıyla, ‘yosmalarla’, ahlaksız kadınlarla yaşadıkları ‘ibret’ verici erotik maceraların yanı sıra, biseksüel ya da eşcinsel kadınlar da sözde ahlakçı bir tavırla, yargılayıcı, aşağılayıcı ifadelerle ama aslında erkek fantazilerini kışkırtmayı amaçlayan çok canlı sahnelerle işlenmiştir. Ancak erkek eşcinselliği söz konusu bile edilmez.

    Yıllar ilerledikçe aydınlarla siyasal iktidarlar arasındaki ilişkiler bozulmuş, özellikle sol muhalefetin sesi romanlarda yükselmiş, kadın ve erkek arasındaki cinsellik pek çok yazar tarafından hayatın bir parçası olarak yerli yerinde canlandırılmış, hatta kimi romanda cinsellik toplumsal değerlerin sorgulanma aracı da kılınmıştır. Ne var ki, bu kısa yazıda genel karakteristiğine vurgu yapmak zorundayız; cinselliğin yasaklı alanları Türk romanında da yasaklı kalmış, siyasi eleştirisini iktidar merkezli kuran muhalif kimlikli yazarlar bile mahrem hayatı sistemle ilişkisi içinde yeterince sorgulamamışlardır. Egemen ideolojiden radikal bir kopuş yoktur.

    YENİ BİR DÖNEM

    Eşcinsel aşkın Eski Yunan metinleri ya da II. Meşrutiyet romanlarındakine benzer bir doğallıkla ifade edilmesi ‘80’lerden sonra Attilâ İlhan’ın ”Fena Halde Leman”ı (80) ile başlar. 2000’lere gelinceye kadar az ama istikrarlı biçimde işlenen bu türden aşklarda ağırlık yine kadınlar arası ilişkilerdedir. 2000’lerden sonra süreklilik kazanan eşcinsellik temalı anlatıların sayısal zirvesine 2003 yılında ulaştığını görüyoruz.

    Bu kısa külliyat içinde Bilge Karasu’nun ”Kılavuz” (1990), Hülya Serap Doğaner’in ”Leyla ile Şirin” (1992), İbrahim Altun’un ”Romantik Salgın” (1999), Selim İleri’nin ”Solmaz Hanım ve Kimsesiz Okurlar İçin”, Stella Acıman’ın ”Bella” (2002) ve Sibel Torunoğlu’nun ”Travesti Pinokyo” (2002) romanlarında eşcinsel tercihlerin insan hayatlarına olumlu ve olumsuz etkileri çok iyi yansıtılmıştı. 2003 yılında ise erkekler arası aşkları barındıran hikayeleriyle Mehmet Bilal’ın ”Üçüncü Tekil Şahıs”, Sadık Aslankara’nın ”Sığınak” ve Niyazi Zorlu’nun ”Hergele Âşıklar”ı; kadınlar arasındaki aşklarıyla Zeynep Aksoy’un ”Deniz Kızı” ve Stella Aciman’ın ”Kırlangıçların Ömrü” romanları ilgi çekiciydiler. Pınar Orhan Küzenci’nin yanlış bedenlerlere hapsolmuş bir genç kız ve bir erkeği konu alan fantastik romanı ”Kurtlu Elma Şekeri” de bir ilk roman olarak kayda değerdi. Son olarak, geçtiğimiz günlerde yayımlanan ve ele aldığımız konu üzerine bugüne dek yayımlanan romanlar arasında belki de en iyisi olan ”Yarın Yapayalnız”a kısa ve özel bir yer açmak istiyorum. Selim İleri, aralarında hem büyük bir yaş farkı hem de sosyal ve sınıfsal farklılıklar olan iki insanın; ünlü bir soprano ile terzilik yapan genç bir kızın tutkulu ve hüzünlü aşkını pastoral bir hikaye içinde Reşat Nuri romanları ve opera klasikleri eşliğinde öylesine şiirsel bir biçimde dile getirmiş ki, aşkın cinsiyeti artık önemsizleşiyor. Anlıyoruz ki, erkek, kadın, gay ya da lezbiyen gibi sözcüklere, kendimize bakarak ‘normal’leştirdiğimiz tek bir biçime asla hapsedilemeyecek insani bir duygudur aşk. Önemli olan yaşanan ‘an’dır; bittiğindeyse yalnızlık ve buruk bir tad kalacaktır geriye…

    Ele aldıkları insan tiplerine cinsel özgürlüklerini veren romanlarda artış kaydedilen bu süreç içerisinde cinselliğin her çeşidinin toplumsal hayatta, edebiyatta ve sinemada önemli bir yer kapladığını, cinselliğin bir başka türlü kuşatılmışlık içinde ehlileştirildiğini biliyoruz. Bu açıdan bakıldığında roman alanında kaydedilen gelişmelerin radikalliğinden söz edemeyiz. Ama yine de önemli ve olumlu buluyorum; yeter ki edebiyat alanında olunduğu unutulmasın, erotikle pornografik arasındaki sınır çiğnenmesin… Genet’in özeleştirisi ile bitiriyorum; ”Okurlar kitaplarımdan cinsel bakımdan etkileniyorlarsa bunun nedeni kötü yazılmış olmalarıdır diye düşünüyorum bugün, çünkü şiirsel heyecan o kadar güçlü olmalıdır ki hiçbir okur cinsel bakımdan heyecanlanmasın. Kitaplarım pornografik yazılar oldukları ölçüde, onları inkâr etmiyorum, incelik göstermekten yoksun olduğumu söylüyorum”.

    A. ÖMER TÜRKEŞ

    2004 – Milliyet Sanat

    Eşcinsel edebiyattan bazı örnekler:

    1980 ”Fena Halde Leman” / Attila İlhan
    1981 ”Dersaadette Sabah Ezanları” / Attila İlhan
    1984 ”Haco Hanım Vay” / Attila İlhan
    1990 ”Bay Z Düşüncenin Cinselliği” / Tufan Erbarıştıran
    1990 ”Kılavuz” / Bilge Karasu
    1992 ”Leyla ile Şirin” / Hülya Serap Doğaner
    1993 ”Düşlerin Şarkısı Yok” / Veysel Dikmen
    1996 ”Şarlo, Bir Kara Kafa İçin Balad” / Ahmet Haluk Ünal
    1997 ”Cemil Şevket Bey – Aynalı Dolaba İki El Revolver” / Selim İleri
    1998 ”Cahide” / Aysel Özdemir
    1999 ”Romantik Salgın” / İbrahim Altun
    2000 ”Günahsız” / İbrahim Altun
    2000 ”Solmaz Hanım ve Kimsesiz Okurlar İçin” / Selim İleri
    2000 ”Sıvı” / Turgut Yüksel
    2001 ”Hayat Roman” / Turgut Yüksel
    2002 ”Bella” / Stella Aciman
    2002 ”Ben Kendimi Affediyorum Tanrım Ya Sen?” / Tijen Kino
    2002 ”Kilidi Sırlı Anahtar” / Baki Koşar
    2002 ”Travesti Pinokyo” / Sibel Torunoğlu
    2003 ”Kırlangıçların Ömrü” / Stella Aciman
    2003 ”Deniz Kızı” / Zeynep Aksoy
    2003 ”Sığınak” / Sadık Aslankara
    2003 ”Üçüncü Tekil Şahıs” / Mehmet Bilal
    2003 ”Zarife” / Deniz Kavukçuoğlu
    2003 ”Kurtlu Elma Şekeri” / Pınar Orhan Küzeci
    2003 ”Şimdilik Kadın” / Emine Saraçoğlu
    2003 ”Jigolo Cinayetleri” / Mehmet Murat Somer
    2003 ”Peygamber Cinayetleri” / Mehmet Murat Somer
    2003 ”Buse Cinayetleri” / Mehmet Murat Somer
    2003 ”Hergele Âşıklar” / Niyazi Zorlu

    04 Aralık 2004 – Gaygaye

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 06:56 on 10 October 2004 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Erkek Eşcinseller, , Eşcinseller, , ,   

    Gay mıyım? 

    Eşcinsel olduğumu düşünüyorum.. acaba ne yapmalıyım?

    Gay olmak ne demek?

    Kendini gey olarak adlandıran erkekler, gerek cinsel ve gerekse duygusal olarak bir başka erkeğe ilgi duyarlar. Erkeklere duydukları cinsel ilgi kendilerine normal ve doğal gelir. Bu duygular ergenliğe girişle birlikte ortaya çıkar ve yetişkinlik döneminde de devam eder. Kimi eşcinseller kadınlara da ilgi duyabilir. Fakat bu kişiler genellikle, erkeklere karşı hissettiklerinin daha yoğun ve kendileri için daha önemli olduğunu söylerler.

    Dünya nüfusunun onda birinin gey veya lezbiyen olduğu bilinmektedir. (Kadınlara ilgili duyan kadınlara lezbiyen denir.) Bu, herhangi bir kalabalık grup içinde (mesela okulunuzdaki sınıfta, kantinde veya okul servisinde) birkaç eşcinselin bulunduğu anlamına gelir. Bununla birlikte, kendisi açıklamadıkça, kimlerin eşcinsel olduğunu söyleyemezsiniz. Eşcinseller, toplum içinde rahatlıkla karışırlar. Bununla birlikte diğer insanlardan farklı hissederler.

    Eşcinsel gençler, farklı hislerinin nedenini ilk başta belirleyemeyebilirler. Etraflarındaki tüm delikanlılar kızlardan bahsetmektedir. Bu yüzden kendilerini konumlandırmakta güçlük çekebilirler. Ve bir yetişkinle hissettikleri üzerine konuşmaya cesaret edemeyebilirler.

    Eğer eşcinselsem bunu nasıl bilebilirim?

    “İlk kez eşcinsel olduğumu ne zaman fark ettiğimi hatırlamıyorum. Fakat hatırladığım bir şey var o da: bir erkekle beraber olma fikrinin beni her zaman heyecanlandırdığı” Ahmet, yaş 19

    “Baştan beri farklı olduğumu hissediyordum. Arkadaşlarım kızlarla ilgilenirken ben erkeklere bakıyor,kendimi onlarla düşünüyordum. İlkokul yıllarıma kadar geri gidiyor bu duyumlarım.” Serdar,yaş 22

    “Hiç bir zaman kadınlara gerçek anlamda ilgi duymadım. Ergenlik çağına girdikten sonra ise gey olduğuma kesin karar verdim. Sınıf arkadaşlarıma ilgi duyuyor ve neye benzediklerini merak ediyordum.” Cüneyt, yaş 18

    “Bilmiyorum… O zamanlar düşünmedim de bunu. Hiçbir şeyin farkında değildim. Tek bildiğim beni çekenin erkek bedeni olduğuydu.” Umut,yaş 20

    ” Bir gün ablamın dergilerinden birini karıştırırken, çok yakışıklı bir çocuğun fotoğrafına rastladım ve… İşte o an anladım.” Murat,yaş 20

    Cinsel arzularınızın neler olduğunun ismini koyamayabilirsiniz. Kendinizi nasıl adlandırmanız gerektiği konusunda acele etmenize gerek yok. Cinsel kimliklerimiz zaman içerisinde gelişir.

    Buluğ çağına giren gençler, bir yandan vücutları gelişirken, bir yandan da seks üzerine yoğunlaşırlar. Cinsel arzuları o kadar güçlüdür ki herhangi bir kişiye veya duruma gerek kalmadan harekete geçer. Fakat kişi, yaşı ilerledikçe gerçekten kime ilgi duyduğunu çözer.

    Gerçekten kendini gey hisseden delikanlılar, zaman içerisinde erkeklere olan ilgilerinin netlik kazandığını görürler. Sınıf arkadaşınıza aşık olduğunuzu veya olgun bir erkekten etkilendiğinizi fark edersiniz. Bu deneyimleri haz verici, tedirgin edici veya her ikisinin karışımı şeklinde hissedebilirsiniz.

    Genellikle 16 ve 17 yaşlarında geylerin büyük bir kısmı kendilerini nasıl adlandırmalarını gerektiğini düşünürken, bir kısım delikanlılar ise bunu düşünmek için bir müddet bekler.

    Eğer gey oluğunuzu düşünüyorsanız kendinize şunları sormanız gerekir:

    Rüya gördüğümde veya cinsel fantezi kurduğumda, kahramanlar erkekler mi oluyor yoksa kızlar mı ?

    Hiç bir erkeğe ilgi duydum mu? Bir erkeğe aşık oldum mu?

    Diğer delikanlılardan farklı mı hissediyorum?

    Delikanlılar ve erkekler için olan hislerim net mi?

    Eğer bu sorulara net olarak yanıt veremiyorsanız acele etmeyin. Zaman içerisinde daha emin olacaksınız. Ve unutmayın kendinizi nasıl adlandırmanız gerektiğine ancak ve ancak siz karar verebilirsiniz.

    İletişime Geçmek

    Kendinizi, daha fazlasını keşfetmek için hazır hissediyorsanız işe okuyarak başlayabilirsiniz. Eğer rahatsızlık duymuyorsanız, kütüphane görevlisinden cinsellikle ilgili kitapların bulunduğu bölümü sorun. Eğer kütüphanenizde cinsellikle ilgili yeterli kitap bulamazsanız, büyük kitap evlerinin cinsellik bölümlerini tarayabilir veya internet aracılığıyla yurt dışından sipariş verebilirsiniz. Ve lütfen dikkat edin, eşcinsellikle ilgili kitapların tümü destekleyici değildir.

    İnternet yoluyla eşcinsel organizasyon ve topluluklarla iletişime geçin. İletişime geçtiğiniz topluluk size doğrudan yardımcı olabileceği gibi,sizi,size yardımcı olabilecek başka organizasyonlara da yönlendirebilir. Hatta kentinizde bir araya gelen eşcinsel gençler de bulunuyor olabilir. (Bu sitede size yardımcı olabilecek organizasyonların adreslerini “linkler” kısmında bulabilirsiniz.)

    Unutmayın, oradaki eşcinseller de bir zamanlar sizin bulunduğunuz yerdeydiler. İç güdülerinize güvenin. Eninde sonunda sizin gibi hisseden birilerini bulacaksınız.

    “İlk kez bir başka eşcinsel ile karşılaştığımda, hem heyecanlı, hem endişeli, hem kaygılı ve hem de neşeliydim. Tarif edilemez bir şekilde, yalnız olmadığımı öğrenmenin mutluluğunu yaşıyordum. Benim gibi birisi daha vardı. Ne ile karşılaşacağımı bilememenin verdiği bir kaygı yaşıyordum fakat ilk karşılaşmanın ardından bu endişeler yerini bir gevşemeye ve rahatlamaya bıraktı.” Necmi, yaş 22

    “Yalnız değildim!En azından bir daha vardı!Beni anlayabilen biri! Yanımdaydı! Konuşuyorduk. Ağlamaya başlamıştım.” Sedat,yaş 23

    ” İlk kez bir başka gey ile buluştuğumda müthiş rahatlamış hissettim kendimi. İnanamıyordum. Bir başka gey ile iletişim kurmuştum. Kendimi mutlu hissediyordum. Ama aynı zamanda da ürküyordum. Sonunda herhangi bir şey yapabileceğimi veya söyleyebileceğimi ama bunun üzerine düşünmeyeceğimi fark ettim.” Ahmet, yaş 19

    “Uzun zamandır birbirimiz biliyorduk aslında. Ama bir türlü konuşmamıştık bunu. Sonra bir gün bana “ben eşcinselim” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim o an. Ağlamaya başladı. Ben de ağlamaya başladım. Nedenini bilmiyordum.” Mustafa, yaş21

    Seks Yapacak mıyım?

    Doğal olarak, cinsel arzularınız için bir çıkış noktası aramayı düşünüyorsunuz. Cinsel yönden sağlıklı bir kişi olmak, açılma sürecine bağlıdır.

    Şu an seks yapma fikri sizi ürkütüyor olabilir. Bu herkes için normaldir. Hiç kimse hazır olmadan seks yapmaya başlamamalıdır. Hazır oluncaya kadar, fantezi kurmayı ve mastürbasyon yapmayı tercih edebilirsiniz.

    Seks, birbiri ile ilgilenen iki yetişkin kişi arasında olmalıdır. Doğru anın ne zaman olduğuna ise ancak siz bilebilirsiniz.

    İster heteroseksüel olsun ister eşcinsel, herkes farklı şekilde seks yapar. Eşcinsel erkekler , mastürbasyon yapmak ( tek başına veya bir partnerle birlikte), oral seks, anal ilişki, öpüşme, coşkuyla kucaklama, masaj yapma ve güreşme gibi geniş bir yelpazede cinsel pratikler uygular. Unutmayın kiminle ne yapacağınıza karar verecek olan kişi sadece sizsiniz.

    Peki ya AİDS?

    Aktif bir cinsel yaşantısı olan herkes, AIDS ve diğer cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda dikkatli olmalıdır. Eşcinsel olmanız sizi AIDS yapmaz, ancak kimi riskli davranışlarda bulunmanız AIDS’e yol açan virüse yakalanmanıza neden olur. AIDS tedavi edilemez ancak önlenebilir.

    AİDS’e Yakalanma Riskini Azaltmak İçin Neler Yapılabilir?

    Korunmasız anal ilişkiden uzak durun. Anal ilişki, AIDS’e neden virüsün en kolay bulaşma yollarından biridir. Bu yüzden her ilişkide muhakkak prezervatif kullanın.
    Prezervatifi, oral seks yaparken de kullanmalısınız. ( Eğer kadınlarla birlikte oluyorsanız vajinal seks sırasında da prezervatif kullanmanız gerekir)
    Kullanma tarihi geçmemiş ve hasar görmemiş lateks prezervatifler kullanın. Prezervatifi ısıdan ve nemden uzak bir yerde muhafaza edin. ( Cüzdanınınz prezervatifi saklamak için uygun bir değildir.) Her prezervatifi bir kez kullanın.
    Rezervuarlı prezervatif kullanmaya çalışın. Prezervatifin ucundaki baloncuğu parmaklarınızla sıkıştırarak, prezervatifi sertleşmiş penis üzerine yerleştirin ve sıvazlayarak penis üzerine geçirin. Prezervatifin ucundaki baloncukta hava kalmadığından emin olduktan sonra baloncuğu bırakın.

    İlişki sırasında muhakkak su bazlı kayganlaştırıcılar kullanın. Vazelin, el kremi, masaj yağı gibi maddeler kullanmayın. Bunlar kimyasal özelliklerinden dolayı prezervatifin zarar görmesine neden olabilir. Su bazlı kayganlaştırıcılar sadece eşcinsel ilişkiler için değildir. Aynı kayganlaştırıcı, vajina kuruluğu gibi durumlarda heteroseksüel çiftler tarafından da kullanılmaktadır. Aynı prezervatif gibi, su bazlı kayganlaştırıcı satın alırken de eşcinsel olduğunuzu açığa çıkmış olmazsınız.
    Boşalma sonrasında dışarıya meni sızmasını engellemek için, sertliğini kaybetmeden penisinizi çıkarın. Bu sırada prezervatifin kaymasını engellemek için, prezervatifi alttan elinizle tutun.

    Eğer yanınızda prezervatif yoksa öpüşme, şehvetle kucaklama, masaj yapma ve mastürbasyon yapma gibi penetrasyon içermeyen cinsel aktiviteleri tercih edebilirsiniz. ( Mastürbasyon sırasında deride çatlaklar olmamasına dikkat etmek gerekir)

    Erkekler arası cinsel ilişkilerde AIDS’ten korunmak için ayrıntılı bilgi almak istiyorsanız, http://www.lambdaistanbul.org/AIDSbr/koruma.html ve http://www.aidsdernegi.org.tr adreslerine bakabilirsiniz.

    Kendinizi Sevmeyi Öğrenin

    “Kendimi tam olarak tanımlamam zaman aldı tabii. “Kendimle tanıştım, savaştım,barıştım” diyorum şimdi soranlar. Kolay olmuyor tabii. Hele eşcinselliğin bu kadar yok sayıldığı bir toplumda.” Serdar yaş 22

    “Ailem bir yandan arkadaşlarım bir yandan… Ama içimden gelen sese kulak vermemezlik edemezdim. Hem insan ben eşcinsel değilim diyince değişmiyor hiçbir şey. Şimdi o günleri düşününce gülüyorum yalnızca. Eşcinselliğimi seviyorum.” Bülent yaş 25

    “Teyzem lezbiyendi ve ben gey olduğumu fark etmeden önce, teyzemden eşcinsel olmanın kötü bir şey olmadığını öğrenmiştim.” Aykut yaş 19

    “Gerçekleri kabul ettim. Bunun anlamı eşcinsel olduğumu inkar etmemek ve olmadığım biri gibi davranmamak” Ahmet yaş 19
    Gey olduğunuzla yüzleşmek o kadar kolay olmayabilir. Sonuçta hepimiz eşcinsellerle ilgili yanlış bilgileri, korkunç fıkraları dinleyerek ve medyada karikatürize edilmiş eşcinsel tiplemelerini izleyerek büyüyoruz. Bunun dışında insanlar bilmedikleri ve anlamadıkları şeylerden korkma eğilimindedir. Bazı kişiler de lezbiyen ve eşcinsellerden nefret eder. Bir çok insan da lezbiyenlerle ve geylerle bir arada olmaktan rahatsızlık duyar.
    Tüm bütün bunlarla karşılaştıktan sonra hislerinizi değil etrafınızdakilerden, kendinizden bile saklamanıza şaşmamak gerekir.
    Normal olmadığınızı düşüyor olabilirsiniz. Bu arada diğer insanların sizin duygularınızı öğrenmesini engellemek için elinizden geleni yapıyorsunuz. Diğer insanların ne düşüneceğini önemsediğiniz için etrafınızdaki diğer eşcinsellerden kaçıyor da olabilirsiniz.
    Güvende olma pahasına saklanılan gerçekler,kişiye sadece acı ve yalnızlık hissi verir.

    Kendi duygularınızı inkar etmenin faturası daha ağır olabilir. Bu hislerinizi bastırmak için uyuşturucu veya alkol kullanmış olabilirsiniz. İntihar etmeyi aklınızdan geçirmiş olabilirsiniz. Fakat bunlarla başa çıkmanın en etkili yolu bir yardım almaktır. Eşcinsel grupları ile bu konuda temasa geçebilirsiniz.

    Kime Söylemeliyim?

    “En yakın kız arkadaşıma tabii? Hepimizin birer tane yok mu?” Serdar yaş 22

    “Yalnızca uzun zamandan beri tanıdığım ve hoşgörü sahibi olduğuna inandığım kişilere eşcinsel olduğumu söylüyorum. Bu kişilerin benim özel yanımı bilmelerinin önemli olduğunu düşünüyorum” Birkan yaş 18

    ” Madem ki normalim neden nasıl hislerimi saklayayım? Fakat birisine açılmadan önce bu konuda rahat olduğunuzdan emin olmanız gerekir’ Necmi yaş 22

    “Ben sadece, beni reddetmeyeceğini bildiğim, kim olduğumu bilerek beni kabul edeceğine ve beni heteroseksüel olmaya zorlamayacağına inandığım kişilere söylüyorum. Etrafımdaki kişileri ilk önce test ediyorum ve ardından onlara söyleme riskini almaya değip değmediğine karar veriyorum.” Can yaş 19

    “İnsan iki kere düşünmeli. Hayati bir hata olabilir belki açılmak,umulmadık tepkilerle karşılaşabilir insan. Açılmak isteyen eşcinseller arkadaşlara söyleyecekleri insanı iyi seçmelerini öneririm.” Suat yaş 20

    Gey gençler yaşları ilerledikçe kendileri hakkında daha rahat olmayı öğreniyorlar. İçinizde, derinlerde bir yerdeki sesi dinlemeye ve gey olmanın gerçekte ne olduğunu öğrenmeye başladıkça siz de cinselliğinizle ilgili daha rahat olmaya başlayacaksınız. İşte bu sürece dolaptan çıkma veya açılma denir.

    Açılmanın ilk adımı kendinize gey olduğunuzu söylemenizdir. Bundan sonraki adımda, sizi anlayabilecek birine söyleme ihtiyacı hissedersiniz. Bu kişi bir arkadaş veya bir yetişkin olabilir. Daha sonra ise, gerek arkadaş olmak gerekse daha özel ilişkiler kurmak için diğer gey çocuklarla tanışma ihtiyacı doğar. Kimi gey çocuklar ailelerine de açılma başarısını gösterirler.

    Ailenize açılmaya veya açılmamaya, açılacaksanız bunun ne zaman olacağına karar verecek kişi yine sizsiniz.

    Bir çok kişi, buna aileler de dahildir, eşcinselleri anlamazlar ve bu kişilere açılmak zor olabilir. Bu yüzden başlangıçta kime açılıp açılmayacağınıza karar verirken dikkatli olun.

    Fakat önemli olan kendinize dürüst olmanızdır. Kişinin kendini inkar etmesi zarara yol açar. Buna rağmen kendini kabul etmesi ise yine kendisine kazandırır. Bir çok çocuk açıldıktan sonra daha sakin, mutlu ve kendinden emin olduklarını ifade ediyorlar.

    “İnsanlar ne derse desin, sen normalsin. Tanrı seni böyle yarattı. Eğer dine inanmıyorsan, doğdun ve bir hayatın var ve eşcinsel olman da hayatının bir parçası” Dinçer yaş 19

    “İnandığın şey için diren ve nefret üreticilerinin tıraşlarına kulak asma. Kendinden emin ve onurlu ol” Can yaş 19

    “Çok zor. Ama önemli olan zoru başarmak. Kendini tanımak ve sevmek gerek önce” Serdar yaş 22

    *Bu broşür BAGLY (Boston Area Gay and Lesbian Youth) ‘nin yardımıyla Kevin Craston ve Cooper Thompson tarafından yazılmış legato oluşumlar içerisindeki öğrenciler tarafından Türkçe’ye çevirilip,Türkiye şartlarına adapte edilmiştir.

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 05:28 on 10 October 2004 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Eşcinseller, ,   

    Eşcinsellikle İlgli Tarihsel Yanlışlar 

    Eşcinselliğin tarihi konusunda da epeyi yanlış inanç dolaşır ortalıkta. Örneğin, antik Yunan’daki eşcinsellik konusunda duymadığı şey kalmayan günümüz insanı eşcinselliği yalnızca antik Yunanlıların sosyal açıdan kabul edilebilir buldukları izlenimine kapılabilir. Aslında antik Keltler, Almanlar ve Persler de bunu görmezden geldiler ya da hoşgörüyle karşıladılar. Ancak, her toplumda eşcinsellik büyük ölçüde askeriyenin kaymak tabakasıyla sınırlı kaldı. Yunanistan’da eşcinsellik MÖ yaklaşık beşinci yüzyılda azalmaya başladı ama bunun nedeni ahlakçıların bu işi kötü olarak nitelemeleri değildi. Azalmanın nedeni aristokrasiden kaynaklanıyordu ve beşinci yüzyıl da (Demokrasi Çağı) aristokrasinin yüzyılıydı.

    Eşcinselliğe ilişkin diğer bir yanlış inanç da daha yeni ortaya çıkmaya başladığıdır. Aslında, günümüzde giderek artan oranda eşcinsel, geçmişe kıyasla cinsel kimliğini daha kolay açıklayabiliyorsa da, on yedinci yüzyıldan itibaren insanlar kendilerini eşcinsel olarak adlandırmaya başladılar. O tarihte, kente denizcilerin doluşmasına yol açan modern İngiliz donanmasının doğuşuna bağlı olarak özellikle Londra’da bir eşcinsel alt kültürü ortaya çıkmaya başladı.

    Londra’daki eşcinsel kulüplerine gitmek istemeyen İngilizler, on sekizinci yüzyıldan itibaren, kıta Avrupa’sındaki benzer kulüplerde eğlenebiliyordu. Tarihçiler Fransa, Hollanda, Almanya ve İtalya’da “homo-erotik kulüp” adı verilen yerler buldular. Görünüşe bakılırsa İngiliz eşcinseller kendi ülkelerinden ziyade Avrupa’daki bir eşcinsel kulübe gitmenin daha az risk yarattığını düşünüyordu. Büyük Avrupa turunun “büyük” olarak adlandırılmasının nedenlerinden biri de İngilizlerin cinsel isteklerini Avrupa’da İngiltere’ye kıyasla daha kolay doyurabilmeleriydi. Eşcinsel olanlar kadar olmayanlar için de geçerliydi bu durum.

    Aslında, eşcinsellik antik Yuna-Roma dönemlerine kıyasla günümüzde daha rahat yaşanıyor. Ama Avrupa’nın en önemli tarihsel kişilerinden bazıları açıkça eşcinseldi. İngiltere’de Aslan Yürekli Richard ve II. Edward her açıdan tam bir eşcinseldi, en azından kendi çevrelerinde. Fransız I. Philip de öyle. Hatta aşığını kardinal olarak bile atadı Philip. (Papa II. Urban’ın bu ilişkiden haberdar olduğu söylenir.)

    Eşcinsellik Batı’da en azından İsa’nın doğumundan sonra kuşkuyla karşılanmıştır ama hep tehlikeli görülmemiştir. Yale Üniversitesi’nden Profesör John Boswell, bu konudaki öncü çalışmasında, Hıristiyanlığın ilk beş yüz yılı içinde eşcinselliğin epeyi hoş görüldüğünü saptar. “Hıristiyanlık iki yüzyılı aşkın bir süredir devlet dini olmasına rağmen” Roma İmparatorluğu ancak MS altıncı yüzyılda eşcinsel davranışı yasadışı ilan eder. Profesör Boswell’e göre, Orta Çağ’ın ilk dönemlerinde eşcinsellik zinadan daha hafif suç olarak görülürdü. Örneğin, sekizinci yüzyılda, Papa Aziz II. Gregory’nin, papazlara ava gittikleri için verdiği ceza eşcinsel ilişkiye kıyasla daha şiddetliydi. (Kefaret cezası eşcinsel ilişkiye girilirse bir yıl, ava gidilirse üç yıldı.) Eşcinsel ilişkiye yönelik açık ve şiddetli düşmanlık geleneği on ikinci yüzyılda başlar. O dönemde, eşcinsel davranışın halkın gözündeki imajı “varlıklı azınlığın, şiirlerde anlatılıp dalga geçilen kişisel tercihi olmaktan çıkıp tehlikeli, sosyal hayata ters düşen günahkar bir sapıklığa” dönüşür.

    Bu arada, Eski Ahit’te eşcinselliğin şeytan işi olduğuna ilişkin bir söz yoktur. Eşcinsel davranışlardan tek bahseden Levi’de ise, İncil bu eylemi “iğrenç” olarak nitelendirir. Ama iğrenç kişiler şeytan değildir. John Boswell’e göre iğrençlik, “Domuz eti yemek ya da adet döneminde cinsel ilişkiye girmek gibi Musevi ibadetine ters düşen bir şeydi.”

    İşin dikkat çeken bir yanı şu ki, Yahudilerin katledilmesi eşcinsellerin katledilmesiyle aynı dönemde başlamıştır. Tarihte olayların gelişme tarzı böyle olmuş hep. Örneğin, Naziler Yahudilerin yanı sıra eşcinsellerin de peşine düşmüşler ve 220 binden fazla eşcinseli öldürmüşlerdir.

    Nazilerin üst kademelerinde çok sayıda eşcinsel bulunduğu söylenir ama görünüşe göre sayıları sadece bir taneydi: Ernest Röhm, SA komutanı. Ve Hitler, 1934’te Uzun Bıçaklar Gecesi’nde ortadan kaldırır onu. Röhm, serseri Kahverengi Gömleklileri sıkı birer savaşçıya dönüştürmede faydalı olduğu sürece hayatta kalmıştır.

    Richard Shenkman
    Tarihin Büyük Yalanları

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 20:07 on 15 September 2001 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , Eşcinseller, , Merve İldeniz   

    Merve İldeniz Röportajı 

    1. Türkiye’de yaşanan cinselliğe bakış açınız nedir?
    Cinselliğin, kişilere özel birşey olduğunu düşünüyorum ve uluorta her yerde konuşulmasını sakıncalı buluyorum. Tabi ki cinsellikte bir takım yanlışların aşılabilmesi için, eğitimin önemine inanıyorum ama, konuya her önüne gelenin, profesyonel olmayan bir şekilde yaklaşıp, insanları hatalı davranışlara itebilme olasılığından çekiniyorum. Bazı olması gerekenler, olmaması gereken yerlerde tartışıldığı için bazen dejenerasyon yaşanabiliyor. Uçurumlar bana, bir şeylerin doğru gitmediğini düşündürüyor. Bir yandan küçücük yaşta zorla evlendirilen ve hiçbir hakka sahip olamayıp, genç yaşta bir kaç çocuk annesi olan çocuk-kadınlar; diğer yanda her gece barlarda içki içip, başka insanların kollarında mutluluğu aramaya çalışanlar…. Sayılar az olsa da bir uçurum oluşturmaya yetiyor.

    2. Sizce Türk kadınları cinselliğini rahatça yaşayabiliyor mu?
    Deminki soruyla paralel olarak, genelde bunun yaşanabildiğini düşünmüyorum, çünkü iletişim sorunlarının aşılabildiğini düşünmüyorum, ama tabi ki, bu, kişinin kendisi bağlayan bir olay ve doğru yaşayan, doğruya yakın yaşayan, hatalı yaşayan, çok yanlış yaşayan ve yaşayamayan kesimler var.

    3. Evlilik öncesi birlikte yaşamanın evliliğe olumlu etkisi var mı?
    Evlilik öncesi birlikte yaşamayı, kişilerin karakterlerini gösterebilmesi ve ev içi hallerini açığa çıkarması yönünden faydalı buluyorum ama, tabii bazı şartları var. Kişilerin rol yapmadan, kendileri olabilmesi (genelde kadınları ilgilendiren kısım); evlendikten sonra onları sorunlardan koruyacak, hiç anlaşılamaması halinde de eşleri hatalı bir evlilikten kurtaracaktır. Evlilik zor bir kurum, bazen yıllar sonra anlaşamayıp ayrılanlar var. Birlikte yaşansın ya da yaşanmasın; kendini saklamayan insan doğruyu daha çabuk bulacaktır.

    4. Erkekler cinsellik konusunda gerçekten sanıldığı gibi özgürler mi?
    Eminim ki, bu konuda bir genelleme yapmak bana düşmez, çünkü araştırma yapmadım ama, inancım şu ki; erkekler bu olayı kadınlarla yaşamak zorunda oldukları için, kadınlar özgürce yaşamadan, onlar da gerçek anlamda özgür olamayacaklar. Özgürlükten kasıt, her önüne gelenle olmak değil elbette, istediği tarzda…, hayal ettiği duygusal ve fiziksel güzellikte …

    5. Evli olduğunuz halde başka biriyle ilişkiye girmek için ne gibi bir neden olabilir?
    Hiç bir aldatanın bundan zevk aldığına inanmıyorum. Bu bence kararsızlık, mutsuzluk ve değişik sebepli buhranlar sırasında, insanın kendinden kaçıp, sorunlarıyla yüzleşmeyip, kısaca kendini atlatarak, başına sarabileceği ve sonunda, mutlaka kendisini kötü etkileyecek olan bir deneyimdir. Sorunlarını bekletmeden irdeleyebilen ve kişilik problemi yaratmadan çözmeye çalışan çiftlerin arasında yaşanabileceğine inanmıyorum. İletişimin kopmadığı ilişkilerde, eşlerin birbirlerine olan sevgi, ilgi ve aşkları kendilerini tatmin edemez hale gelmişse ve eğer sorunlarına bir çare bulamıyorlarsa, aldatma gibi işleri daha da kötüye götürebilecek olan bir deneyim yaşamadan da birbirlerine söyleyebilir ve gerekirse birbirlerine şans dileyerek, hayat arkadaşlarını aramaya devam edebilirler… Evlilikte yaşanılan ve devamlı bastırılan başka başka sorunların birikmesi ve eşlerin birbirleriyle konuşamaması, böyle bir sonuca yol açabilir. Bu durumda, zaten her şey baştan yalnış olduğu için, aldatmayı da doğru bulmuyorum. O yüzden aklı başında, kendi ve eşi ile iletişimini koparmamış bir insanın, evlilikte başka biriyle ilişkiye girmek için bir nedeni olmamalı diye düşünüyorum.

    6. Eşcinsellik konusundaki düşünceleriniz nelerdir?
    İnsanın hissetmediği, mutlu olmadığı, kendisine bir takım baskılar kurarak, hayatını yaşamaya çalışmasını hiç bir şekilde doğru bulmadığım için, ben, duygu olarak anlayamasam da, kendisini başka bir cinsmiş gibi hisseden insanların, bunu kimseyi taciz ya da rahatsız etmeden yaşamaları gerektiğini düşünüyorum. Çünkü baskı, hem onları değiştirmeye yetmeyip, mutsuz kılacak; hem de tuhaf patlamalarla dışarıya vurarak, kişiliklerini de bozup vahşileştirecektir. Her insanın sevgiye, anlayışa ve kabule ihtiyacı vardır. Eşcinselliğini farkederek, kendi yolunu çizebilmiş ve bunu acı-tatlı yanlarıyla hayatına adapte edebilmiş insanlara saygı duyuyorum. Herhalde kimse, hissetmediği bir duygu adına toplumsal dışlanmalarla yüzleşmeyi tercih etmez diye düşünüyorum. Anlayışlı olunması gerekir. Böylece eşcinsel insanlar da ruhsal olarak rahata kavuşup, kimi zaman toplumu rahatsız edebilen taşkınlıklardan kendilerini kurtarabileceklerdir. Huzur için, anlayış yani…

     

    kadinlar.com – 15 Eylül 2001

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 22:45 on 13 July 2001 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , Eşcinseller,   

    Dr. Erdal Atabek’e Göre Eşcinsellik 

    Dr. Erdal Atabek, ülkemiz erkeklerinin yerleşik değerler penceresinden yola çıkarak “Belden aşağımız organlarımızın gettosu olmuştur, anüs ise organların paryasıdır” derken, toplumumuzda eşcinsel değerlendirmelere, tabulara yalın bir dil ve çarpıcı ifadeler kullanarak bizim insanlarımızı anlatıyor.

    “Türkiye’de genç bir erkeğin en büyük korkusu “ibne sanılmak”tır dersek yanılmış olmayız. Burada anahtar-sözcük “ibne” sözcüğüdür. Bu sözcüğün cinsel sapmayı belirtmekten çok daha fazla işlevi vardır. “İbnelik”, “ibnelik etmek” belki de cinsel yönü ile düşünülmeden “kalleşlik etmek”, “arkadan vurmak”, “en yakın arkadaşını satmak” gibi anlamlar taşır. “Eşcinsel” sözcüğü bu toplumsal anlamları taşımayan; cinsel seçimi farklı, neredeyse modern bir kavramı yansıtır görünüyor. “Eşcinsel” sözcüğü “ibne” sözcüğünün anlamlarıyla eşdeğer değil. Belki bir ölçüde “eşcinsel” sözcüğünün Batılı insanı çağrıştırdığı, bizim dışımızdaki bir anlayışı dile getirdiği bile söylenebilir. Bu yanıyla, bizim dışımızda kaldığı için “meşru” bile kabul edilebilir.

    “Homoseksüellik” ise bir tıp terimi gibi görünüyor. Bu terim toplumda ruh sağlığı doktorlarını, polisleri, gizliliği çağrıştırıyor. Burada da hastalıkla suç arasında bir yerde duruyor. Belki “suçlu hastalık” dersek, toplumdaki yerine daha uygun bir deyim de olabilir.

    Kullandığımız dilin sözcüklerine iyice bakılınca nerelerden kaçtığımız, nerelerden kaçmak istediğimizi, neleri gizlemek istediğimizi de bize gösterir. “Homo” ya da “eş” sözcükleri kendi başına çok başka anlamlar taşıdığı halde “cinsel” sözcüğüyle birleşince belirli bir anlamı yüklenmektedir. Oysa dilimizin günlük pratiğinde bu anlamda kullandığımız “ibne” sözcüğü çok geniş anlamlar yüklenir. Bu da kendi başına anlamlıdır.

    En Kirli İlişki mi?..

    Cinsellikle ilgili kitapların, yazıların en güç bölümü bu bölümüdür. Çünkü bu bölümü ahlak kaygılarının dışında yazmak en nesnel bakışlı yazarlar için bile kolay değildir. Ben de bu konuya ahlak kaygılarımızın dışında bakabildiğimizi sanmıyorum. Çünkü yetişmemizin her bölümünde hep ahlak kaygılarıyla donatıldık, bununla gurur duyduk, bununla varolduk, bununla yaşadık. Hayatımızın bir döneminde bu ahlak kaygılarının yanlış olabileceğini düşününce, hele de nesnel düşünme kaygısı daha önce öğretilmiş ahlak kaygılarından daha önemli bulununca, bu konularda özgür düşünme olasılığı artacaktır ama insan dugularının değişmesi daha güçtür. Hele de değer yargılarımızı yeniden yargılamanın güçlüğünü dikkate alırsak…

    Kabul etmemiz gerekiyor ki, “eşcinsellik olgusu”na bakışımız, düşünce planında daha anlayışlı, daha yansız olduğu halde, duygu planında yeterince anlayışlı da değildir, yansız da. Nedenleri mi?

    Bu nedenlerin başında bütün hayatımız boyunca “ibne olma”nın en aşağılık, en kötü, en pis olduğunu “öğrenmemiz” gelir. Bu öğreti hem korkuyla hem de şiddetle pekiştirilmiştir. Gariptir ki, “erkek eşcinselliği” Osmanlı döneminin -dinsel yapısına karşın- hiç de kınanmadığı, dahası cinsel hayatında yer verdiği bir toplumsal davranış olduğu halde, bizim kuşaklarımız bu konuda bağnazlığa varan bir karşıtlıkla yetiştirildik. Belki geçmişin korkularıyla da pekiştirilen bu şiddetli karşı tavır, bizim cinselliğe bakışımızı da biçimlendirmiş olmalıdır.

    Bu biçimlendirmede en önemli kabullerden birisi, “önümüzle gurur duymak-arkamızdan utanmak” olmuştur. Arkamızdan, orada olan “anüs”ten, utanmak, korkmak, “oramızı” aşağılamak, artık hayatımız boyunca taşıyacağımız bir duygu olacaktır. Dilimize “anüs”le ilgili olarak yerleşmiş deyimler de, hep “korku”yla birlikte, “aşağılanma”yla birlikte kullanılacaktır.

    Kendi bedenimiz üzerinde yaşadığımız ikilemin hayatımız boyunca cinsel yaşamımızı nasıl etkilediği de enine boyuna araştırılması gereken bir konudur. Ama belirgin bir korkunun kültürümüzün erkeklerinde “anüs korkusu” olarak yaşadığını kabul etmeliyiz.

    Anüs Korkusu“…

    Dilimizin konuşma alanında kullanılan sözcükleriyle “arka”, “alt”, “geri” diyebildiğimiz, en fazla “kıç” sözünü kullanabildiğimiz “anüs”, böylece hem utancımızı, hem korkumuzu temsil eder duruma gelmiştir. Bedenimizin bu bölgesini “tabu” kılmışızdır. “Orası” yavaş yavaş hayatımızın işlevlerinden bile çıkarılmıştır.

    Onun için de insanların en söz etmek istemedikleri hastalıkları bu bölgenin hastalıklarıdır. “Hemoroid” ya da halk dilinde “basur memesi”, insanlarımızın erkek olsun kadın olsun en zor doktora geldikleri hastalıkların başında yer alır. “Orada” olup biten şeyler hepimize çok sıkıntı verir, çünkü “oramız”dan söz etmek, dahası “oramızı” açıp doktora göstermek, doktorun önünde eğilmek, “oramıza” parmak sokmasına izin vermek bize hep ağır gelmiştir. Böyle bir hastanın sözlerine “özür dilerim ama…” diye başlaması bile çok dikkatimizi çekmelidir.

    “Anüs korkusu” erkeklerin korkusudur ama toplumsal ideoloji bu korkuyu kadınlara da öğretmiştir. Kadınlar da kendi anüslerinden nefret ederler, kendi anüsleriyle ilgili davranışlardan çok rahatsız olurlar. Bu biçimdeki cinsel isteklerin erkek tarafından yansıtılması “ters ilişki” sözcükleriyle belirtilir ve kadınların erkekleri öldürmelerinde “hafifletici sebep” sayılır.

    Ne gariptir ki toplumun bu yaygın korkusu ülkemizde yayımlanan “korku kitapları”nın hiçbirinde yer almamıştır, belki de bu korku, dile getirilemeyecek kadar şiddetle içimizde yaşamaktadır.

    Aslında “ağız” ile “anüs” arasında biyolojik oluşum bakımından hiçbir fark yoktur. Bu iki sözcük, sindirim borusunun başlangıcıyla bitişini anlatmaktadır. Ağzımızdan giren besin maddeleri sindirim borusunun çeşitli yerlerinde sindirilmekte, insana gerekli maddeler alınmakta, geri kalanlar da dışarıya atılmaktadır.

    Düşünürsek, ağzımızdan hiçbir besinin alınmaması ne denli önemliyse, geri kalanların atılmaması da o denli önemlidir.Burada organ hiyerarşisi dediğimiz yapay sınıflandırmayı aşarak bakınca, “anüs”le “ağız” arasında hiçbir fark bulamayız.Ama toplumsal ideolojimiz, organlarımız arasında öyle sınıf farkları yaratmıştır ki, bunları tartışmaktan bile kaçınmışızdır.

    İşte bu nedenlerle de “ağız” çok övündüğümüz, yücelttiğimiz, kutsadığımız organımız olmuştur, “anüs” ise unutmak istediğimiz, aşağıladığımız, korku kaynağımız olan utancımız olmuştur.

    Belden aşağımız, organlarımızın “getto”su olmuştur, “anüs” ayrıca organlarımızın “paryası” olmuştur. Cinselliğe doğru bakmanın yolu belki de organlarımıza doğru bakmaktan geçiyor. Organları sınıflara ayıran bir ideoloji, bir düşünce sistemi cinselliğe nasıl doğru bakabilir ki?..”

    13 Temuz 2001

    geocities.com/WestHollywood/Stonewall/7538/haberler/dr_erdal_atabek.html

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 08:29 on 25 June 2001 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , Eşcinseller,   

    Medya ve Eşcinsellik 

    Medya… Halkın gözü, kulağı bir yerde de halkın sesi oluyor. Olan bitenden, toplumumuzun çeşitli kesimlerinden, bazen herkesi bazen de hiçkimseyi ilgilendirmeyen konulardan haberdar oluyoruz sayesinde. Peki ya hiç medyayı bizim açımızdan düşündünüz mü? Hiç, medyanın bize; hayatımıza, yaşantımıza, hak ve özgürlüklerimize, amaçlarımıza, isteklerimize değindiğini gördünüz mü? Elbette! Ama ne şekilde? Medyadaki rolümüz, sadece ve sadece tüm toplumumuzun büyük çoğunluğunu oluşturan heteroseksistleri ve homofobiye sıkı sıkıya bağlanmış insanları eğlendirebilmek, çoğu zaman zaten sarfettikleri küfür bazlı sözcükleri, tekrar etmelerini sağlamak. Medyanın kendi çıkarlarını düşünerek malzeme yaptığı tüm eşcinsel içerikli konularda tek neden olduğu şey, insanların yanlış olan görüşlerine birkaç yanlış daha eklemek. Haberlerin yapımında emeği geçenler diyoruz ya, işte o kişiler kimler sizce? Sizce içlerinde eşcinsel olma olasılığı var mı? Bence bu olasılık %0. “Neden?” diyeceksiniz. Eşcinsellik basın sektöründe yok mu? Var, olmaz olur mu! Hiç de azımsanamayacak ölçüde mevcut. Yalnız, hiç sanmıyorum ki bu şahıslar tarafından, medyaya yansıtılan eşcinsel haberlerine bir katkıda bulunulmuş veya müdahale edilmiş olsun. Kimseyi eleştirme amacında değilim. Toplumun her alanında eşcinseller var elbette, ama biliniyor mu? Hayır. Saklanmak, sakınmak ve gizlemek zorundalar bu durumu. Yoksa en basitinden örnek vermek gerekirse işlerinden olurlar. Biraz daha ileri seviyede bir örnek isterseniz, beklenmedik bir yerde ve zamanda aşşağılanmaya, tartaklanmaya maruz kalabilirler ya da büyük bir nefretle katledilmeleriyle sonuçlanabilir. Bunları söyleyerek varmak istediğim yer şu, hiç kimse bu saydıklarımı göze alarak, yapılan haberlerin doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmaya kalkmaz. Haber, yapımından sorumlu olan kişinin eşcinselliğe bakış açısına bağlı olarak gelir karşımıza. O andan sonra da geri dönüş yoktur zaten. Ulaşacağı kadar kitleye ulaşmıştır. Darmadağın, saçma sapan yargıları olan insanlara biraz daha homofobiklik aşılar genelde. Çoğu haberde de yapımcının homofobikliği ile doğru orantılı bir biçimde eşcinselleri aşşağılama ve alay söz konusudur. Zaten amaç, eşcinsellik konusunda bi haber olan toplumumuzu, bu bilinmeyen konuyu gülünecek, eğlenilecek bir şeymiş gibi göstererek izleyici kitlesi oluşturmak. Toplumumuzda da homofobik insanların, bizlere büyük nefret besleyen insanların da çoğunlukta olması sayesinde bu amaçlarına oldukça ulaştıklarını düşünüyorum.

    Gazetelerdeki yazılarda, eşcinselliğe doğru bir bakış açısıyla yazılmış, insanlara bizlerin öncelikle insan olduğunu hatırlatan bir yazı okudunuz mu hiç peki? Ben bir tane altın değerinde yazı okudum! Kim mi yazmış? Can DÜNDAR. Saygıdeğer(!) milletvekili, sayın(!) Mehmet GÜL’ün sahip olduğu homofobikliği sayesinde sarfettiği “anlamsız sözler topluluğu”na cevap niteliğinde değil, haddini bildirme niteliğinde olan bu yazıyı yazan SAYIN CAN DÜNDAR’I ŞİDDETLE TEBRİK EDİYORUM. Söylenebilecek en doğru sözleri, en doğru biçimde iletmiş Sayın Dündar. Sayın(!) Mehmet GÜL’ün tarihin çeşitli dönemlerinde yaşaması halinde, tarihe altın harflerle yazılan kişilerin, nasıl hiç duyulmamış bireyler haline geleceğini; eserlerinin ve insanlığa sağladıkları değerlerin nasıl hiç varolmamış olacağını en mükemmel örneklerle, mantığı olmayan(!) insanların dahi anlayacağı şekilde anlatmış. Bir kez daha tebrik etmek istiyorum.

    Ne yazıktır ki, Sayın Dündar gibi sağlıklı düşünüşlere sahip, aklı baliğ aydınlarımız, yazarlarımız, düşünürlerimiz yok denecek kadar az. Bu bir avuç değerli insanlarımız da toplumun farklı sorunlarını ele almakta daha fazla yarar görüyorlar ki sesleri hiç duyulmuyor. Belki de ben yanlış düşünüyorum! Belki onlar eşcinsellik konusuna, bu konuda yayınlanan saçma, baştan savma haberlere değiniyorlar; fakat çatısı altında bulundukları oluşumların baskısı nedeniyle topluma ulaşamıyorlardır. Bir çok görüş ileri sürülebilir. Özgürce yazabilecekleri bir ortam sağlansa, kendilerinin yorumları, düşünceleri sorulup, herşey tüm açıklığıyla yayınlanabilse sorunumuzun kalmayacağına inanıyorum.

    Siyaset konusunda hiçbir bilgim ve ilgim olmadığı için, bizlerin yasalarca nasıl kabul edilip; dünyanın çoğu ülkesindeki eşcinsellerin yararlanabildiği hak ve özgürlüklerden Türkiye’de nasıl yararlanabilir konuma geleceğimizi bilemiyorum. Hatta bu konuyu düşünmek beni hem ürkütüyor hem de üzüyor. Nedenini hepimiz biliyoruz. Homofobik, eşcinselliğe sapıklık veya hastalıkmış gibi bakan bir toplumda; eşcinsellerin haklarına kavuşabilmeleri ve toplum tarafından kabul edilmeleri pek de kolay gözükmüyor. Televizyonda çıkan haberlerde de eşcinsellik değil de, genelde gülünç duruma düşürülmüş travesti ve transeksüeller ele alınıyor ve böylece eşcinselliğin sadece bu görüntülerden ibaret olduğu ifade edilip; hiçbir normal yanının olmadığı görüşüne bir kez daha geçerlilik kazandırılmış oluyor. Toplumun, Türkiye’deki gelişme ve gerilemelerden, olaylardan en fazla haberdar olduğu yol televizyon olduğuna; bu iletişim aracında da sürekli yanlış bilgiler verildiğine ve yanlış düşüncelerle çıkarmalar yapıldığına göre, toplumun bilinçlenmesi, bilgilenmesi ve doğruları farkedebilmesi mümkün mü sizce?

    Amaçlarımıza ulaşmak için bize düşen görevler ne kadar belirli, nelerle sınırlı pek bilinmiyor. Ne şekilde sesimizi duyurmalıyız, tüm Türkiye’ye ne şekilde ulaşabiliriz bilemiyorum. Bir çok yol var; biz ne kadarını kullanabiliriz, ne kadar çıkar yol bulabiliriz orası da belli değil. Fakat bir kitleye ulaşabilmek, belirli yayınlar aracılığıyla olduğuna göre, medyanın bu iletişimde mutlaka kullanılıyor olması gerekiyor. Öyle sıradan, izleyici oranlarını arttırmak için yapılmış, baştan savma bir haber gibi değil; tüm toplumun sorununu tartışır gibi ciddi, gerçekler ile yaşamasını öğrenmiş, aydın kişiler ile yapılacak bir haber olmalı bu. Eğer böyle yapılmayacaksa zaten bir sonuç alınamaz. Hatta, daha da fazla önyargılar ve tabular oluşacağı kuşkusuz. Son günlerde de içinde bulunduğumuz ekonomik kaos nedeniyle, değinilecek konular arasında eşcinselliğin olabileceğini sanmıyorum.

    Yapmamız gereken, medya ile iletişim içinde olmak ve Türk toplumunun düşünceleri arasında yer alan yanlış eşcinsel imajını silip, gerçekleri gösterebilecek haberlerin, tartışmaların, açıklamaların, duyuruların, bildirilerin gerçekleştirilmesini sağlamaktır. Nasıl yapılacağı konusunda ise bir kişinin görüşü değil, hepimizin görüşleri değerlendirilmeli. Dünyanın hiçbir ülkesinde ne eşcinselliğin toplum tarafından kabul edilmesi ne de toplumsal zaferlerin kazanılması bir kişinin sayesinde gerçekleşmemiştir. Amaçları uğruna savaş veren, çaba gösteren insanların sayesinde kazanılmıştır herşey.

    Türkiye’de, eşcinsellere karşı olumsuz toplum görüşü aşılmadıkça, hiçbir eşcinsel kabuğundan sıyrılıp haklarımızı savunmaya kalkamaz. Ailesinden, okulundaki veya iş çevresindeki insanlardan, arkadaşlarından gizlenmek zorundadır. Kimse, hem haksız yere hem de durduk yerde aşşağılanmayı, küçük düşürülmeyi, dışlanmayı, işinden olmayı istemez değil mi? Peki bizlerin haklarını kim savunacak? Avukat mı? Hayır!… Yine kendimiz savunmak zorundayız fakat bunu başarabilmemiz için de oldukça yardıma ihtiyacımız var. Ne maddi, ne de manevi yardım bu! Sadece sesimizi duyurabilmemiz için gereken fırsatlara ihtiyacımız var. Doğru kişilerle, doğru yerde ve doğru zamanda.

    Desteğinizi esirgemeyeceğinizi ümit ederek, görüşlerimi sizinle paylaşmak istedim. Baskı altında, kişiliğini gizleyerek yaşamak zorunda kalan; açık verdiğinde zulume uğrayan; aşklarını hiçbir zaman heteroseksüel ilişkiler kadar özgür yaşayamayan; amaçsız insanlar tarafından katledilen eşcinseller adına sizlere sesimizi duyurmak istedim. Sizlerin de, bizlerin sesini ulaşması gereken kitleye, yani Türk Toplumu’na duyuracağınızı ümit ediyorum.

    Sizce, Türkiye hangi yılda yaşıyor? 2001’de mi? Hiç sanmıyorum. Her yerde, her zaman duyduğumuz ülkelerden bahsetmek istemiyorum şimdi. Her gün yeterince haberlerini alıyoruz. Onlar 2001 yılını da çoktan aştılar. Her konuda. Eşcinsellik ise bu konulardan en ufak olanıydı onlar için. Artık Türkiye için de zamanı geldiğini düşünüyorum.

    Vereceğiniz destek; sarfedeceğiniz her kelime, duyuracağınız her ses için sizlere en azından kendim adına TEŞEKKÜR EDİYORUM.

    Saygılar…
    25.06.2001- UnReAcHAbLe_DrEaM

     

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 01:29 on 19 March 2000 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Eşcinseller,   

    Kalıp yargılar ve eşcinseller 

    Türkiye’de medyatik olarak tanımlanan bazı kişilerin cinsel tercihleri ile cinsel tercihlerinden ötürü medyatik olan bazı kişiler son yıllarda her türlü televizyon programının konusu olmaya başladı. Özellikle eşcinselleri konu alan bu tür programlar reyting toplasa bile Türkiye’ de eşcinselliğe karşı olumsuz tutumların varlığı tartışılmaz bir gerçek. Yıllardır bu olumsuz tutumlar yüzünden eşcinsellik kötü bir şey olarak algılandı. Bu nedenle de; yaşamın her alanında gizlendi, saklandı; zaten kimse onu görmek de istemiyordu. Yaratılan eşcinsel imajı bu sayede kalıp yargılara dönüştü ve insanların eşcinsellere belirli özellikler yüklemesine ve karşılarına çıkan kişileri kalıp yargılara göre değerlendirmelerine yol açtı.

    Eşcinseller için geliştirilen kalıp yargılar, kültürden kültüre değiştiği için heteroseksüel Türk üniversite öğrencilerinin erkek eşcinseller hakkında geliştirdiği kalıp yargıları belirlemek amacıyla Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji bölümü öğretim üyelerinden Y. Doç. Dr. Nuray Sakallı birkaç aşamadan oluşan bir araştırma yaptı. Araştırmanın ilk aşamasında 62 heteroseksüel öğrenciye istedikleri şekilde yanıtlayabilecekleri birkaç soru soruldu. Öğrencilerin verdiği cevaplardan bazıları şöyleydi:

    Eşcinsel kimdir?

    “Hemcinsine duygusal veya fiziksel yakınlık duyan kişi”, “Duygularını bastıramayan, Allah’ın öyle yarattığı insanlar”, “Bir takım tecrübeler ve deneyimler doğrultusunda kendi cinsinden bir insanla beraberlikten zevk alan insan”, “Kadın ruhuyla doğan erkek”, “Genetik veya psikolojik sebeplerden dolayı kendi cinsine karşı cinsel ilgi duyan insan”, “Eşcinsel, genetik yani tıbbi olarak bir hatadan dolayı cinsini tam anlamı ile bulamamış kişidir; daha çok erkeklerde var olduğu zannedilen ama kadınlarda da görülen bir hastalıktır”, “Eşcinsel, genelde hormonal bozukluk ya da çevresel koşulların etkisiyle kendi cinsine cinsel ilgi duyan kişidir”, “Eşcinsellik kendi cinsinden insanlarla cinsel ilişki kuran ya da kurma hayalleri ve eğilimleri olan -büyük çoğunluğunu sorunlu insanların oluşturduğu- bir davranış biçimidir”.

    Eşcinselliği yansıtan davranışlar nelerdir?” ve “Eşcinsel deyince nasıl biri aklınıza gelir?

    “Marjinal renkler veya kadınsı hatları ısrarla vurgulama çabası”, “Televizyonda çıkan, şarkıcı olarak geçinen tipler; karşı cins gibi giyinip, konuşan; toplumda onlara karşı olan tutumdan dolayı kendini kabul ettirme çabası içinde kendince sempatik olan”, “Sesini incelterek konuşan; kıvırtarak yürüyen ve süslenen erkekler”, “Eşcinsel deyince aklıma geceleri Cinnah’da gezen kalın sesli sarı saçlı bayanlar geliyor”, “Estetikten uzak, doğaya uyumsuz, topluma uyumsuz, kıvırtarak yürüyen, canımcicimli konuşan çirkin bir erkek suratı aklıma geliyor”, “Aşırı yapmacık, kadınsı davranışlarda bulunan kişi”, “Normal bir insan ama cinsel seçimi kendi cinsine yönelmiş”, “Sapık hareketler yapan, her an her kötülüğü yapabilecek kişiler”, “Sorunlu, dışlanmış; aslında çok mutsuz ve hayatı çok anlamsız olan kişi”, “Görünüş bakımından kendi cinsinin ciddiyetini yerine getirmeyen kişiler”, “Kendi cinsinden birisine sarkan, fazla yakın davranan, çok fazla el hareketi yapan kişi”, “Karşı cinsle rahat ilişki kuramayan ve onlarla ilişkileri kötü olan”, “Seks hayatı ile günlük hayatı birbirine karışmış insan”, “Herhangi bir insan nasılsa, eşcinseller de aynıdır”, “Etrafta daha rahat, hatta bazen saygı sınırları dışında davranan”, “Erkekler için kadın duygusallığı taşıyan, kadınlar için ilişkisinde dominant tavırlar sergileyen insanlar diyebilirim; yine de eşcinselliğin insanın iç dünyasında gizli olduğunu, kolay kolay anlaşılamayacağını düşünüyorum”, “Erkeklerin kadınsı, kadınlarında erkeksi davranması durumu; ama bazen görünüşüne bakarak bunu çıkarmak zor; çünkü gayet erkeksi görünen birisi kendi cinsine ilgi duyabiliyor; ayrıca özellikle bayanlarda bunu algılamak çok zor çünkü bizim toplumumuzda bayanların erkek gibi davranmaları (erkek Fatma) kabul gördüğü için her erkeksi davranan bayana lezbiyen demek güç”.

    Eşcinselleri ifade etmek için kullanılan terimler nelerdir?” ve “Bu terimlerin neden eşcinselleri ifade etmek için kullanıldığını açıklayınız.

    “Top: yuvarlak objeler eşcinsellikle bağdaştırılır, çıkıntısı olmayan yani penisini kestirmiş olan, yuvarlak hatları ifade eder, hareketlerdeki değişmeyi yani dönmeyi ifade eder”, “Yuvarlak: yapılan hareketlerdeki dönmeyi ifade eder”, “Yumuşak: erkek gibi davranmayan kadın gibi davranan, tavır olarak nazik olan”, “Dönme: fikirlerindeki değişiklikten dolayı”, “O biçim: eşcinseller farklı bir biçimdir”.

    Sonuçlar gösteriyordu ki; araştırmaya katılan öğrenciler soruları genel olarak erkek eşcinselleri düşünerek yanıtlamıştır. Bu yüzden araştırmanın ikinci aşaması sadece erkek eşcinsellere yüklenen kalıp yargılar üzerine yapıldı. Öğrencilerin açık uçlu sorulara verdiği bu ve benzeri yanıtların tamamı tekrar edilme oranları göz önünde bulundurularak araştırmanın ikinci aşamasında kullanılmak üzere maddeler haline getirildi. Ayrıca bu listeye heteroseksüel Türk erkeğini tanımlayan sıfatlar da eklendi. Böylece eşcinselleri tanımlayan-tanımlamayan ve eşcinseller hakkında olumlu-olumsuz toplam 100 maddeden oluşan bir ölçek; 183 heteroseksüel üniversite öğrencisine verilerek bu sıfatların erkek eşcinselleri ne kadar yansıttığı soruldu. Erkek eşcinsellere yüklenen kalıp yargılardan bazıları şunlardı:
    Kendi cinsinden farklı davranan
    Hemcinsine kur yapan
    Toplumda dışlanan
    Kadınsı giyinen
    Kadınsı konuşan
    Kadınsı davranışlarda bulunan
    “Ayol, canımcicim”li konuşan
    Yumuşak davranışlı
    Pırıltılı giysiler giyen
    Sesini incelterek konuşan

    Hiçbir şekilde erkek eşcinselleri tanımlamayacak sıfatlardan bazıları şöyle ön plana çıktı:
    Maço
    Geleneksel
    Sert görünüşlü
    Delikanlı
    Bıyıklı
    Kaba
    Erkeksi
    Ağırbaşlı
    “Ulan”lı konuşan
    Küfür eden
    Eşcinsel tanıdığı olan öğrenciler listede bulunan olumsuz sıfatlardan hiçbirinin erkek eşcinselleri yansıttığını belirtmemişler. (Sakallı, Pictures of Male Homosexuals in the Head of Turkish College Students.) Yapılan araştırmanın sonuçları gözönünde bulundurularak medyanın yarattığı eşcinsel imajını incelemek amacıyla başka bir çalışma çerçevesinde 14 heteroseksüel üniversite öğrencisine televizyondaki haberlerde, filmlerde, yerli ve yabancı dizilerde, yarışma ve magazin programlarında izledikleri eşcinsellerin özellikleri soruldu. Araştırmaya katılan öğrenciler; haberlerde izledikleri eşcinsellerin genellikle fahişelik yapan travestiler olduğunu ve onlar hakkında olumsuz haber yapıldığını; filmlerde ve dizilerde izledikleri eşcinsellerin; genellikle kadınsı davranışlar gösteren duygusal erkekler olduğunu; yarışma ve magazin programlarında izledikleri eşcinsellerin genel olarak makyaj yapan, aşırı kıyafetler giyen, aşırı davranışlarda bulunan erkek şarkıcılar olduğunu belirttiler. (Ulu ve Uğurlu, Homosexuality and Media Representations.)

    Her iki araştırmanın sonuçları da gösteriyor ki; eşcinseller için kişilerin kafalarında belirgin bir tanım oluşmuş durumda. Oluşan bu tanımda medyanın eşcinseller için yarattığı imajın etkisi açıkça görülüyor. Kesin sınırları olmayan bu imajın çizdiği eşcinsel görüntüsü kadın gibi olmaya çalışan erkekler ve bunu en uç noktasına götürmeye çalışan karakterlerden oluşuyor. Genellikle de medyanın eşcinselliği kullanma amacı, güldürmek. Medya eşcinsellere karşı olumsuz tutumu komiklik üzerinden yürüterek; kadına benzemeye ve kadın olmaya çalışan erkeklerin durumunu önce garip, sonra kötü, en sonunda da komik olarak algılıyor ve öyle sunuyor.

    Bu durum sadece komik olmakla kalmaz, aynı zaman da kötüdür. Örneğin, ruhlar aleminin tatlı cadısı Ruhsar, kocası Mazhar’a kızdığı zaman onu medyanın yarattığı imaja tamıtamına uyan bir eşcinsele dönüştürür. Böylece Mazhar komik ve kötü olmakla cezalandırılmış olur. Çoğu zaman kadın kuaförünü canlandırmanın yolu da mevcut eşcinsel rolünü oynamaktan geçer. Yılan Hikâyesi dizisindeki hayvan kuaförü hiçbir değişikliğe uğramadan aynı eşcinsel imajını canlandırmaya devam ederken; bir yandan da polise ispiyonculuk yapar. Delikanlı Yılmaz Erdoğan ise gerçek hayatta ezilen, hor görülen, ayrımcılığa maruz kalan insanların yanındayım imajına sarılırken; Otogargara oyununda eşcinselleri seyircisini güldürmek için rahatça malzeme olarak kullanır. Tüm bu anlatılanlara ek olarak Mehmet Ali Erbil destekli şov dünyasının eşcinsel taklitleri ise medyanın yarattığı imajı destekliyor. Önce yakın arkadaşım dediği kişileri taklit ederken, onların cinsel tercihlerine atıfta bulunan Erbil; ardından onları ne kadar sevdiğini söyler ve en sonunda Televole kameralarına ciddi bir tavır içinde tüm bu söylenenlerin “şaka” olduğunu vurgulamayı ihmal etmez.

    Medya kalıp yargıları beslerken, kalıp yargılar da medyayı yönlendirir ve gerçek hayata yansıyan her tür ayırımcı davranışın sorumluları, bir kanaldan öbürüne, bir programdan diğerine koşar durur. Elinde uzaktan kumanda aletiyle, ekran karşısında oturanlar da bilmeden kurban olur ve her düğmeye basışta, bindikleri dalı keserler.

    Ozanser Uğurlu
    Radikal, 19 Mart 2000

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 17:33 on 16 March 2000 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Attila İlhan, , Eşcinseller,   

    Attila İlhan’dan şok iddia: Türkiye’nin 5’te biri eşcinsel 

    Türk edebiyatının ünlü kalemi Attila İlhan’ın, ülkemizde yaşayanların yüzde 20’sinin açık ya da gizli eşcinsel olduğu iddiası gündeme bomba gibi düştü.

    İlhan, Aktüel Dergisi’ne verdiği röportajında ‘‘Türkiye’deki eşcinsellik’’ kavramına sermaye birikimi açısından bakıyor. İlhan’a göre bazı sektörlerde gereğinden çok fazla para kazanan bir zümrede bu tür eğilimler ağır basıyor. Bu sektörlerde eşcinsellerin yoğun olarak çalıştığını belirten İlhan, ‘‘Meslek olarak suçlamak istemem ama bunların arasında reklam işini sayabilirim. Çok para kazanıyor sefahata düşüyorlar. Teşhircilik başlıyor. Biz de böylece eşcinsel olduklarını öğreniyoruz’’ diyor.

    Cihangir Gerçeği

    Türkiye’de eşcinselliğin Batı’dan farklı olduğunu söyleyen İlhan, Türkiye’de yükselen değer haline gelen eşcinsel kültürünü şöyle açıklıyor: ‘‘Türkiye’de önce bazı erkek çocukları kadın kılığında sokaklarda dolaşmaya başladı. Asıl mesele bunlara gelen müşterilerdi. Bunlar bayağı para kazandı. Kırsaldan gelmiş zavallı çocuklar bu vasıtayla sınıf atladı. Para kazandılar daire sahibi oldular. Cihangir’e yerleştiler. Şimdi bunların ikinci kuşağı Tünel-Levent-Beşiktaş üçgeninde yaşıyor, para kazanıp rahat bir hayat sürüyor. Küçük burjuvazinin alt katmanlarından yavaş yavaş orta katmanlara çıktılar. Sosyetenin yarısından çoğu da zaten lumpen olduğundan aralarında büyük bir fark da yok zaten zevk olarak. Bu yüzden mükemmelen eklemlendiler.

    Burjuvada Rağbette

    Biz Doğuluyuz. Doğu’da olaya başka türlü bakılır. Batı’da eşcinsel kadın ya da erkek toplumun dışındadır. Bizde içindedir. Biz İran’la Yunanistan arasında bir ülkeyiz. İkisi de eşcinselliğin başkentleridir. Bizde kendi hemcinsiyle ilişki kuran kişi dışlanmaz. Hele erkeklerde bu sadece pasifler için sorundur. Biz zaten kabul ettiğimizi bir modernlik göstergesi olduğu için yeniden kabullenmiş olduk.

    Bir modernlik göstergesi olduğu için. Ama biz biliyoruz ki; Osmanlı’da da Cumhuriyet’in ilk yıllarında da bazı yöneticiler ve eşleri bu işlere bulaşmıştır. Bu gibi meseleleri Batı daha çok sorun yapar, çünkü Katoliklik Müslümanlığa göre bu meselede daha hoşgörüsüz. Evet burjuva eşcinseller artık eşcinselliklerini ilan ediyor. Batı’da böyle olduğu için yapıyorlar bunu. Bunlar tamamen Batı eğitimi aldığı için Batı’da da böyle olduğu için böyle. Ama İstanbul sınırı dışına çıktığınız zaman iş değişebilir’’ ”Araştırmacılara göre farklı olanın her zaman istendiği, prim yaptığı sektörlerde eşcinseller çizgi dışı üretimleriyle kendilerine yer buluyorlar.

    Önceden sanat, moda, eğlence dünyasında görülen eşcinsellik artık reklam, halkla ilişkiler, yayın hayatında ve büroları dolduran beyaz yakalılar arasında yaygınlaşıyor. Çünkü eşcinsellerin sıradışı yaşamlarının etkilediği fikir ve ürünler tam da bu sektörlerin aradığı çizgide yer alıyor.

    Hangi sektörde eşcinsellik yaygın

    Reklam
    Moda
    Sanat
    Eğlence dünyası
    Halkla İlişkiler
    Yayıncılık

     

    Hürriyet – 16/03/2000

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
En üste git
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç
WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın