Tagged: Eşcinsel Toggle Comment Threads | Tuş takımı kısayolları

  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 08:47 on 18 August 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Eşcinsel, New York   

    New York Borsasını Eşcinsel bir bankacı açtı! 

    New York Borsası’nın açılışını bir bankanın eşcinsel yöneticisi yaptı.
    Burgess, halka açılan, CEO’su olduğu C1 Bank için borsanın açılış zilini çaldı.
    Borsa tarihine geçen Burgess Amerika’da ilk kez halka açık bir bankanın eşcinsel CEO’su oldu.
    Hürriyet’te yer alan habere göre, ABD’deki C1 Bank büyük bir banka değil. Bankanın Florida’da 29 şubesi var. Ancak banka Amerika’nın ilk 1000 şirketi arasında yer alıyor. 42 yaşındaki Trevor Burgess Bu işi yapmadan önce 10 yıl köklü yatırım bankası Morgan Stanley’de çalışmış. İş dünyasında eşcinsel olmanın büyük bir handikap olduğunu biliyor. Fakat cinsiyetini hiç saklamamış. Onu özel yapan şey ise dünya tarihinde ilk kez borsaya açılan bir bankanın başında bulunan bir eşcinsel olması. Burgess’in kocası Gary Hess de C1 Bank’ın hissedarlarından. Çift, eşcinsel evliliğin yasal olmadığı Florida’da oturuyor. Burgess’in başarısıyla ilgili olarak Huffington Post’a konuşan Out Leadership isimli LGBTİ örgütünün temsilcisi Todd Sears, “Şirketlerin eşcinseller hakkında nasıl ayrımcılık yaptığı artık dünyanın konuştuğu bir konu değil. Önemli olan şirkette ne kadar üst düzey yöneticinin eşcinsel olduğudur” diyor.

    Apple’ın yayımladığı ‘farklılık’ raporunda da görüldüğü üzere beyaz ve heteroseksüel olmayan kimliklerin firmalarda kariyer yapma şansı oldukça düşük. Örnek olarak Amerika’da çalışan Apple yöneticilerinin sadece yüzde 3’ü siyahi. ABD’de Şirkete alınan elemanların ise toplamda sadece yüzde 7’si siyahi. HSBC’nin CEO’su Irene Dorner da, “Cinsel yönelimleriyle ilgili olarak açık olanlar daha üretken” dedi.

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 14:27 on 14 August 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Eşcinsel, , ,   

    İran: Eşcinsel oldukları için idam edilmediler! 

    Ulusal Medya’da İran’da 6 Ağustos’ta iki kişinin eşcinsel oldukları için bir kamyona kurulan darağacında asılarak idam edildiği iddiaları iran yetkilieri tarafından yalanlandı.

    Yapılan açıklama şu şekilde
    Adalet sisteminin başındaki isim Sadık Amoli Laricani, Batılı İnsan Hakları aktivistlerinin iddalarını “yalandan başka bir şey değil” diyerek reddetti.

    İran’da rejim yanlısı bir internet sitesine konuşan Laricani, “Bu insanlara ayrıcalıklar sunmuyoruz ama onları astığımız uydurulmuş bir yalandan başka şey değil” dedi.

    Ancak Adalet bakanı Laricani yaptığı açıklamada LGBTİ bireylerin idam edilip edilmediği konusunda bir şey söylemedi.

    Ulusal Medya

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 02:18 on 14 August 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Eşcinsel, , Muhafazakar   

    Muhafazakar parti lideri eşcinsel olduğunu açıkladı 

    Danimarka’da Muhafazakar Parti Genel Başkanı  seçilen 42 yaşındaki eski belediye başkanı Sören Pape Poulsen eşcinsel olduğunu açıkladı.

    Danimarka Muhafazakar Parti’nin 3,5 yıldır genel başkanlığını yapan Lars Barfoed, geçen hafta partinin yenilenmeye ihtiyacı olduğu ve gençlerin önünü açmak istediğini belirterek görevi bırakınca yerine Viborg Belediye Başkanlığı’nı yapan 42 yaşındaki Sören Pape Poulsen getirildi.

    Viborg kentinin futbol takımına usulsüz para aktarılması konusunda suçlamalara da maruz kalan Poulsen, genel başkanlığa seçildikten sonra özel hayatıyla ilgili medyanın yoğun soruları üzerine açıklama yapmak zorunda kaldı.

    Kamu yayıncısı DR’ye özel bir röportaj veren Poulsen, “bilgi sahibi her insan cinsel durumunu kendisinin seçmediğini bilir” dedikten sonra eşcinsel olduğunu kabul etti.

    “Homoseksüel olduğum bir sır değil”

    Geçen hafta genel başkanlığa seçildikten sonra özel hayatına dair gazetecilerin röportaj talepleri olduğunu belirten Poulsen, “Basın ofisimizi arayan bazı gazeteciler, özel yaşantım hakkında bazı şeyleri bildiklerini söyleyerek röportaj istiyorlar ancak ben bu konuda röportaj yapmak istemesem de durumum bir şekilde ortaya çıkacak. Benim homoseksüel olduğum bir sır değil ancak bu konunun günümüzde Danimarka’da bile bu kadar ilgi çekmesi ve insanların bunu bilmenin hakları olduğuna inanması beni şaşırtıyor. Cinselliğin neden bu kadar büyük mesele olduğunu anlamıyorum” dedi.

    Paulsen, muhafazakar bir lider olarak bu konuyu konuşmasının ilkeleriyle uyuşmadığını ve konuşmak zorunda hissetmesinin talihsiz olduğunu da söyleyip cinsel durumuna rağmen eşcinsellik konusunda aktivistliğe soyunmayacağını sözlerine ekledi.

    Mayısta yapılan AP seçimlerinde yüzde 9,2 oy alan Muhafakar Parti Genel Başkanı Lars Berfoed görevden çekilmiş, destek olduğu Poulsen yerine geçmişti.

    Danimarka’da sağ bloktaki partilerden aşırı sağcı Danimarka Halk Partisi, eşcinsel evliliklerine ve eşcinsellerin evlatlık alabilmelerine karşı çıkarken, muhafazakarlar üyelerini ortak tavır almaya zorlamasa da genel olarak eşcinsellerin taleplerine karşı çıkıyor.

    CNN TÜRK

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 16:37 on 29 July 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , Eşcinsel, , , , Hiv   

    Eşcinsel erkeklere HIV ilacı kullanma çağrısı 

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO), HIV virüsünün yayılma hızını azaltmak amacıyla aktif cinsel hayatı bulunan eşcinsel erkeklere HIV ilacı alma çağrısı yaptı.

    WHO, antiretroviral ilaçların (HIV’e karşı etkili ilaçlar) kullanımıyla 10 yıl içinde HIV’nin 10 milyon kişiye bulaşmasını engelleyeceğini söyledi.
    Yetkililer, dünya çapında HIV virüsü taşıma oranının eşcinseller arasında yüksek olmayı sürdürdüğünü belirtiyor.
    Ancak aktivistler ilaç kullanımının bu kişileri prezervatif kullanmaktan vazgeçirebileceğini söylüyor.

    Prezervatif kullanımı, virüsün yayılmasını önlemenin en iyi yöntemlerinden biri.

    WHO’nun raporuna göre erkeklerle cinsel ilişki kuran erkeklerin HIV virüsüne sahip olması olasılığı genele oranla 19 kez daha fazla.

    Sağlık uzmanları risk altında olan erkeklerin prezervatif kullanımı yanında antiretroviral ilaçları kullanmalarının bu enfeksiyonu önlemede ek katkı yapacağını belirtti.

    Araştırmalar, yüksek tehlike altındaki insanların bu ilaçları devamlı olarak kullanmalarının HIV kapmaları olasılığını yüzde 92 oranına kadar azaltabileceğini gösteriyor.

    Bilim insanları bu gruptaki erkeklerin bu ilaçları almaya teşvik edilmesinin dünya çapında yeni HIV kapma vakalarını yüzde 25’e kadar varan bir oranda azaltabileceğini söylüyor.

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 16:29 on 29 July 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , Eşcinsel   

    Eşcinsel kasiyerden Obama’yı şaşırtan cevap 

    ABD Başkanı Barack Obama ile Teksas’ta uğradığı bir restoranda çalışan kasiyer arasında ilginç bir diyalog yaşandı.
    Obama, geçen perşembe günü Gizli Servis ajanlarıyla birlikte uğradığı restoranda 300 dolarlık yemek yedi. Ödemeyi yaptıktan sonra Obama’yla konuşma fırsatını kaçırmak istemeyen 32 yaşındaki kasiyer Daniel Rugg Webb, “Eşcinseller için eşit haklar istiyoruz!” diye bağırdı. Bunun üzerine Obama kendisine “Eşcinsel misiniz?” diye sorunca Webb’in “Sadece yatakta” cevabıyla ABD Başkanı önce güldü, ardından da duraksadı.

    Çevredeki çocukları fark eden Obama, “Çocukların önünde konuşmayalım” diyerek sohbeti burada kesti. Daha sonra restorandaki herkese karşı esirgemediği samimi tavrını Webb’e de gösteren Obama, aynı zamanda komedyen ve müzisyen de olduğunu söyleyen kasiyerle yumruklarını tokuşturarak restorandan neşe içinde ayrıldı.

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 16:57 on 29 June 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Alan Turing, Apple, Apple Logosu, Eşcinsel,   

    Apple Logosu ve Eşcinsel Bilim Adamı Alan Turing 

    İnsanlığın kıymetini bilmediği, acı çektirdiği ve öldürdüğü Turing’in eşcinselliğine bir gönderme midir bilinmez ama Apple’ın ilk logosunun neden gökkuşağı renginde olduğunun hala kesin ve net bir açıklaması yok.
    Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde buhran dolu hayatına son vermek için içerisine siyanür enjekte ettiği elmayı yiyerek ölen bir dahi varmış…
    Oysaki masallar iyi başlar ve iyi biterler, devler yenilir, prensesler güler. . .

    Ne tuhaftır ki yetişkinler masallar anlatırlar ve çocukların bu anlatılanlara inandığını düşünürler. Oysa ki bu inanç bile masalsıdır aslında. . .

    Masal gibi bir hayat, hayata son verince başlayan bir masal!
    Rivayete göre, Apple’ın kurucularının şirketin logosu olarak ısırılmış bir elma seçmelerinin nedeni bu tuhaf bilgisayar dehasına olan hayranlıklarıymış!

    İnsanlığın kıymetini bilmediği, acı çektirdiği ve öldürdüğü Turing’in eşcinselliğine bir gönderme midir bilinmez ama Apple’ın ilk logosunun neden gökkuşağı renginde olduğunun hala kesin ve net bir açıklaması yok.

    Şimdi tüm bunların hacrinde homoseksüel bir pamuk prensesin yine elmayla son bulan ama öpücükle uyandırılamayan hikâyesini duymaya hazır mısınız?

    Ya da Time dergisinin 1999’da ’20’nci yüzyılın en önemli 100 insanı’ listesine aldığı, her yıl adına (bilgisayarın Nobel’i sayılan) bir bilim ödülü verilen, bilgisayarın mucidi, yapay zekánın önemini ilk anlayan dáhî matematikçi Alan Turing’in duyulmayan, gizlenen, sansürlenen ilginç öyküsünü. . .

    Hindistan’da görevli bir devlet memurunun ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen Turing o kadar utangaç ve sıkılgandı ki, devlet okuluna uyum sağlayamadı. Belki de onun okuldan atılmasını, matematiğe olan olağanüstü kabiliyeti engelledi. 16 yaşında, Einstein’in izafiyet teorisinin en karmaşık kanunlarından birini, kimsenin yardımı olmadan ispat etmeyi başarmış, 1929’da platonik bir aşkla tutulduğu, fen dehası bir sınıf arkadaşı ölünce, teorik matematik ve hemcinsleri Alan’ın en büyük tutkusu haline gelmişti.

    Princeton’da okuyan Turing, bilimsel araştırmaları ve yayınlarıyla kısa sürede ve çok genç yaşta uluslararası bir şöhret kazandı. Ancak dengesiz karakteri ve tutarsız davranışları
    Turing’in hayatını zorlaştırmaya devam etti. Bazı matematik problemlerinin çözümsüz olduğunu ispatlayarak, dönemin en önemli bilimsel tartışmalarından birine son veren Turing, yayımladığı tarihî bir bilimsel makalede teorik ve matematiksel temellere dayalı bir ’sanal makine’den söz ediyor ve ’her türlü matematiksel hesabın bu sanal makineyle yapılabileceğini’ öne sürüyordu. 1950’deki ikinci bir makalede ise hesaplama mekanizması ve (yapay) zeka ile ilgili tartışmalara cevap veriyordu.

    Bilim tarihine ’Turing Makinesi’ olarak geçen ’sanal makine’ bilgisayar ilminde çok önemli bir gelişme kabul edilir ve Bilgisayarın atası olarak bilinir. İkinci Dünya Savaşı, Turing için bir dönüm noktası olarak gösterilir. Deliliği dahiliği kadar çok konuşulan Turing İngiliz istihbaratının Oxford ile Cambridge arasındaki Bletchley Park’taki ’şifre merkezi’nde görev aldı. 1939’da, Almanlar’ın efsanevi kripto sistemi Enigma’yı çözmek için varını yoğunu ortaya koydu. Bunun için, Turing’in bir ’şifre çözme makinesi’ geliştirmesi gerekiyordu. Her gün, Enigma’nın 159 milyar kere milyar olası anahtarı arasından hangisinin o günkü kriptoyu çözmeye yarayacağını bulacak bir ’mucizevî’ makine!

    Turing, 1930’larda Polonya’da yapılan matematik araştırmalarının buluşlarından yararlandı. 1941’de ‹Turing Bombası’ denilen bir metre yüksekliğindeki ’dolapları’ geliştirdi. Bu makineler, Alman genelkurmayı ile Atlantik’teki denizaltılar arasındaki şifreli yazışmaları bir iki saat içinde çözmeyi başardı.

    Turing, pazar günleri bisikletle kırlarda gezmeye çıkarken, saman nezlesinden korunmak için gaz maskesi takan, lafların yarısını yuttuğu için ne dediği iyi anlaşılmayan, pantolonunu tutmak için beline ip bağlayan bir adamın bilgisayarın ilk mucidi olarak görmeyi belki bizlerde yadırgardık. . .

    Belki de bu sebepten ötürü savaş kazanılıp, günlük hayatın rutinine, idari aksaklıklara, sosyal hoşgörüsüzlüğe geri dönüldüğünde, Turing için zor günler yeniden başlayacaktı.
    Enigma şifrelerini kıran ve neredeyse dünyanın en önemli sırlarını elinde bulunduran mezcupvari bir adam güvenilmezdi.

    Bu sırrın korunması bahanesiyle, İngiliz gizli servisi Turing’in ’özel hayatını’ kurcalamaya başladı. Homoseksüel ve yarı meczup bir bilim insanı Soğuk Savaş yıllarında çok tehlikeli ve bir an evvel ortadan kaldırılası bir engeldi.

    Alan Turing, 1952’de ’alenî ahláksızlık’ iddiasıyla yargılandı. Turing’e 2 yıl hapis, yahut ’kadın hormonuyla tedavi’ yani kimyasal kısırlaştırma cezası verildi.

    Dáhî matematikçi ikinci şartı, yani hormon iğnelerini tercih etti. Önce iktidarını kaybetti, sonra göğüsleri büyüdü.Tedavinin birinci yılında, hamsin yortusunda, her gece yaptığı gibi bir elma yedi ve yatağına uzandı. Elmaya siyanür enjekte etmişti. Bir daha uyanmadı.

    Efsaneye göre, Pamuk Prenses ve Yedi Yüceler, dáhî matematikçinin en sevdiği masallardan biriydi; Turing, arkadaşlarının önünde, masaldaki cadı-kadının sözlerini ve sesini taklit etmeyi çok severdi: ’Elmayı zehir dolu suya yatır ki uyutan ölüm içine sızsın!..

    an Turing’i utançtan ölüme gönderen kanun, İngiliz yasalarından ancak 1967’de çıkarıldı.

    “Olağanüstü katkısı olmasaydı, İkinci Dünya Savaşı’nın tarihi çok farklı yazılırdı, demek abartılı olmaz” diyordu Brown, “Bir birey olarak, katkısı savaşın gidişatını değiştiren bir kaç insandan biriydi.”

    Bilim insanları bu büyük dâhinin değerini bildi ve onu asla unutmadı.

    Hatta, bilgisayar dünyası doğumunun 100’üncü yıldönümü olan 2012’yi Alan Turing Yılı olarak kutlamaya hazırlanıyor.

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 07:18 on 12 June 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Eşcinsel, Eşcinsel İlişkiler,   

    Eşcinsel ilişkilerin genel olarak suç sayılması 

    Eşcinsellik: cezai boyutları

    Dudgeon / Birleşik Krallık – 22 Ekim 1981

    Kuzey İrlanda’da ilgili tarihte yürürlükte olan mevzuat gereğince erkekler arasındaki eşcinsel ilişkiler, ceza gerektiren suç teşkil etmekteydi. Eşcinsel olan başvuran, söz konusu kanunların
    mevcudiyetinin kendisinde taciz ve şantaj korkusu da dâhil olmak üzere korku, acı ve psikolojik sıkıntı duygularına yol açtığından şikâyetçi olmuştur. Başvuran ayrıca bazı eşcinsel faaliyetleri ile ilgili olarak hakkında soruşturma açıldığından şikâyet etmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesinin (özel hayata saygı hakkı) ihlal edildiğine karar vermiştir. Kapsamı ve mutlak niteliği nedeniyle, başvurana uygulanan kısıtlamanın muhtemel cezalardan farklı olarak, güdülen amaçlarla, diğer deyişle “başkalarının hak ve özgürlüklerinin” ve “ahlaklarının korunması” amaçlarıyla orantısız olduğunu kaydetmiştir.

    Norris / İrlanda – 26 Ekim 1988

    İrlanda’da ilgili tarihte yürürlükte olan mevzuat gereğince erkekler arasındaki eşcinsel ilişkiler ceza gerektiren suç teşkil etmekteydi. Eşcinsel olan başvuran, cinsel ilişkileri de dâhil olmak üzere, özel hayatına saygı hakkına aşırı bir müdahale teşkil ettiğini düşündüğü bu mevzuattan dolayı şikâyetçi olmuştur. Mahkeme, Sözleşme’nin 8. maddesinin (özel hayata saygı hakkı) ihlal edildiğine karar vermiştir. İrlanda’da eşcinsel fiillerin ceza gerektiren suç sayılması için “acil bir toplumsal ihtiyaç” olduğunun öne sürülemeyeceğini tespit etmiştir. Toplumda eşcinselliği ahlaksızlık
    olarak gören kişilerin bu tür fiiller karşısında şok olabilmeleri, rencide olabilmeleri veya rahatsız olabilmelerine rağmen, bu durum bu fiilleri kendi rızasıyla işleyen yetişkinlere cezai yaptırım uygulanmasını mazur gösteremez.

    Modinos / Kıbrıs – 22 Nisan 1993

    Başvuran, erkek bir yetişkinle ilişkisi olan bir eşcinsel olup “Kıbrıs’taki Eşcinseller için Özgürlük Hareketi”nin başkanıdır. Başvuran bazı eşcinsel fiillerin suç sayıldığı yasal hükümler nedeniyle büyük bir gerilim, kaygı ve yargılanma korkusu yaşadığını ifade etmiştir. Mahkeme, Sözleşme’nin 8. maddesinin (özel hayata saygı hakkı) ihlal edildiğine karar vermiştir. Ayrıca bu mevzuatın varlığının, başvuranın özel hayatını sürekli ve doğrudan etkilediğini kaydetmiştir.

    A.D.T. / Birleşik Krallık (başvuru no. 35765/97) – 31 Temmuz 2000

    Başvuran, mahremiyet çerçevesinde ve kendi evinde, birden fazla erkek yetişkinle rızaları dâhilinde cinsel ilişkiye girmekten dolayı yargılanmasının ve mahkûm edilmesinin, özel hayatına müdahale teşkil ettiğini iddia etmiştir. Mahkeme, Sözleşme’nin 8. maddesinin (özel hayata saygı hakkı) ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkeme’ye göre söz konusu fiiller nitelik olarak mahrem olmakla beraber davalı Devletin takdir hakkı kısıtlıdır. Söz konusu mevzuata veya bu mevzuatın başvuran hakkında açılan davada uygulanmasını haklı gerekçelere dayandıracak “acil bir toplumsal ihtiyaç” bulunmamaktadır.

    H. Ç. / Türkiye (no. 6428/12) – 3 Haziran 2014 (kayıttan düşme kararı)

    Başvuran eşcinsel bir birey olup, şikâyetleri, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki” yetişkin erkek bireyler arasında kendi rızalarıyla gerçekleşen eşcinsel ilişkileri suç sayan bazı kanunların varlığı ile ilgilidir. Başvuran 2014 yılının Nisan ayında Mahkeme’yi, KKTC’deki Ceza Kanunu’nun eşcinselliği suç sayan ilgili hükümlerinin değiştirilmesi nedeniyle başvurusunu geri çekmek istediği
    hususunda bilgilendirmiştir. Mahkeme bu koşullarda, başvuranın başvurusunu takip etme konusunda istekli olmadığının değerlendirilebileceği kanısına varmıştır. Ayrıca Mahkeme,
    Sözleşme kapsamında yer alan insan haklarına saygı ilkesi bağlamında davanın incelenmesinin devam edilmesini gerektiren özel bir durum tespit edememiştir. Bu nedenle
    Mahkeme davayı kayıttan düşürmeye karar vermiştir. Bir yetişkinle ergen arasındaki eşcinsel ilişkilerin suç sayılması

    L. ve V. / Avusturya Davası (no. 39392/98 ve 39829/98) ve S.L. / Avusturya Davası (no. 45330/99) – 9 Ocak 2003

    Başvuranlar, yaşları 14 ila 18 arasında değişen genç erkeklerle eşcinsel ilişkiye girmekten dolayı mahkum edilmişlerdir. Avusturya kanunlarına göre, yetişkin erkeklerin 14-18 yaş grubundaki erkeklerle eşcinsel fiilleri cezai suç kabul edilirken aynı yaş grubundaki kızlarla ilişkileri suç sayılmamaktadır. Mahkeme, 8. maddeyle (özel ve aile hayatına saygı hakkı) bağlantılı olarak 14. maddenin (ayrımcılık yasağı) ihlal edildiğine karar vermiştir. Şikâyet konusu muamele farklılığının haklı gerekçelere dayandırılmayacağını tespit etmiştir.

    Ayrıca bk. Woditschka ve Wilfing / Avusturya, 21 Ekim 2004 tarihli karar; Ladner / Avusturya, 3 Şubat 2005 tarihli karar; Wolfmeyer / Avusturya, 26 Mayıs 2005 tarihli karar; H.G. ve G.B. / Avusturya (no. 11084/02 ve 15306/02), 2 Haziran 2005 tarihli karar; R. H. / Avusturya (no. 7336/03), 19 Ocak 2006 tarihli karar; E.B. ve Diğerleri / Avusturya (no. 31913/07, 38357/07, 48098/07, 48777/07 ve 48779/07), 7 Kasım 2013 tarihli karar.

    B.B. / Birleşik Krallık (no. 53760/00) – 10 Şubat 2004

    Başvuran 16 yaşında bir ergenle cinsel ilişki yaşadığı gerekçesiyle yargılanmıştır. İlgili tarihte yürürlükte olan mevzuata göre (1998-1999) on sekiz yaşın altındaki erkeklerle eşcinsel ilişki yaşamak cezai bir suç teşkil etmekte iken, heteroseksüel ilişki için rıza yaşı 16’dır. Mahkeme, 8. maddeyle (özel ve aile hayatına saygı hakkı) bağlantılı olarak 14. maddenin (ayrımcılık yasağı) ihlal edildiğine karar vermiştir.

    Ayrıca bk:

    • Sutherland / Birleşik Krallık, 27 Mart 2001 tarihli karar: Yeni kanunla, heteroseksüel ve eşcinsel ilişki için rıza yaşının eşitlenmesiyle birlikte bu dava Sözleşme’nin 37. maddesi

    uyarınca kayıttan düşürülmüştür.

    • Connell ve Diğerleri / Birleşik Krallık, 8 Ocak 2002 tarihli karar: Hükümet ve başvuranlar arasında çözüme ulaşılması sonucunda bu dava Sözleşme’nin 37. maddesi uyarınca kayıttan düşürülmüştür.

    Santos Couto / Portekiz – 21 Eylül 2010

    Başvuran ergenlerle yaşadığı eşcinsel ilişkiden dolayı mahkum edilmesinin, cinsel yönelimi temelinde gerçekleştirilmesi nedeniyle ayrımcı bir nitelik taşıdığını ileri sürmüştür. Mahkeme 8. maddeyle (özel ve aile hayatına saygı hakkı) bağlantılı olarak 14. maddenin (ayrımcılık yasağı) ihlal edilmediğine karar vermiştir. Benzer durumda olan diğer kişilerle karşılaştırıldığında başvurana yönelik olarak gerçekleştirilen muamelede herhangi bir farklılık olmaması nedeniyle, ayrımcı bir muamele söz konusu değildir.

    [spacer]

    T.C. Adalet Bakanlığı, 2015. Bu gayri resmi çeviri, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü İnsan Hakları Daire Başkanlığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır.

    İşbu Tematik Bilgi Notu, Mahkeme açısından bağlayıcı değildir ve tüm ayrıntıları içermemektedir. Haziran 2014

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 21:16 on 29 January 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Eşcinsel, ,   

    Dünya Eşcinseller Günü 

    Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İntersek bireyler tarafından kutlanan özel günler, anma günleri ve haftalar…

    Mart

    31 Mart: Uluslararası Transseksüel Görünürlük Günü (TDOV), 31 Mart, trans topluluğuna desteğinizi gösterme günüdür. Trans topluluğunun bilgisini yayarak cissexism ve transfobi ile savaşırken, dünyadaki trans insanlarının başarılarına dikkat çeker.

    Nisan
    12 Nisan: Sessizlik Günü, 12 Nisan 2019 (gün yıldan yıla değişir), okullarda LGBTİ karşıtı isim çağırma, zorbalık ve taciz olaylarına dikkat çeken öğrenci liderliğindeki, genellikle Amerika Birleşiş Devletlerinde uygulanan bir ulusal etkinliktir. Ortaokuldan üniversiteye kadar olan öğrenciler, zorbalık ve tacizin LGBTİ öğrencileri ve LGBTİ olduğu algılananlar üzerindeki susturma etkisini göstererek, okulları ve sınıf arkadaşlarını, LGBTİ karşıtı davranış sorununu ele almaya teşvik etme çabasıyla bir sessizlik sözü alırlar.

    26 Nisan:  Lezbiyen Görünürlük Günü

    Mayıs

    17 Mayıs: 17 Mayıs’ta Homofobi, Transfobi ve Biphobia’ya Karşı Uluslararası Gün, karar vericilerin, medyaya, kamuoyuna, kanaat önderlerine ve yerel otoritelerin dikkatini lezbiyen, gey, biseksüeller, transeksüel ve interseks insanlar ve cinsel ve cinsiyet normlarına uymayanlar.

    24 Mayıs: Panseksüel ve Panromantik Farkındalık ve Görünürlük Günü, 24 Mayıs, panseksüel ve panromantik topluluğu kutlamak ve diğerlerini toplulukta eğitmek için bir gündür.

    Haziran

    LGBTİ+ Gurur Ayı “Onur Haftası”, Haziran ayında Stonewall isyanları onuruna verildi, ancak yıl boyunca gurur olayları yaşandı. Aynı zamanda, 2015’te ABD’de eşcinsel evliliklerin yasal olduğu ayı da işaret ediyor.

    28 Haziran: Stonewall İsyan Yıldönümü

    Eylül

    23 Eylül: Biseksüel Görünürlük Günü, Biseksüeller Günü’nü kutlayın, 23 Eylül ve Biseksüel Bilinçlendirme Haftası, biseksüellik topluluğunu kutlamak için bir gün ve hafta.

    Ekim

    LGBTİ Tarih Ayı (ABD) ilk kez 1994 yılında kutlandı ve LGBTi tarih ve haklarıyla ilgili açıklık ve eğitimi teşvik etmek amacıyla 2009 yılında Başkan Barack Obama tarafından ulusal tarih ayı ilan edildi.

    11 Ekim: National Coming Out Day (ABD), 11 Ekim, lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel ve interseks insanların deneyimlerini ve yolculuklarını ortaya çıkaran, ulusal açılma günü..

    20 Ekim: Ruh Günü, milyonlarca zorbalığa karşı bir tavırla mor giyen ve lezbiyen, gey , biseksüel, transeksüel ve interseksüel (LGBTİ) gençlere desteklerini gösteren bir gün. Mor Gökkuşağı bayrağı üzerinde ‘ruh’ sembolize ediyor.

    26 Ekim: 26 Ekim’deki Interseks  Farkındalık Günü, Kuzey Amerika’daki intersex halkının ilk gösterisini anmak için kutlandı.

    22-28 Ekim: Aseksüel  Farkındalık Haftası, 22-28 Ekim, aseksüel, aromantik, biseksüel ve gri-aseksüel deneyimler hakkında eğitim almayı ve aseksüel topluluğa ve dünyadaki müttefiklere erişebilecek materyaller yaratmayı hedefleyen uluslararası bir kampanyadır.

    Kasım

    8 Kasım: İnterseks Dayanışma Günü, 8 Kasım, Intersex Anma Günü olarak da bilinir ve aynı zamanda ünlü bir Fransız interseks birey olan Herculine Barbin’in doğum günüdür.

    20 Kasım: Uluslararası Transeksüel Anma Günü, 20 Kasım, transseksüel karşıtı nefret veya önyargı nedeniyle ölenleri anımsatan ve 28 Kasım 1996’da öldürülen Rita Hester’ı onurlandırdı.

    Aralık

    1 Aralık: 1 Aralık Dünya AIDS Günü, dünya çapında insanlar için HIV ile mücadelede birleşme, HIV ile yaşayan insanlara desteklerini gösterme ve ölenleri anma fırsatıdır. Dünya AIDS Günü, 1988’de ilk defa düzenlenen ilk küresel sağlık günüydü.

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 13:02 on 5 January 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Eşcinsel, , , Karikatür, Karikatürler   

    Eşcinsel Karikatürler 

    Karikatür, başlangıçta ve yine de, goblen, resim, mozaik veya başka bir grafik sanat formu için desen olarak kullanılan tam boyutlu bir eskiz veya çizim, aynı zamanda, 1840’ların başlarından beri karikatür, hiciv ve genellikle Mizah. Günümüzde çizgi filmler, gazetelerde siyasal yorum ve editoryal görüş bildirmek ve dergilerde sosyal komedi ve görsel zekâ için kullanılmaktadır.

    Aşağıda yerli ve yabancı bazı eşcinsel içerikte karikatürlere yer verilmiştir…

    Eşcinsellik & Sansür

    Eşcinsellik & Sansür

    Eşcinsel Evlilik

    Eşcinsel Evlilik

    Transfobi

    LGBTİ ortamında transfobi…

    Karikatür

    İyiyim ben, sorun yok…

    Onur Yürüyüşü'ne Polis Müdahalesi...

    Onur Yürüyüşü’ne Polis Müdahalesi…

    Onur Yürüyüşü & Polis Müdahalesi

    Onur Yürüyüşü & Polis Müdahalesi – Uykusuz

    Onur Haftası & Polis

    Onur Haftası & Polis…

    Gökkuşağı

    Onur Haftası, Gökkuşağı Renkleri & Polis

    Ayrımcılık

    Polisin LGBTİ bireylere yönelik ayrımcılığını gösteren bir karikatür

    Uykusuz Dergisi

    Her Onur yürüyüşünde Alperen Ocakları’nın Onur yürüyüşüne yönelik saldırgan tutumunu kapağına taşıyan Uykusuz Dergisi

    Eşcinsel İş Arkadaşıma Eşcinsel Olduğumu Anlatırken

    Eşcinsel İş Arkadaşıma Eşcinsel Olduğumu Anlatırken..

    Babam Eşcinsel Olmamı Anlamaya Çalışırken

    Babam Eşcinsel Olmamı Anlamaya Çalışırken…

    En İyi Arkadaşıma Eşcinsel Olduğumu Anlatınca

    En İyi Arkadaşıma Eşcinsel Olduğumu Anlatınca

    Hanginiz Çatal?

    Hanginiz Çatal?

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 09:52 on 5 January 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , Eşcinsel, , , , Takı, Takılar, ,   

    Eşcinsel Takılar 

    Takılar, tarih öncesi zamanlardan beri insanları büyülemektedir. Genellikle muska ya da tılsım olarak adlandırılan takılar, büyü, mistik, korunma, maneviyat, inanç, sevgi ve zenginlik ile ilişkilendirilir.

    Taş devrinin başlamasıyla insanlar, süs eşyaları olarak kullanılmak üzere kilden, hayvan kemiklerinden ve mermilerden takı yapmaya başladılar. Tarih boyunca farklı kültürlerden farklı kültürlerin geldiği Afrika’da, 75.000 yıl önce erken yaşta taş çağındaki erkeğin kabukları süslemeler olarak kullandığına dair kanıtlar var. Almanya’nın güneybatısındaki bir mağarada, 30.000 yıl öncesine dayanan, mamut dişlerinden yapılmış küçük, girintili oyulmuş fildişi figürleri bulundu.

    Bronz Çağı boyunca, takı yapımı süreci kullanılan malzemelerle birlikte daha sofistike ve karmaşık hale geldi. İlk takılar lapis lazuli, rock kristali ve diğer yarı değerli taşlardan yapılmış ve özel güçler veya anlamlarla ilgili küçük tasarımlarla yazılmıştır. Babilliler, Asurlar ve Persler dahil olmak üzere farklı uygarlıklar  takılar taktılar. Babillerin MÖ 700 civarında bir bileziği takı olarak takan ilk insanlar olduğuna inanılıyor.

    Mısırlılar, M.Ö 3000 gibi erken bir zamanda takı kullanmaya başladı. Kötü ruhları engellemek, öbür dünyada sevdiklerini korumak… ve refahı sağlamak için takılar kullanıyorlardı. Usta kuyumcular olarak, bugün birçok modern mücevher üreticisinin halen kullandığı kayıp mum tekniğini kullanarak, altın dökme yeteneğini geliştiren ilk uygarlık oldular.

    Endüstri devrime öncülük eden takılar, ısmarlama mücevher parçalarıydı. Zengin vatandaşların bu parçaları satın alma ve devreye alma yöntemleri vardı.

    Makine çağı, değerli metalleri maden haline getirme ve bunları hem Avrupa’da hem de Dünya’da büyüyen orta sınıf için uygun fiyatlı mücevherler halinde seri üretme teknolojisi  sağladı.

    Takı bilezikler, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’de popülerliğin doruklarına ulaştı. Amerikan askerleri, kurtardıkları şehirlerden hatıra takılarıyla eve geri döndü. Kuyumcular çok geçmeden, çeşitli metaller, stiller ve tılsımları kataloglarına eklediler. Bugün, takılar her zamanki gibi popüler. İnsanlar, boynuna takılan basit bir kalp ya da küçük bir  bilezik olsun, hayatlarının hikayesini anlatmak için takıları ve bileklikleri kullanmaya devam ediyorlar. LGBTİ bireyler arasında da takıların ve aksesuarların ayrı bir önemi var..

    İşte bazı Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans & İnterseks Takı Örnekleri.. LGBTİ Gökkuşağı Takılar, Küpeler, Kolyeler, Bileklikler, Eşcinsel Takı Çeşitleri, Takı Modelleri…

    Bileklikler

    Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans & İnterseks Bileklikler, Eşcinsel Bileklik Çeşitleri

    Deri Bileklikler

    Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans ve İnterseks Deri Bileklikler, Deri Bileklik Çeşitleri

    Küpeler

    Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İnterseks Küpeler, Küpe Çeşitleri

    Kolyeler

    Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İnterseks Kolyeler, Eşcinsel Kolye Çeşitleri

    Yüzükler

    Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İnterseks Yüzükler, Eşcinsel Yüzük Çeşitleri

    Piercingler

    Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İnterseks Piercingler, Eşcinsel Piercing Çeşitleri

    Tokalar

    Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İnterseks Saç Tokaları, Eşcinsel Saç Tokası Çeşitleri

    Kol Düğmeleri

    Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İnterseks Kol Düğmeleri, Eşcinsel Kol Düğmesi Çeşitleri

    Kravat İğneleri

    Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İnterseks Kravat İğneleri, Eşcinsel Kravat İğnesi Çeşitleri

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 06:33 on 10 November 2012 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Eşcinsel, ,   

    Türkiye’de Gay Olmak ve Ben 

    Şu sıralar gerçekten çok düşünmeye başladım. Hayatım ve yaşamımla ilgili. Öyle ki Üniversiteye hazırlanıyorum ve içinde bulunduğum durumdan dolayı kafamı toparlayamıyorum.Cinsiyetimi değiştirmeyi de çok düşündüm ama bunu yapabilmek için gerçekten cesur olmak lazım. Bakınız size hayatımı özetlemek istiyorum.

    Küçükken, Annemin kıyafetlerini giyerdim. Ayakkabılarını giymeye çalışırdım. Makyaj yapardım. Bu şekilde çok zamanım geçti. 12-13 yaşlarına geldiğimde her akşam yatağıma yatarken Tanrım sabah uyandığımda bir günlüğüne kadın olarak yaşayayım dediğim çok geceler oldu. Kendimin bir çeşit kadın olduğunu düşünürdüm. Bu beni rahatsız da etmiyordu. Bedenimden, ses tonumdan hep tiksindim. Okul yıllarında ismimi söylemekten çekinirdim. Ama ne var ki dünyada olup bitenlerden haberim de yoktu. Gey kimliğimi sanırım 15’li yaşlarda internetin hayatıma girmesi ile keşfettim. Sanal ortamlarda tanıştığım kişilere kendimi kadın olarak tanıtırdım. Bu şekilde tanıştığım ve gerçekten samimi olduğum ve hatta şuan gerçek kimliğimi bilen birkaç arkadaşım da oldu. İnsanlara bir şeyler ispat etmek zorunda kalmadım. Aksine çok daha sağlıklı iletişim kurabiliyordum. Şu anda da değişen bir şey yok. Ama hayatımdan endişe ediyorum. Davranışlarımın çok efemine olduğunu çoğu kişi söylüyor. Psikolojik destek de alıyorum hem ailemle olan iletişim problemim için hemde kendim için. Bu sonu nereye gideceği belli olmayan mesajı da neden yazdığımı gerçekten bilmiyorum. Sadece yazmak istedim. Transeksüel olmayı kaldırabilir miyim hiç bilmiyorum. Benim için artık hayatımda bir erkeğin olması da önemli değil. Sadece hislerimi özgürce yaşayabilmek istiyorum. Üniversite için çalışıyorum ve bu benim için çok önemli. Büyük bir ihtimalle de akademisyen olarak kalırım. Her zaman irdelemeyi severim. Küçük detaylar benim için önemli olmuştur. Ve düzenli bir hayatım olsun istiyorum. Kopuk, belirsiz ve dağınık bir yaşam tarzını ben kaldıramam. Türkiye’deki eşcinsellerin çoğu maalesef bu şekilde yaşıyorlar ve bunun sebebi de başkaları. Ama erkek gibi yaşamak zorunda kalmam benim için acı verici, yıpratıcı.

    Cinsiyet değiştirdiğimi varsayarsak bu daha radikal bir yaşam tarzını benimsemem gerektiğini mi gösteriyor bunu kestiremiyorum. Mutlaka insanlar antipati ile yaklaşacaklardır ama ben erkek olarak kalırsam bunun daha yıpratıcı olacağını düşünüyorum hem kendi açımdan hemde diğer insanların gözünden.

    Ve bu ne kadar mümkün olabilir? Yani cinsiyet değişimi ve bu konuda benim hiçbir fikrim yok.
    Bir Arthur Schopenhauer sözü ile yazımı sonlandırıyorum; “İnsan istediğini elbette yapabilir ama istediğini isteyemez”

    Kötü bir türkçe ile yazdığım bu yazı için tüm okuyanlardan özür diliyorum.

    İyi günler.

    Uğur Avensis @ Turk Gay Club –  10 Kasım 2012 

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 14:51 on 6 April 2012 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Eşcinsel, , ,   

    Türkiye’nin ilk Gay Güzellik Yarışması 

    Türkiye’nin ilk Gay Güzellik yarışması İstanbul Beyoğlu’nda bulunan Frappe İstanbul Bistro Cafe Bar’da önceki akşam yapıldı.

    Yaşları 18 ile 30 arasında değişen 22 yarışmacının katıldığı Gay Güzeli Yarışması’nda 25 yaşındaki Deniz Tunç, Türkiye Gay Güzeli seçildi.

    Frappe İstanbul’un sahibi Anıl Taş, bunun Türkiye’de bir ilk olduğunu belirterek Türkiye Gay Güzeli’nin kendilerinin yardımı ile Malezya ve Venezuelladaki Dünya Gay Güzeli yarışmalarına gönderileceğini, çalışmaların başladığını söyledi.

    Anıl Taş, “Türkiye’nin ilk gay güzellik yarışı oldu. 22 yarışmacı tüm konukların önünde güzelliklerini sergiledi. Yaş grupları 19 ile 30 arasındaydı. Jüri, genelde davetliler arasından oluşturuldu. Bilinen saygın konuklar arasından seçildi. Uluslararası gay-lezbiyen oluşumlara güzelimizin adı ve birinci olduğu bildirildi.

    Venezuella’ya ve Malezya’ya maillerle bildirdik. Uluslararası yarışmalara giderse bizim işletmelerimiz harcamaları finanse edecek. Madam Marika yani Nedim Uzun yarışmada önemli rol oynadı. Tacı Türkiye Gay Güzelimize kendisi taktı” dedi. (dha)

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 01:49 on 15 May 2010 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Alıntılar, Eşcinsel, , , , Sözler   

    Eşcinsel Sözler & Alıntılar 

    Hepimiz aynı olsaydık hayatın ne kadar sıkıcı olacağını bir düşünün. Ve benim kusursuz dünya fikrim, herkesin birbirinin farklılıklarını gerçekten takdir ettiği bir dünya: kısa-uzun, demokrat-cumhuriyetçi,siyah-beyaz, eşcinselheteroseksüel; hepimizin eşit olduğu ama kesinlikle aynı olmadığı bir dünya… – Barbra Streisand, 1994 yılındaki konserlerinin final sahnesinde, West SideStory’den “Somewhere” adlı parçaya başlarken.

    Gerçek sevgi, diğerlerine hiç yargısız ne ve kim olursa olsunlar saygı duyabilme yeteneği değil midir? Kalbimde farklılıkların ilginç olduğunu ve bize daha geniş ve objektif bir bakış açısı yolu sunduklarını biliyorum. Farklılıkları engel olarak değil de, büyümemiz için gerekli katalizörler olarak görebilecek kadar emin olmalıyız kendimizden… Neden sadece rahatlayıp kabul edemiyoruz ki? – ShirleyMacLaine, “Dance While You Can” adlı kitabından.

    Olmadığım bir şey için sevilmektense, nefret edilmeyi tercih ederim. – Andre Gide, Edmund Gosse’e yazdığı 16 Ocak 1927 tarihli mektubundan.

    İç güdülerimize karşı koymaktan vazgeçtiğimiz gün yaşamayı öğreneceğiz. – Frederico Garcia Lorca

    Ülkenin ahlak değerleri, değişmekten uzak, yapay bir şekilde süreklilik gösteriyor. – Joe Orton.

    Uygarlıklar gerçeklere boyun eğmeyi reddeden teoriler üzerine kurulmuştur. – Joe Orton.

    Kendini dünyanın seni gördüğü gibi görmek oldukça cesur olabilir, ama çok da aptalca olabilir. Neden dünyanın senin hakkındaki iradesiz bir sinir hastası fikrini kabul edesin? Onların yargılamaya ne hakları var? Seni yargılayabilmeleri için senin gibi hissedebilme kapasitesine sahip olmaları gerekir. Ve kim sahip buna? Binde bir. İradenin verdiği savaşın ne denli adaletsiz olduğunu bir sen bilirsin. – Terence Rattigan, “The Deep Blue Sea” adlı eserinden. (1952)

    Gerçekçilik istemiyorum. Sihir istiyorum! Evet, evet, sihir! İnsanlara bunu vermeye çalışıyorum. Şeyleri olduklarından farklı sunuyorum onlara. Gerçeği söylemiyorum, gerçeğin ne olması gerektiğini anlatıyorum. Ve eğer bu günahsa, bırakın cezamı çekeyim, ışıkları yakmayın! – Tennessee Williams, “A Streetcar Named Desire” adlı eserinden. (1947)

    Dünya kuzular ve keçiler diye ikiye ayrılmamıştır. Her şey ne siyahtır ne de beyaz. Yalnızca insan beyni kategoriler icat eder ve gerçekleri ayrı ayrı bölmelere koymaya zorlar. Yaşayan dünya her yönüyle bir sürekliliktir. Cinsel davranışa ilişkin olarak bunları ne kadar erken öğrenirsek, cinselliğin gerçeklerini de o kadar erken idrak ederiz. – Alfred Kinsey, “Sexual Behavior in the Human Male” adlı kitabından.(1948)

    Eşcinselliğimi keşfettiğimde bunun beni toplumda bir yabancı yaptığını fark ettim. Ve kendimi toplumdaki diğer yabancılarla özdeşleştirdim, kendi hayatları üstünde kontrolü olmayan kişilerle.. Kadınlarla baskıya karşı mücadelelerinde, işçi sınıfıyla sömürüye karşı savaşlarında ve Üçüncü Dünyayla emperyalizm ve yoksulluğa karşı mücadelesinde özdeşleştirdim kendimi. – Bob Cant.

    Hayatını bir eşcinsel olarak açıkça yaşa. Diğer insanların senin de sıradan biri olduğunu ve erkek arkadaşınla diğerlerinin karı veya kocalarıyla olduğu kadar mutlu olduğunu görmelerine izin ver. Eğer olumsuz bir tavırla karşılaşırsan ilgili kişiye bu şekilde hissetmesinin sebebini sor. Tutarlı bir cevap alırsan şanslı sayılırsın! Ve onlara kendinin eşcinsel olduğunu söylediğinde büyük ihtimalle sana inanmayacaklar ya da zoraki bir gülümsemeyle konuyu değiştirmeye çalışacaklardır. Keşke tüm eşcinseller karşılaşacakları ön yargıları iyi bir tartışma ve tam bir dürüstlük ile atlatabileceklerinin farkında olsalardı. Bunun için her zaman saygı görürsün. Asla küçük görülmezsin. Ancak bir soruyu yanıtlamadan önce iyice düşünmelisin; kendi deneyimlerimden biliyorum ki ciddi olmazsan her şey tersine döner ve klişe eşcinsel konumuna dönersin insanların gözünde. – Jeffrey Weeks, GayNews adlı yayının Ocak 1976 sayısından

    Eşcinseller dünyadaki en tatlı, en nazik, en içten, en artistik ve en düşünceli insanlardır. Ama zamanın başlangıcından beri tek başlarına gelen şey tekmelenmek. – Little Richard.

    Bu hastalığın Tanrı’nın gazabı olduğuna inanan birçok insan var. Ama ben bunun insanlara sevgiyi, anlayışı ve şefkati öğretmek için gönderildiğine inanıyorum. AIDS dünyasındaki maceramdaki insanlardan sevgi, cömertlik, ve insani anlayış hakkında hayatımı geçirdiğim rekabete dayalı dünyada öğrendiğimden çok daha fazlasını öğrendim. – Anthony Perkins, Eylül 1992’deki ölümünden sonra yayımlanan açıklamasından.

    Doğal olmayan tek cinsel davranış, yapamadığındır. – Alfred Kinsey

    Olduğum gibi son derece mutluyum. Eğer bundan annem sorumluysa, minnettarım. – Christopher Isherwood.

    Ebeveynlerin eşcinsel öğretmenlerden korkmasına hiç gerek yok. Çocuk taciz edenlerin %97’si heteroseksüel. – Dr. Benjamin Spock

    İnsan ümidini kaybetmemeli. Eşcinsellik her heteroseksüeli, her yaşta bulabilir. – Roger Peyrefitte. (French Novelist)

    Doğru şarap ve doğru müzikle merak etmeyecek çok az insan vardır. – Larry, “The Boys In The Band” adlı Mart Crowley filminden.

    Bir erkekle yatıyor olmayı tercih ederken bir kadınla yatmak kendinle gurur duymanı nasıl sağlayabilir ki? – Harvey  Fierstein, “Torch Song Trilogy” adlı filminden.

    En iyi dostlar eşcinsellerden çıkar çünkü sana bir kadın olarak değer verirler ve kıskanmazlar. Seni severler ama kafanı bozmaya çalışmazlar. – Bianca Jagger

    Hepimiz bokun içindeyiz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor. – Oscar Wilde

    Taşınabilirsiniz. – AbigailVan Buren. (“Dear Abby”), (bir tür Güzin Abla olayı – ama bizimki gibigeri kafalı olmayan cinsten) eşcinsel bir çiftin sokaklarına taşındığıkonusunda dert yanarak “çevremizin kalitesini nasıl yükseltebiliriz?”diye soran bir okuyucusuna verdiği yanıt.     

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 02:17 on 22 March 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Arap, Arap Toplumu, Araplar, Eşcinsel, ,   

    Arap toplumunda eşcinsellik 

    Arap dili çok zengin bir eşcinsel sözcük dağarcığına sahiptir, bunun içinde erkek fahişeleri anlatmak için kullanılan onlarca sözlük vardır. Cinslerin katı çizgilerle ayrılmaları kesin bir kural olduğundan erkekler sosyal yaşamlarını diğer erkeklerle birlikte geçiriyorlardı. Eşcinsellik bu durumda olanaklı tek cinsel ifade yolu olmuştur.

    Ka’i Ka’us ibn İskender’in 1082 yılında en büyük oğluna bıraktığı “Prensler İçin Ayna” adlı hayat kılavuzunda şunlar yazar: “Kadın ya da erkek olsun, eğilimlerini bir cinsle sınırlama… Her ikisinden de zevk al.” Oğluna bir diğer tavsiyesi ise vaktini yazın erkeklerle kışın ise kadınlarla geçirmesiydi. Bu kılavuz ince düşünülmüş ve uygar bir metindir ve belki de başka hiçbir şey erkek biseksüelliğinin ne kadar sıradan ve makûl görüldüğünü bize böylesine güçlü ve yalın bir dille anlatamaz. Pek çok yazar biseksüelliklerini asla saklamadılar. On üçüncü yüzyıl Kahiresinden bir şair Beha Ed-din Zoheir’in metresi dışarı çıkan şairin arkasından “Yine ay ve yıldızlar kadar güzel, genç ve istekli bir oğlan bulmaya gitti” diye yakınıyordu.

    Haremlerin varlığı kadınlar arasındaki ilişkileri neredeyse erkek eşcinselliği kadar yaygın hale getirmişti. Lezbiyenlik İslam dünyasındaki erotik yazılarda ve resimlerde önemli bir yer tutar ancak yine de hemen hemen tabu sayılan bir konu olmayı sürdürmüştür. Lezbiyenlerin aynı zamanda cadı olduğu fikri Binbir Gece Masalları’nda yansıtılmıştır. Erkekler en büyük zevklerinde aslında tümüyle lüzumsuz olabileceklerini düşünmekten hoşlanmadıkları için haremlerdeki lezbiyen aşkın göstergeleri göz ardı edilmiş olabilir.

    Bariz biçimde Batı, yüzyıllar boyunca haremi şehveni lezbiyen turkunun bir merkezi olarak gördü. Bir on altıncı yüzyıl yazarı olan Pierre de Bourdeille, Comte de Chasteau-Villain’e ait bir tabloyu tasvir ederken Batı’nın bu düşüncesini ortaya serer: “Çok sayıda çıplak, balık etli kadın hamamda birbirlerine dokunuyor, birbirlerini hissediyor, okşuyor ve sıvazlıyorlar. Ardından birbirlerine dolanıyor, birbirlerini seviyorlar ve tüm güzelliklerini öylesine tahrik edici, zarif ve ustalıkla gösteriyorlar ki… Bu tür sahneler elbette ki saçmalıktır!” Gerçekte gizli aşıklar fazlasıyla ihtiyatlı davranmak zorundaydılar çünkü haremler siyasi entrika kaynıyordu. Kadınlar birbirlerinin arkasından her biri kendi oğlunun gelecekte sultan olması için dolap çeviriyordu.

    Colin Spencer
    Çeviren: Selçuk

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 03:44 on 9 October 2008 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Eşcinsel, , , ,   

    İranlı Eşcinsel Bir Mülteci ile Röportaj 

    “Ben güldüğümde, konuştuğumda metrelerce ilerden duyulurdu. Ama gittikçe eridim; artık bu hale geldim. Bazen aynanın karşısına bile geçemiyorum. Şöyle bakıyorum, ben ne kadar değiştim diyorum, ben ne kadar çöktüm, niye böyle oldum diyorum. Ama işte hayat; mücadele vereceksin yaşamak istiyorsan, cinsel kimliğinle yaşamak istiyorsan; mücadele vereceksin. Ve bu yüzden bazen diyorum ki, ‘Allah’ım bana bir evlat verirsen lütfen ‘gay‘ olmasın, ‘transgender‘ olmasın, ‘öteki’lerden biri olmasın. Benim yaşadıklarımı yaşamasın ya da böyle bir şey olursa çok modern bir ülkede olsun. Orada dünyaya gelsin ve hayatını yaşasın; benim gibi olmasın, benim yaşadıklarımı yaşamasın.’ ”

    Böyle başlıyor Farhad konuşmaya. Farhad, İranlı bir mülteci. Ülkesinden cinsel yönelimi sebebiyle uğradığı zulümden dolayı kaçmış; en yakın kurtuluş kapısı olarak gördüğü Türkiye’ye atmış kendini. Türkiye’de, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (BMMYK) başvurarak sığınmacı talebinde bulunmuş. BMMYK ile yaptığı görüşmeler sonucunda mültecilik statüsü kazanan Farhad, Kanada’ya gitmek için elçilik görüşmesini bekliyor şimdi. Farhad’la lgbt bir birey ve mülteci olmak hakkında konuştuk.

    Biraz kendinden bahseder misin?

    İran uyrukluyum; 29 yaşındayım. İran’da üniversite eğitimi aldım. Türkiye’ye yirmi yedi ay önce geldim.

    İran’da yaşadığın süreçten bahseder misin?

    İran’da yaşarken böyle olacağı hiç aklıma gelmiyordu. Okul, ilerleme, bir kariyer edinme isteği vardı bende. Okullarımda çok başarılıydım; liseyi çok iyi derecelerle bitirdim, hep birinciydim. Üniversite sınavı var orada da; onu da yüksek bir puanla kazandım, üniversiteye girdim. İlk yıl her şey çok güzel gidiyordu; ama sonradan her şey kötü gitmeye başladı, başarım da düştü. O zamanlar da, işte şimdi İran’daki iktidar partisi var ya, onların adamları çoğunluktaydı üniversitede. Sınıfta da çok fazlaydılar ve dışlanıyordum; beni ‘öteki’ olarak görüyorlardı. Sürekli alaylar, hor görmeler, dışlamalar… Hatta hocalarım tarafından bile aşağılandım, küçük düşürüldüm. Üniversitede bir ahlak kurulu var -ne diyorsunuz siz?

    Disiplin kurulu gibi mi?

    Evet evet, şöyle giymeyeceksin, şöyle davranmayacaksın, küpe takmayacaksın gibi uyarılarda bulunuyor. Üniversitelerde İslamiyeti koruma adına, şeriatı koruma adına faaliyet gösteren bir kurum. Sadece böyle şeyler de değil; mesela, hırsızlık oluyor, ne bileyim, başka yasadışı şeyler oluyor, o zaman da o kurula gönderiliyorsun. Düşün yani, böyle bir kurula gönderdiler beni. “Neden böyle giyiniyorsun?” dediler; “Sen bizi aptal mı sanıyorsun? Senin cinsel yönelimin farklı; biz anladık.” dediler. “Yasak ilişkilere giriyormuşsun; böyle şeyleri ihbar ettiler bize.” dediler. “Hayır!” dedim, “Kesinlikle böyle bir şey yok.” Gizlemek zorundaydım, atılacaktım üniversiteden. Bir de büyük bir arzuyla okuyorum, kariyer yapacağım, diye düşünüyorum. O kadar okumuşsun, bilgi sahibi olmuşsun; insan onları kullanmak istiyor. Ama tabii orada da dışlandım; o disiplin kurulunda da benim için dosya açtılar. Askere de gitmek istemiyordum, gitmeyim diye ağladım, sızladım. Askerlik formları var; onları dolduruyorsun, sonra onlar sana davetiye yolluyorlar. Neyse, ben formu aldım, eve geldim. Söyledim anneme babama; “Ben gitmek istemiyorum.” dedim. “Bende askere gitme gücü yok.” dedim. “Sen ne diyorsun be! Git de erkek ol biraz. Ne zamana kadar bu şımarık tavırların devam edecek? Hayat felsefeni değiştir!” dediler. Az kalsın babamla birbirimize giriyorduk; ağlayarak, kavgayla gittim. Şimdi bunları hatırladıkça çok kötü oluyorum, içim titriyor. Çok kötüydü… Neyse, gittim 18 ay. Çok çok kötü bir 18 ay geçirdim. 6 ay sonra yine depresyona girdim; doktora gittim, ona anlattım derdimi. İlaçlar falan kullandım… Doktor kadındı, anladı beni. “Doktor Hanım, dayanamıyorum artık bu hayata, öldüreceğim kendimi.” dedim. “Kendimi yaşayamıyorum, cinsel kimliğimi yaşayamıyorum, aileme anlatamıyorum…” “Farhad” dedi, “sen ailenden uzak duracaksın, ailenle az görüşeceksin.” “Açıklamak istiyorum, rahat olmak istiyorum; belki de ameliyat olurum.” dedim. “Bana sorarsan, yapma derim.” dedi. “Ameliyat dile kolay geliyor ama ameliyattan sonraki halinden memnun olmayan bir sürü insan var. Henüz kendinden emin olmadan yapma, daha kötü olur.” dedi. “Tamam…” dedim o zaman doktora; “o zaman ailemle konuş, onlara yaşadıklarımı anlat.” “Tamam, ama önce ailen bir gelsin, tanıyayım onları…” dedi. Babamı getirdim, babamla tanıştı.

    Bir şey daha fark ettim bu aşamada: Okuduğum bölüm bana göre değil. Aslında ben lisede edebiyat okudum. Babam da o yüzden biraz kızdı bana. Fizik, kimya, matematik, gibi ‘erkek bölümleri’ni okumamı, seçmemi istiyordu. “Baba” diyordum, “ben bunları yapamam; benim matematiğe, fiziğe yeteneğim yok; edebiyatta iyiyim ben.” Lise bitince dedi ki; “Lisede edebiyatı seçtin neyse de, bari şimdi benim istediğim bölümü seç.” Sadece babam için “tamam” dedim. Aslında isteyerek seçmedim yani, babam için seçtim. Hiçbir şeye kendim karar vermedim; üniversitede okuduğum bölümü bile kendim seçmedim; babam için yaptım. Her neyse, seçtim, okudum, bitirdim; fakat yapamayacağımı fark ediyorum, benim ruhumla, düşüncemle uyuşmuyor. Doktora da söyledim bunu, o da babama söylemiş. Çıkınca babam; “Öğrendiğin işi yapmayacaksın da ne yapacaksın?” dedi. “Başka işler yaparım baba.” dedim, “Kuaförlük yaparım; moda, kozmetik böyle şeyleri çok seviyorum.” dedim. “Tamam” dedi, “zaten hiç beni düşünmüyorsun, koskoca şeyin oğlu üniversiteyi bitirdi, askerliğini yaptı; sonra gitti, kuaför dükkânı açtı, derler.” Yine de babam istediği için iş başvuruları falan yaptım, sınavlara girdim; fakat kabul etmediler. Birinden bahsedeyim: Önce test yapıyor, sonra mülakata alıyorlar seni. İşte orda dinle, siyasi görüşlerinle ilgili sorular soruyorlar. Zaten benim kırıtmamdan mı, konuşma tarzımdan mı, anladılar (gülüyor). Sanırım üniversitede tutulan dosya da ellerine ulaşmış,; oradan anlıyorlar benim cinsel yönelimimi ve beni işe almıyorlar.

    Ailem de hiç anlamadı beni. Hâlâ da anlayabilmiş değil. Bir ablam var sadece, onunla görüşüyorum; o anlıyor beni. Onunla konuşurduk, esprili de konuşurduk. Ona hep; “Ameliyat olacağım, kadın olacağım; benim gibi kadın var mı?” derdim. O da; “Kadınlığı kolay mı sanıyorsun?” derdi. “Şöyle güzel bir ilişkiye girersin, iyi birini bulursun, ne gerek var ameliyata?” derdi. Onunla görüşüyorum. Annemle hâlâ küsüz. Öğrendikten sonra beni çok dışladılar. Zaten her şeyim ortaya çıkınca ağabeyim; “Sen ne biçim şeysin böyle? Kaç zamandır biz seni normal erkek sanıyorduk, ‘gay’ misin sen? Öldüreceğim seni!” gibi tehditler savurdu bana. Zaten ahlak polisinde bir sürü dosyam oldu, uyarılar falan aldım sokakta, dışarıda, arabada… İki kere yakalandım, ikisinde de 48 saat nezarethanede kaldım. Bir kere erkek arkadaşımla sokakta dolaşıyorduk; bir yerlere gidelim, dedik. İşte sakin, şehirden uzak olsun, dedik. Sizin Talas (Kayseri’de şehir dışında kalan sakin bir semt) gibi yani. Kafeler var oralarda; hiç de kalabalık değildi. Polisin geleceğini nereden düşüneyim ben? El ele oturuyoruz, çay içiyoruz… Böyle bir anda sevişmeye başladık. Sonra bir anda polisler geldi; “Ne yapıyorsunuz siz burada?” dedi. “Bir şey yapmıyorduk.” dedim; “bu benim arkadaşım, çok samimi arkadaşım, şöyle öptüm onu, öpüştüm onunla.” “Şöyle gelin bakalım siz!” dediler. Aldılar bizi, dayak ata ata götürdüler. Copla, çok kötü dövdüler. Elim yüzüm kan… Karakola gittik; arkadaşımın babasının tanıdıkları vardı. Onlar araya girdi, o yüzden mahkemeye vermediler bizi; karakolda bitti. Ama aileme söylediler. Arkadaşımın babası aradı ailemi, her şeyi anlattı babama, her şeyi… Tabii ben her şeyi inkâr ediyorum. “Hayır, öyle bir şey yoktu, biz içki içtik, ondan öyle yaptılar…” falan dedim. Ama ondan sonra ailem şüphelenmeye başladı benden. Beni göz hapsine aldılar; telefonlarım, arkadaşlarım, her şeyim gözetim altında.

    Bir de ‘gay’ partilere gidiyorduk biz. Kafeler yok, parklar yok, gidecek hiçbir yer yok. İnternette zaten öyle siteler yasaklı. Herhangi bir yerde, herkesin oturabildiği yerlerde oturamıyoruz. Her yerde dışlanıyoruz. Biz de kendi aramızda ‘gay’ partiler yapıyoruz. Orada bizi videoya kaydedenler olmuş; o da yayılmış ve bir şekilde ahlak polisinin eline geçmiş. İstihbarata bile gitmiş. Bu, çok korkunç bir şey. Yani ‘gay’ partide sevişmeler, soyunmalar… Ben mesela masanın üstüne çıkmışım, striptiz yapıyorum; erkek arkadaşım yanımda oynuyor, dokunuyor, falan. Bunlar görüntülenmiş yani.

    Nasıl oluyor bu? Nasıl onların eline geçiyor bu görüntüler?

    Biraz arkadaşlar salaklık etmişler. Çekmişler, arkadaşlarına göndermişler. İşte, o arkadaşına, öteki de başka bir arkadaşına göndermiş. İnternete koyanlar olmuş. Öyle öyle, polisin eline geçiyor. Son ‘gay’ partisine gidiyoruz işte; toparlandık, arkadaşlar geldi, tam arabalara binmek üzereyiz, polisler geldi: “Nereye gidiyorsunuz?” “Gezmeye gidiyoruz.” dedik. “Gezmeye gidiyorsunuz ha, binin şu arabalara!” dediler, döverek arabaya bindirdiler bizi. Orada da yine dayak, şiddet, küfürler; “Allah’ın ibneleri! Siz bizi kandırabileceğinizi mi sandınız? Hepiniz uzun süredir gözaltındasınız.” Orada çok dayak yedim. Gene götürdüler, 48 saat nezarete attılar; aç, susuz, küfürler… “Ailenizi çağırmadan buradan çıkamazsınız!” dediler. Artık ailelerimizi çağırdılar ve her şeyi anlattılar; “Çocuklarınız yasak ilişkilere giriyorlar erkek erkeğe; ibne bunlar!” diye. Babam geldi, çok kızdı, bir indirdi yüzüme… Artık bunlar taahhüt yazdılar, imzaladılar; “Bundan sonra böyle bir şey olamayacak, bunları serbest bırakın.” diye. Bu sürede de şiddet gördüm tabii; bu kez de baba tarafından. Tokatlandım orada… Neyse, taahhüt aldılar bir daha böyle partiler olursa, böyle yakınlaşmalar olursa ve orada yakalanırsam direkt mahkemeye teslim edileceğime dair. “O halde kanun bilir ne yapacağını, sizin hiçbir etkiniz olmaz.” dediler. Ağabeyim orada; “Bir daha gözüme gözükme, ailemizin şerefini kirlettin, öldüreceğim seni!” dedi. Zaten küçüklükten beri ağabeyimden çekiniyordum. Bana bir bakardı, ağlardım, korkardım. Bir de ağabeyim çok şımartıldı, onu çok severlerdi. O yüzden herkese hükmederdi; “Sen şöyle yapacaksın, sen şöyle olacaksın…” Ben de evin son çocuğuyum, yapmadığı kalmadı bana. Çok çile çektim ondan ya, hiç sevemedim ağabeyimi. Büyük ablam da çok katıydı, çok disiplinliydi, böyle şeyleri kabul etmeyen biri. Erkeksen ‘erkek gibi’ olacaksın, kadınsan da ‘kadın gibi’ olacaksın. Öyle olmayan herkes sapık… O da kabul etmedi; zaten annem babam hiç kabul etmediler. Karakoldan sonra serbest bıraktılar, eve geldik. Zaten herkes küs, kimse konuşmuyor benimle. Hakaretler devam ediyor. Bir erkek arkadaşım vardı; o da baskılardan sıkılmıştı. Hemen odama gittim, gizlice arkadaşımı aradım: “Çok zor durumdayım.” dedim. O da; “Ailen uyuduktan sonra eşyalarını al, gece gizlice bana gel.” dedi. “Tamam!” dedim. (Ben Türkiye’ye geldikten sonra onun ailesi de görüşmemize mani oldu. İlk aylarda burada bana epey destekte bulundu, para yolladı; o olmasaydı açlıktan ölürdüm burada.) Neyse, ben ailem uyuduktan sonra pasaportumu, kimliğimi, birkaç parça eşyamı ve biraz da para aldım, hiçbir not bırakmadan çıktım, arkadaşıma gittim. Üç katlı bir evin aşağı katında yaşıyordu; ailesi de üst kattaydı. Neyse, bir gittim, hemen kucağına attım kendimi. Ağladım, çok ağladım. “N’apalım?” falan diye düşündük. “Gel, bende kal ama geçici olarak kalabilirsin bende de.” dedi. “Aileme ne diyeceğim? Aşağıya inince seni görecekler. Ne diyeceğim o zaman? Kaç gün saklayabilirim ki seni…” dedi. “Ne yapayım?” dedim. “En iyisi sen kaç, git buradan… Türkiye’ye git. Sonra ben de askerliğimi halledip gelirim, beraber yaşarız.” dedi. “Tamam, da param yok, pulum yok, nasıl gideceğim?” dedim. “Sonra, kimse yok Türkiye’de.” “Git,” dedi, “orada sıfırdan başla. Korkma, hiç korkma, mücadele et.” dedi. “Ben sana yardımcı olurum.” Bir arkadaşından bana para buldu. İki üç gün onun yanında kaldım. Sonra bana bilet aldı; geldim Türkiye’ye. Yolda İranlılarla tanıştım; onlara söyledim kaçtığımı. Düşünsene bir; tek başına ülkenden çıkıyorsun, paran yok, tanımadığın bir ülkeye gidiyorsun. Aileni bırakıyorsun, arkadaşlarını, sevdiğin arkadaşlarını bırakıyorsun. Geldim, Ankara’ya gittim. Artık Ankara’da yaşayacağım, Ankara’da iş bulacağım, diye düşünüyordum. Yani o anda ancak o kadar karar verebiliyordum; başka bir şeye çalışmıyordu kafam. Neyse, işte oraya gelince BMMYK’ya başvur, dediler. “Oraya derdini anlat, İran’da hayatının nasıl tehlikede olduğunu anlat, sığınma talebinde bulun. Onlar sana yardımcı olurlar.” dediler. Eğer böyle bir şey varsa ben de başvururum, dedim. Gittim, BMMYK’ya başvurdum.

    İltica sürecinde yaşadığın olaylardan bahseder misin?

    Maalesef ilk görüşmemde, İran’da hayatımın tehlike altında olmadığı gerekçesiyle reddedildim. Bu cevap da bana üç ay sonra geldi. Yani beni üç ay beklettiler; bu üç ayın sonunda ret cevabı aldım. Sordum; “Ne olacak?” diye. Dediler ki; “Bekleyeceksin, sana tekrar görüşme tarihi ayarlayacaklar.” Ben de burada zor koşullar altında yaşadığımı söyledim. Sonra her hafta Pazartesileri aramaya başladım onları (saat 14’ten 17’ye kadar); “Nasıl oldu, bir cevap var mı?” diye. Bekleyeceksiniz siz dosyanız hala heyette, hala inceleniyor, bekleyeceksiniz dediler hep. Böyle böyle, beni bir sene beklettiler. Düşünebiliyor musun, ikinci görüşme için beni bir sene beklettiler. Bıktım beklemekten… İran’dan kaçıp gelmişim, parasızlık bir taraftan, aile özlemi, İran özlemi diğer taraftan. Bunların hepsi üst üste geldi. Bir de benim ikametimi İç Anadolu bölgesine verdiler (Kayseri’ye). Bir sene sonrası için bana görüşme tarihi verdiler. Bu bir sene içinde ben büyük bir depresyona girdim. Bu arada da, partnerimle de çok büyük sorunlar yaşıyorduk. Zaten cevap yoktu BM’den. Ankara’ya gittim, neden bu kadar bekletildiğimi sordum. Herkese cevap gelmişti; herkesin ülkesi bile belli olmuştu. Bir gün bekledim binanın önünde. Tercümanlar falan geldi, emniyet sorumlusu geldi, onunla konuştum. “Avukatınız tatile gitti, sizin dosyanızı unutmuş…” falan dedi. Bunlardan iki hafta sonra BMMYK beni görüşmeye çağırdı. Görüşme iki saat sürdü, orada da ağlayarak anlattım; çünkü çok kötü hissettim. Görüşmeden sonra kabul edildim. Ama bak, mesela 7 – 8 aydır hâlâ elçilik görüşmesini bekliyorum. BM beni çok bekletti. Burada parasızlık, yalnızlık… Ve hâlâ hayat için mücadele veriyorum. Bazen kendimle iftihar ediyorum; 26–27 ay tahammül ettim ve bu süreç hâlâ devam ediyor. “Ben miydim bu kişi?” diye soruyorum. Bir de insan bazen hayal kırıklığına uğruyor; “Bu muydu Türkiye’de yaşamak?” diye soruyorum kendime. Özgürlük diye bir şey yok; özgürlük insanın kendi içinde, bunu anladım.

    Günlük hayatında lgbt ve mülteci olmakla ilgili deneyimlerinden bahseder misin biraz?

    Burada başıma gelmeyen kalmadı. Artık alıştım ama. Sokağa çıktığımda artık bakışlar normal gelmeye başladı. Mesela hor görenler var, “top” diyenler var,”ibne” diyenler var. Bu laflar artık dokunmuyor bana; ama tabii ki üzülüyorum, tabii ki özgüvenim sarsılıyor, psikolojim bozuluyor; kendi kabuğuma çekiliyorum. Bunlar aslında çok etkiledi beni; insanların dikkatini çekmeyeyim, diye istediğim kıyafeti bile giyemiyorum. Gerçekten şaşırıyorum, eskiden ben Türkiye’yi çok açık, çok modern biliyordum. Mesela İstanbul farklı, Ankara farklı, Niğde, Isparta, Kayseri, buralar çok farklı. Farklı hayatlar, farklı farklı kültürler. Mesela İstanbul çok güzel, Ankara Kayseri’ye falan göre daha iyi ama Niğde, Kayseri, İç Anadolu Bölgesi, buralarda ‘gay’ hayatı yaşamak çok zor. Burada kendini kısıtlayacaksın, her şeyini evinde yaşayacaksın; istediğin gibi yaşama imkânın olmuyor yani, bunu anlatmak istiyorum. İnsanlar hor görüyorlar, cinsel yöneliminden dolayı dışlıyorlar seni, ayrımcılığa uğruyorsun. Kaç kere kibarca kovdular bizi. Kayseri Park diye bir yer var, lüks, güzel bir alışveriş merkezi; hiç öyle bir şey beklemezsin, kibarca kovdular bizi; “Siz eşcinselsiniz; aileler, esnaf rahatsız oluyor; lütfen sizi dışarıya alalım.” diye.

    Kim söylüyor bunu?

    Oradaki güvenlik görevlileri. Kaç kere oldu bu ya, kaç kere başımıza geldi! Hem de Türk arkadaşlarım var yanımda, İranlı arkadaşlarım var; “Buyurun, dışarıya alalım sizi” dediler. Asansörden falan da indirmediler; arka merdivenden, arka kapıdan dışarıya attılar bizi. Bir hafta boyunca bunun etkisini yaşadım ben. İnsanın gururu kırılıyor. Biz oraya fuhuş için, seks işçiliği için, pazarlama için gitmiyoruz; alışveriş yapmaya gidiyoruz. Restoranına gittik yemek için, resmen bize; “Hadi kalkın, dışarı!” dediler. Bu kadar kötü. Bir de ‘coffee shop’ vardı Sivas Caddesi’nde; yine lüks, güzel bir yer. İki kere de gidebildik ama üçüncüde oradan da kovdular bizi. “Pardon,” dediler, “bu oturduğunuz koltuklar rezerve edilmiş.” Ben de saf saf; “Tamam o zaman başka koltuğa geçelim.” dedim. “Yok, onlar da rezerve, hepsi rezerve.” dediler. Bir de kalabalık… Yine de kapıya kadar geldiler bizimle. Oradaki garsonlarla çok iyi ilişkilerimiz de vardı, çok saygılı, çok iyiydiler; fakat neden böyle bir şey yaptılar, o hâlâ kafamda bir soru işareti. Çok gurur kırıcıydı; çok üzüldüm, kendimi çok kötü hissettim o gün. Ama şunu da söylemeden asla geçemeyeceğim: Kayseri insanı aslında o kadar da tutucu değil; sadece dış görünüşleri öyle. Sabah bize ‘top’ diyen insanlar gece bizimle yatmak için yalvarıyorlar… Bu kadar basit yani. Diyorum ya, başıma gelmeyen kalmadı. O kadar çok tehdit edildim ki… Bana yapılanları, bana söylenenleri artık duymazlıktan, görmezlikten geliyorum. “Hadi lan, seni yaşatmazlar burada, Müslüman memleket burası…” Önce asılıyorlar, ben duymazlıktan geliyorum, bu sefer böyle yaklaşıyor; “Top musun sen?” diyor. “Evet, beyefendi öyleyim, ben eşcinselim, ‘gay’im ben.” diyorum. Bu sefer diyor ki; “N’apıyorsun sen burada, niye geldin? Hadi, çek git! Burası İstanbul değil, yaşatmazlar seni burada.” Ben de artık; “Hadi be, git!” falan diyorum. Hakaretler, gülmeler, alaylar, neler neler yani. Daha geçen gün 4–5 arkadaşımı dövdüler. ASAM (Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği) da haberdar oldu bundan; geldik buraya.

    İranlı diğer mültecilerle ilişkilerin nasıl?

    İranlı bir komşumuz vardı, partnerimle kavga ettiler; “Niye sen bu ‘gay’lerle yaşıyorsun? Bizim şerefimizi kirlettin.” dedi. Komşu İranlıymış ama TC vatandaşı olacakmış. Bize diyor ki; “Ben İranlıyım. Buradaki Türkler ‘sizin İranlılar hep ibneymiş, haysiyetimizi beş paralık ettiniz’ diyecekler.” dedi. Kavga çıktı; komşu benim partnerimi dövdü, burnunu kırdı; mahkemeye falan gittik.

    Ne oldu mahkemede?

    Sonuçlanmadı; sonradan barıştılar. Nasıl oldu, bilmiyorum.

    Buraya gelmeden önce Türkiye’de farklı cinsel yönelimler konusunda nasıl bir tavırla karşılaşacağını düşünüyordun?

    Bak, mesela ben önceden Türkiye’yi daha farklı düşünüyordum; daha modern, özgür bir ülke. Herkes cinsel yönelimini istediği gibi yaşıyor, diye düşünüyordum. Ama öyle değilmiş; gizlemek zorundasın, kendini saklamak zorundasın. Mesela ben geçici olarak Türkiye’deyim ama buradaki açık ‘gay’ler çok zor yaşıyorlar. Kariyerleri olamıyor, dışlanıyorlar. Ama iyi bir hayat sürmek istiyorsan, kariyer sahibi olmak istiyorsan, mutlaka ‘gay’liğini gizlemek zorundasın, saklanmak zorundasın. ‘Gay’liğini kendi evinde yaşayacaksın. Fakat o benim için zor. Burada sadece devlet kaynaklı şiddet (idam, kırbaç, …) yok. Ama toplumun dışlaması yetiyor. İstediğim kıyafeti giyemeyeceksem, sevgilimin elini tutup gezemeyeceksem, istediğim yere gidemeyeceksem, istediğim işi yapamayacaksam özgür olmanın ne anlamı kalıyor ki…. Sizin tv kanallarında Bülent Ersoy’u, Fatih Ürek’i, Kuşum Aydın’ı, Cemil İpekçi’yi falan görüyordum; “Aa, ne güzel bunlar özgür özgür yaşıyorlar orada; bir sorunları yok.” diyordum. Ama maalesef hayal kırıklığına uğradım. Acaba kabul ediyorlar mı, etmiyorlar mı; devlet neden kabul ediyor, toplum neden dışlıyor, anlayamadım. Bence bu konuda büyük bir çelişki var. Bir an önce kültürel bir şeyler yapılmalı. Lgbt’ler yapıyorlar ama yeterli değil. Daha açık, daha büyük şekilde bunları yürütmeleri gerekiyor bence. Değişmesi lazım Türkiye’nin.

    Ama gene de Türkiye’den memnunum. En azından aile baskısı yok, idam korkusu, can korkusu yok. Mesela ben seks yaparken yakalandıysam, yasak bir ilişkiye girdiysem, beni öldürme hakkı veren bir kanun yok Türkiye’de. Bu konuda rahatım ben.

    İran’da lgbt örgütleri var mı peki?

    Yok İran’da öyle şeyler. Ama internette var: Iranian Queer Organization (IQO). Şimdi Toronto’da çalışıyor; başkanımız orada. İran’da böyle siteler engelleniyor tabii. ‘Google’ bile engellenmişti bir ara. Hoş, Türkiye’de de siteler ‘ahlaka aykırı’ diye engelleniyor. ‘Gay‘ siteleri çok engellenmiş burada.

    Kanada’yı nasıl bekliyorsun, sence nasıl olacak?

    En büyük isteğim özgürce nefes almak, insanların hakaretine maruz kalmadan, cinsel kimliğimi gizlemeden yaşamak. Korkusuz, huzur dolu bir hayat. Aşk dolu bir hayat. Sevebileceğim bir insanı bulmak ve onunla hayatı yaşamak. Çünkü ben de bir insanım. Tabii güzel bir iş ve kariyer sahibi de olmak… Yeteneklerim potansiyelim mahvoluyor. İstediğim sektörlerde korkmadan çalışmak istiyorum.

    Not: Bu görüşmede mültecinin can güvenliği açısından takma isim kullanılmıştır.

    Burcu Tokat – Ekim 2008

    Alıntı

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 02:39 on 27 May 2007 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , Eşcinsel, , Kutluğ Ataman, ,   

    Kutluğ Ataman’la Bir Röportaj 

    “…Yani ben bir eşcinsel olmasaydım, bir travesti yahut da transseksüel olmasaydım, heteroseksüel de olsaydım böyle yapacaktım… bir işçi olsaydım işçi hakları için mücadele etmek zorunda kalacaktım, bir kadın olarak gelseydim kocamla uğraşmak zorunda kalacaktım…”

    Demet Demir, Peruk Takan Kadınlar

    Amaryllis Hippeastrum, fallikvari sürgün verişi ile göz alıcı, kösnül kırmızı/pembe/beyazlı çiçeklerine tomurcuklanmadan evvel yerin altında sessiz sedasız yatar. Uzun, pollen yüklü, kalkık stamenleri ile ya böcekleri baştan çıkarır ya da giysilerde parıldayan bir tortu bırakır. Yerel koşullarda, (Ataman’ın bir çalışmasında da takdim edilen) bu egzotik çiçekler ‘değişik’ ve yaşamdan büyük gibi görünür. Bu çiçekler bir çok bakımdan Ataman’ın ele aldığı öznelere -karakterlere- benzetilebilir.

    Bu özneler, öyküleri, takıntıları,duyarlılıkları ve ben duyumları ile ‘normal’ toplumdan ayrı bir yerde gibidirler. Ataman, buna karşın, toplumun ucu ve merkezi arasındaki her tür karşıtlığı reddeder. Ona göre, ne kadar birey varsa o kadar da merkez vardır. Bunlar oldukça naziktirler, ancak eşit şefkatle iyi sonuç alabilirsiniz… Ataman, bu öznelerinin tamanında kendinden birşeyler bulur ( sadece tanıdığı ve özdeşleşebildiği özneleri seçer.) ve onlar üzerinden bizimle konuşmaya çalışır, fakat o, ne özneleri kendiliklerinden taviz verme durumunda bırakır ne de onları bu uğurda sömürür. Onlara kendi yarattıkları dünyanın merkezinde, hikayelerinin baş kahramanları gibi davranır.
    Ataman’ın özneleri konuşur, hareket eder ve böylece kendi hayat hikayelerini yakın plan bir aktüel kamera karşısında bina ederler. Çoğunlukla yerel şartlarda kaydedilirler – tahminen bu mekanlar evleridir.- ve böylece biz izleyenler sanatçı ve oyuncu arasındaki neredeyse ‘suç ortaklığı’ düzeyinde bir samimiyet hissederiz. Bu oyuncular adeta kendi portrelerinin, belgesellerinin hem yazarları hem yönetmenleridirler.

    Çalışmaları, tek-kanallı ve uzun süreli yahut öykülemin akışında rastlaşıp ayrıldığımız -günlük hayatımızda insanlarla nasıl karşılaşıyorsak- karakterlerin çokkanallı, her bir kanalda aynı anda öykülemin bir başka ses ya da görüntüsü sunulan projeksiyonlarından oluşur. İlk bakışta, tekniği belgeselcilerin ‘fly-on-the-wall’ (olayların bariz bir kamera müdahalesi olmadan kaydedilmesi) tarzını çağrıştırsa da, bir belgesel filmciye hiç de benzemeyen bir şekilde, kendi rolünü bu öykülemin mekaniğinin nasıl işlediğini ve kendi gerçekliğimizi nasıl yarattığımızı göstermek olarak algılar.

    Sanat ve Belgesel

    “Ben belgesel yapmıyorum.” der, Kutluğ Ataman. “Ben oldukça öznel insanları oldukça nesnel bir şekilde aktarıyorum. Belgesel, doğası gereği, gerçeği vaadeder. Öznesiyle birinci dereceden bir ilişki geliştirir ve buna dayanarak izleyicisi de kendisini böylesi bir ilişki içinde konumlanmalıdır. Bense gerçeği vaadetmiyorum. Aksi bir iddiaya da hep şüpheyle yaklaşmışımdır.”

    “Bugünlerde, belgesel dediğimiz şey televizyona indirgenmiş durumda. Her hangi bir kanala belgesel yapmak istiyorum diye gidince size sinopsisinizi sorarlar. Bu, daha filminizi henüz çekmeye başlamadan evvel sunmayı vaadettiğiniz gerçekliğin bir betimlemesiyle gelmelisiniz demektir. Başka bir deyişle, gerçekliği, yaşadığımız dünyayı henüz kamerayla dışarı çıkıp etüt etmeden, bu gerçekliği nasıl kurmacasal-laştıracağınızın betimini sunmalısınızdır. TV deki savaş haberlerine bakın. Haber sunucuları ( haber ‘yaratırcasına’) daha çok tiyatro yönetmeni gibi davranıyorlar.”

    “Tvde diğer medyalarda ve aslında her yerde, gerçeklik diye benimsediğimiz şey esasen bir kurmaca gibi işliyor. Gerçek insanlar bir karaktermişçesine sunuluyor( örneğin, tüm müslaman ve Arap dünyasının Saddam Hüseyin ve Usame bin Ladin’in mini klonlarıymış gibi resmedilişi).”

    ‘Bir sanatçı olarak, oyucularla kopuk bir ilişkinin tekrar kurulması ve onların kendi öykülerini bu ekran üzerinde sadece konuşarak nasıl kurduklarına ilgi duyarım.İşte bu yaratım mekanizması -kendimizi nasıl bir kurmaca karaktere dönüştürdüğümüz- böylece izleyiciye gösterilmiş olur. Ben, izlemenin yol açtığı gerçeklik yanılsamasındansa, izlemenin mekaniklerine ve gerçekliğin nasıl kurulduğuyla ilgilenirim.’

    “Her sanatsal yaratım entellüktüel okumalara açık olmalıdır. Sanat, bence, güzel bir obje değildir örneğin. Bu zanaattır. Bir çalışma güzellik hakkında olduğu zaman sanat halini alır. İşte bu yüzden çalışmalarımı, yaşamımız ve -haksız bir iddia olmayacaksa- medeniyet için yeni anlamlar yaratmak yerine her şeyin bir BigMacmişçesine tüketim için sunulduğu sinema salonları ve televizyondansa, müze ve galerilerde sunma taraftarıyım.”

    Sanatçının Uzanımları

    Ataman’ın özneleri normal toplumun sınırlarındaki eksantrik bireylermiş gibi bir izlenim bırakabilir. Fakat sanatçı böylesi betimlemelerin karşısındadır. “Ben bu “toplumun sınırı” denen şeyi anlayabilmiş değilim.”, der. “Kim kimin topluma göre nerde konumlanacağını nasıl belirleyebilir? Toplumdaki koltuklar numaralıydı da niye benim bundan haberim yok? Bana göre, her birey toplumun merkezidir, çünkü toplum biz bireyler üzerinden kurulan birşeydir. Biz onunla çepeçevre sarılmışızdır, ne kadar birey varsa o kadar merkez vardır. Bu yüzden, birini sırf transvestit ya da hırsız olduğu için kendi yaşamının kıyısında gibi tanımlama fikri kanımca oldukça absürt.”

    “Bu bir sınıf meselesi midir? Yoksa tamamen ekonomik mi? Ya da ahlaki? Bizim kimin nerede oturcağına dair vereceğimiz hükmün kıstaslarını kim belirliyor? O zaman Prenses de toplumun sınırındadır. Ne de olsa, sadece bir prenses var, ve çağımız koşullarında bu oldukça tuhaf bir meşguliyet. Ben böyle düşünmüyorum. O da hepimiz gibi toplumun merkezinde olma hakkına sahip. Bu merkez-sınır kutuplaşmasının günümüz toplumu açısından oldukça arkaik ve işlevsiz olduğunu farketmeliyiz. Hepimiz eğitimli insanlarız, yanlış ve problemli olduğunu bile bile bir takım kalıplar kullanmamız oldukça utanç verici.”

    “Ben oyuncularımı kendimin bir uzanımı gibi algılarım. Bir çok yönden, benim takıntılarımı, mütalaalarımı ve problemlerimi yansitırlar. Mesela, Veronica Read. Onunla kendi çoban çiçeği soğanı koleksiyonum sayesinde tanıştım ve esas niyetim onunla bir iş çıkarmak değildi. Başka insanların belgeselini yapmaya yetkili görmüyorum kendimi. Dahası bu yetkiyi kendinde bulanlara da oldukça şüpheyle yaklaşırım.Sadece kendim hakkında konuşabilirmişim gibi geliyor bana. O yüzden dışarı çıkıp bana benzeyenleri arıyorum, onlardaki kendi yansımamı ortaya çıkarıyorum ki bu yansımam benim onlarda göstermeyi kendime müsaade edebileceğim nadide taraftır; kendimi onların pek de bilmediğim diğer taraflarını anlatırken bulmak beni kaygılandırır.Ve zaten bence o taraflarda benden birşeyler olmadıkça o tarafları pek iyi bilemem. Kaldı ki birinin kendisini bilmesi bile yaşamboyu uğraş gerektirecek birşeydir.”

    Otoportre

    “Ressam bir şeyi resmettiği zaman, esasında o şeyi resmediyor değildir, o şeye dair algısını resmediyordur. Ki bu algı, nesnel bir gerçeklikle o şeyin kimliği oluverir, aslında bu oldukça özneldir. Bütün portreler, sanatsal yahut belgesel, bundan kaçamaz. Bu yüzden ressamların dünyayı resmettikleri iddiası yanlıştır. Onlar aslında kendilerini resmetmektedirler, çünkü dünyaya dair kendi algılarını resmetmektedirler.”

    “Ben ele aldığım şeylerle bu denli bir birinci dereceden ilişki içerisinde olmakla ilgilenmem. Ben ne bir resam ne de belgeselciyim. Bu “resmetme” mekanizmasının işleyişini açığa çıkarmak için öncelikle öznemle aramda olan ilişki kopmalıdır.Mesela, Peruk takan kadınlarda,esasında hepsi de benim uzanımım olan dört özne ile çalıştım ki, onlar aracılığıyla kendimi resmediyor olduğumu gösterebileyim. Bu çalışma dört-kanallıydı, her birinde bir kadının öyküsü ve peruğuyla olan ilişkisi anlatılır. Fakat bütün bu dört ekran birleşip tek bir ekran oluşturulursa( dörde bölünmüş de olabilir), bu beşinci kanalda aslında benim hikayem akmaktadır, bu benim otoportremdir.”

    “İlk kadın, Türkiye’deki askeri darbe sonrasında terörist olmakla itham edilmiş,ki bu deneyim esasında benim bu yaklaşık 300,000 kişinin hapsedilip işkence gördüğü, ve bu işkenceler esnasında toplanan delillere binaen idam edildiği darbeye ilişkin deneyimime oldukça benzemektedir. Dönemin generallari hala yargılanmadı ve Türkiye’deki bu temel adalet noksanlığı toplumun ve benim vicdamızı rahatsız eden kanserli bir problem halini aldı. Bu kadın kimliğini bir peruk yardımıyla değiştirerek, benim kurtulamadığım bu işkence ve kanunsuz hapisten kurtulabilmiş.”

    “İkinci kadın kanser, gögüs kanseri. Tedavi maksadıyla gördüğü kemoterapi saçlarını etkilemiş. O kimliğini muhafaza etmek için takmış peruğu.Onun bu deneyimine kendimi çok yakın hissettim,çünkü benim de böyle sıkıntılarda çabuk toparlanabilen bir yapım vardır. Onun bu kavgasıyla özdeşleştim, onun cesur ve mücadeleci ruhuyla, çünkü benim de böyle bir ruhum vardır. Fiziksel olarak hücuma uğramış olmak da bana tanıdık bir şey, çünkü politik muhalif tavrımdan dolayı Türkiye’de yaşamım tehlike altındaydı. Nihayetinde, bize dört bir yandan hücum etmiş bir hastalıkla bizi yok etmek isteyen bir devlet arasında ne fark vardır ki. Her ikisinde de kontrol edemeyeceğin güçlerle karşı karşıyasındır ve ikisi de korku doludur. Her ikisinde de size yardım edebilecek tek kişi kendinizdir.”

    “Üçüncü kadın ise Fransa’da olduğu gibi Türkiye’de de yasak olan dini örtüsünden dolayı üniversiteye gitmekten alıkonmuştu. Yine, nasıl davranmanız, kim olmanız gerektiğini ki belirleyen bir iktidar. O da bu yüzden doğal saçını kaplayan bu perukla, öğretmendense bir polismiş gibi davranan profesörlerini de şaşırtıp, onlara sıkıntı vererek okuluna devam etmiş.”

    “Dördüncü kadın da transeksüel bir fahişeydi. Polisler kadına benzeyemeyip sokaklara çıkamasın diye durmadan saçlarını kazımışlar. O da peruk takmış. Ben de bir gay olarak Türkiyedeki böylesi muamelelere aşinayim, nasıl onda kendimi görmeyim.”

    “İşte böylece bu dört kadını biraraya getirip onların sadece basit bir peruk kullanarak nasıl da kendi kimliklerini kurmak ve ifade etmek için mücedele ettiklerini gösterdim. Bu iş yansıtıldığı zaman , ben seyirciler gibi dört ayrı parça görmüyorum. Dörde bölünmüş bir ekran görüyorum ve bu ekranda benim resmim var.Bu bağlamda, evet, işlerimle otoportre resmetme geleneği arasında yakın bir ilişki görüyorum.”

    Biçim,Yanılsama ve Gerçeklik

    Atamanın video çalışmalarının çoğu çok kanallı projeksiyonlardır. Bunun arkasındaki fikir nedir?

    “Çoklu ekran, benim bir çalışmadan diğer çalışmaya geçerken gerçekliği kurma şeklimizin nasıl değiştiğine ilişkin kafa yormalarımdan açığa çıkan bir fikirdir. Peruk takan kadınlar’da, dört ekran izleyiciye bu görüntüler arasında gidip gelme şansı sunuyor, böylece her izleyici sadece kendilerne ait bir öykü seçip kurma özgürlüğüne vakıf oluyor. Başka bir deyişle, kurgu işini onların yapmasına müsaade ediyor, böylece, gerçeklik yanılsamasının kuruluş mekanizmasının farkında olmalarını sağlıyor.

    Örneğin,’Veronica Read’in Dört Mevsimi’nde,kadının kendini teslim ettiği o çiçek soğanlarının yıllık döngüsüne takıldığı anda, öykü başını ve sonunu yitirip bir halka oluşturur. Bu yüzden, ekranlar bir kare oluşturacak şekilde yerleştirilmiştir, böylece izleyici öyküye arkadan dolanıp bu küpün içine girerek erişir.Bu Peruk Takan Kadınlar’daki aynı şey, ama onun üç boyutlu hali, ve mesele takıntı olunca bana daha bir uygun gibi geldi. Çünkü ordaki oyuncu da tıpkı hepimizin yaşamlarında olduğu gibi kendi öyküsünde takılıp kalmıştı. Bunlar galeri alanında sahip olduğum ve tek kanallı gösterimlerde sahip olamayacağım özgürlükler.”

    Ataman’ın bazı çalışmalarının süresi oldukça uzundur- mesela, tek kanallı, 465 dakika süren Semiha b unplugged. Herhalde izleyicinin bu çalışmayı baştan sona izlemesi beklenmiyor olsa gerek! “Bu benim ilk çalışmamdı.”, diye belirtir Ataman, “ve hemen ondan sonraki çalışmam Peruk Takan Kadınlar’da kullandığım çokkanal kullanımını mütalaa etmemden önceydi. Niyetim, Peruk Takan Kadınlar da ki niyetimle aynıydı, fakat onu başka bir şekilde gerçekleştirmeye çalışıyordum.”

    “semiha b, bütün bir hayatın yeni baştan yaşanmasıydı. Çok özneldi. Dikkatli biriyseniz, gördüklerinizin gerçek mi kurmaca mı olduğu konusunda şüphelenmeye başlayabilirsiniz. Bu çalışmayı gören bir çok küratör onu itibari değeri ölçüsünde değerlendirdiler, çünkü onlar Türkiye’ye gelen batılılardı ve Müslüman bir toplumda Semiha gibi bir kadınla karşılacabileceklerini pek ummuyorlardı. Bu büyülenmişlik sebebiyle, başlangıçta çalışmayla entelektüel bir ilişki kuramadılar, pek entelektüel-vari olmayan bir şekilde onu idolleştirip hayran olma yoluna gittiler. Bence bu çalışmanın ana noktası uzunluğu. Bu uzunluk, bütün hikayeye ulaşmanızı engelliyor. Bu fiziksel bir olanaksızlık. Böylece dalıp-çıkmalarla bir yaşantıya ait kendi izlenimlerinizi oluşturabilirsiniz fakat bütün hikayeyi asla… Peruk Takan Kadınlar’da olduğu gibi, herkes kendi kurgusunu kendisine has bir şekilde yapmak ve gerçekliğin kendine özgü versiyonunda gezinmek durumundadır.”

    Channel 4 röportajı
    tesmeral sekdiz çevirisidir.

    Kutluğ Ataman kimdir?

    Kutluğ Ataman (d. 1961, İstanbul), Türk film yönetmeni ve çağdaş sanatçı. Filmleri ve sanat eserleri dünya çapında gösterilen sanatçı İstanbul, Londra ve Erzincan’da yaşamını sürdürmekte, Resim sanatı dışında filmleri de, belgesel stiliyle ev videosu türünün içtenliğini birleştirmekle tarif edilmektedir. Kutluğ Ataman, 1988’de Amerika’da Los Angeles, Kaliforniya Üniversitesi (UCLA)’de sinema yüksek lisansını tamamlamıştır.

     

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 02:18 on 10 February 2005 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , Eşcinsel, , , , , , ,   

    Toplumsal Cinsiyet, Cinsellik ve Eşitsizlik 

    Bir erkek olmak nasıl bir şeydir? Ya bir kadın olmak? Ünlü gezgin Jan Morris, bir zamanlar erkekti. James Morris olarak, Everest’e başarılı bir tırmanış yapan İngiliz gezi ekibinin bir üyesi idi. Aslında, oldukça ‘erkek gibi’ bir erkekti araba yarışıcısıydı ve pek çok spor dalıyla uğraşmaktaydı. Yine de kendisini her zaman, erkek bedeni içindeki bir kadın olarak hissetmişti. Bu yüzden cinsiyet değiştirme ameliyatı geçirdi; o günden bu yana da bir kadın olarak yaşamını sürdürmektedir.

    Morris’in yazdığı, cinsiyet değiştirme deneyimini anlattığı kitapta, erkek ve kadınların yaşadıkları ayrı dünyalara ilişkin kimi zekice düşünceler vardır:
    Bize, cinsler arasındaki toplumsal uçurumun giderek daraldığı söylenmekteyse de, ben yalnızca, yirminci yüzyılın ikinci yarısında, yaşamı her iki rolü de [kadın ve erkek] yüklenerek geçirdiğimi ve varoluşun erkekler ile kadınlar arasında farklı olmayan hiçbir yönü, günün hiçbir anı, hiçbir ilişki, hiçbir düzenleme, hiçbir tepki olmadığını söyleyebilirim. Bana hitap eden ses tonu, [kuyrukta] yanımdakilerin duruşu, bir odaya girdiğim ya da bir lokantada oturduğumda havadaki o duygu bile sürekli olarak benim statü değişikliğimi vurgulamaktaydı.

    Ve eğer başkalarının tepkileri değiştiyse, benimkiler de değişti. Daha fazla bir kadın olarak görüldükçe, daha fazla kadın oldum. Yeni durumuma ister istemez uyum sağladım. Arabaları geri geri sürmekte ya da şişeleri açmakta beceriksiz görüldüğümde, tuhaf bir biçimde daha beceriksiz hale geldiğimi gördüm. Eğer bir konunun benim için çok ağır olduğu düşünülüyorsa, kendim de açıklanamaz biçimde böyle olduğunu gördüm…

    Örneğin, daha uygar erkek arkadaşlarım tarafından öğle yemeğine götürüldüğümde, işini gereğinden çok ciddiye alan garsonun çok da uzun olmayan bir zaman önce bana göstermiş olduğu davranışın, şimdi arkadaşıma gösterdiği davranış gibi olduğunu düşünmek beni eğlendiriyor. Eskiden olsa beni, saygılı bir ciddiyetle selamlardı. Şimdi peçetemi, sanki benimle eğleniyormuş gibi oyuncu bir gösterişle açıyor. Daha sonra benim siparişimi büyük ilgiliye alıyor ve benden hoppaca bir şeyler söylememi bekliyor (ve ben de söylüyorum) (Morris 1974).

    Birisinin bir ‘erkek’ken bir ‘kadın’ olabileceğini düşünmek, çoğumuzun kısa bir süre duraklamasına yol açıyor çünkü, cinsiyet farklılıkları yaşamlarımızda böylesine önemli bir etkiye sahip. Genellikle bu farklılıkları tam da çok yaygın olduklarından görmeden geçeriz. Bunlar en başından beri içimizde yer etmiştir.

    Bu bölümde, insan cinsel davranışının doğasını incelemenin yanı sıra cinselliğin insanın cinsel kalıpları ve cinsel farklılıkların karmaşık niteliğini de çözümleyeceğiz. Çağcıl toplumlardaki cinsel yaşam, başka pek çok şey gibi, çoğumuzun duygusal yaşamını etkileyen önemli değişimler geçirmektedir. Bu değişmelerin neler olduğunu öğrenecek ve bölümün sonlarına doğru bunların daha geniş açılardan önemini yorumlamaya çalışacağız.

    İşe, erkek çocuklarıyla kız çocukları, erkeklerle kadınlar arasındaki farklılıkların kökenlerini araştırarak başlıyoruz. Araştırmacılar, doğuştan gelen biyolojik özelliklerin bizim cinsiyet kimliklerimiz ve cinsel etkinliklerimiz üzerinde bıraktığı kalıcı etkilerin derecesi konusunda anlaşmazlık içindedirler. Cinselliğimizin, pek çok gelişmemiş hayvanın iyi bilinen kuşlar ve arılar gibi cinsel etkinliklerinin içgüdüsel niteliği anlamında içgüdüsel olduğunu artık hiç kimse düşünmemektedir. Bununla birlikte kimi araştırmacılar, cinsiyet ve cinselliğin çözümlenmesinde toplumsal etkilere, başka etkilerden daha öncelikli bir yer vermektedir.

    Seks, Toplumsal Cinsiyet ve Biyoloji

    Gündelik konuşmada kullandığımız ‘seks’ sözcüğü, hem bir kişi kategorisine hem de ‘seks yapmak’ gibi insanların bulunduğu edimlere gönderme yapan muğlak bir sözcüktür. Açıklık amacıyla, kadınlarla erkekler arasındaki biyolojik ya da anatomik farklar anlamındaki seks ile cinsel etkinlik arasında bir ayrım yapmamız gerekiyor. Ayrıca, SEKS ile TOPLUMSAL CİNSİYET arasında da bir başka önemli ayrım yapmalıyız. Seks bedenin fiziksel farklarına göndermede bulunurken cinsiyet, erkek ve kadınlar arasındaki ruhsal, toplumsal ve kültürel farkları dikkate almaktadır. Seks ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım temel bir ayrımdır, çünkü erkeklerle kadınlar arasındaki farklar köken bakımından biyolojik nitelikte değildirler.

    Kadınlarla erkeklerin davranışları arasındaki farkların ne kadarı toplumsal cinsiyet yerine seksten kaynaklanmaktadır? Başka deyişle bu davranış farklılıklarının ne kadarı biyolojik farkların bir sonucudur? Kimi yazarlar, kadınlar ile erkeklerin davranışları arasındaki farkların, bütün kültürlerde kimi biçimlerde varolan, doğuştan gelen farklılıklar olduğuna inanmaktadırlar; sosyobiyolojinin bulguları da büyük ölçüde bu yöndedir. Kuşkusuz, diye sormaktadır sosyobiyologlar, bu erkeklerin, kadınlarda olmayan biyolojik temelli bir saldırganlık eğilimleri olduğunun bir göstergesi değil midir?

    Başka araştırmacılar bu kanıtı pek ikna edici bulmamaktadırlar. Onlara göre erkeklerin saldırganlığı, kültürden kültüre değişmeler göstermekte ve kimi kültürlerde kadınlardan daha edilgen ya da daha nazik olmaları beklenmektedir (Elshtain 1987). Dahası, bu araştırmacılar, bir özellik az çok evrensel diye bunun ille de biyolojik kökenli olması gerekmez diye eklemektedirler; böyle nitelikleri yaratan genel türden kültürel etkenler bulunabilir. Örneğin, çoğu kültürde, kadınların çoğunluğu yaşamlarının önemli bir bölümünü çocuk bakmakla geçirebilir ve av ya da savaşta yer almazlar. Bu görüşe göre kadın ve erkeklerin davranışları arasındaki farklar esas olarak, kadın ve erkek kimliklerinin ya da dişillik ile erilliği toplumsal olarak öğrenilmesiyle ortaya çıkmaktadırlar.

    Hayvanlardan elde etilen kanıtlar

    Bu kanıtlar neyi göstermektedir? Olası bir bilgi kaynağı, seksler arasındaki hormonal özellikler arasındaki farklardır. Kimi yazarlar, erkeğin seks hormonu testosteronun, erkeğin saldırganlık eğilimi ile elele gittiğini ileri sürmüşlerdir. Araştırmalar, örneğin, erkek maymunların doğar doğmaz hadım edildiklerinde, daha az saldırgan olduklarını göstermiştir; buna karşılık, testosteron verilen dişi maymunlar, sıradan maymunlara göre daha saldırgan hale gelmektedir. Bununla birlikte, maymunlara diğerleri üzerinde egemen olma fırsatı verilmesinin, gerçekte testosteron düzeyini artırdığı da görülmüştür. Dolayısıyla, hormonun artan saldırganlığa neden olmasından çok, saldırgan davranışın hormon üretimini etkiliyor olması olasıdır.

    Bir başka olası kanıt kaynağı, hayvan davranışının doğrudan gözlenmesidir. Erkek saldırganlığını biyolojik etkilere bağlayan yazarlar çoklukla, gelişmiş hayvanlar arasındaki erkek saldırganlığını vurgulamaktadırlar. Bunlara göre, eğer şempanzelerin davranışlarına bakarsak, erkeklerin değişmez biçimde dişilere kıyasla daha saldırgan olduklarını görürüz. Yine de, aslında hayvan türleri arasında büyük farklar bulunmaktadır. Örneğin gibbon maymunlarının erkekleri ile dişileri arasında, saldırganlık bakımından pek az göze çarpan fark vardır. Dahası pek çok dişi maymun kimi durumlarda, örneğin yavruları tehdit altındayken, son derece saldırgan olurlar.

    İnsanlar ilan elde edilen kanıtlar

    İnsanlar sözkonusu oldukta, temel bir bilgi kaynağı tek yumurta ikizlerinden gelmektedir. Tek yumurta ikizleri, tek bir yumurtadan ortaya çıktıklarından, kesinlikle aynı genetik yapıya sahiptirler. Belirli bir örnekte, erkek tek yumurta ikizlerinden birisi, sünnet edilirken ciddi biçimde yaralanmış ve cinsel organlarının bir kadın olarak yeniden yapılmalarına karar verilmiştir, ikizler altı yaşlarında, Batı kültüründe bulunun tipik erkek ve dişi özellikleri göstermekteydiler. Küçük kız diğer kızlarla oynuyor, ev işlerine yardım ediyor ve büyüdüğünde evlenmek istiyordu. Erkek çocuğu, öteki erkek çocuklarının yanında olmayı yeğliyordu; gözde oyuncakları arabalar ve kamyonlardı ve büyüdüğünde bir polis ya da itfaiyeci olmak istiyordu.

    Bu örnek, bir süre için, toplumsal cinsiyet farklılıklarının toplumsal olarak öğrenilmesinin ezici etkisinin kuşkuya yer vermeyen bir örneği diye görülmüştü. Bununla birlikte kız çocuğu genç kız olduğunda, bir televizyon programında kendisiyle bir konuşma yapıldı. Bu konuşma, kızın kendi toplumsal cinsiyet kimliği hakkında sorunları olduğunu, hatta kendisinin her şeyden önce ‘gerçekten’ bir erkek olduğunu duyumsadığını ortaya çıkarmıştır. Bunun ardından kız kendi ilginç geçmişini öğrenmiştir; bu bilgi pekala kendi kendisi hakkındaki değişen bakışının nedeni olabilir (Ryan 1985).

    Bu örnek, kadınlarla erkekler arasındaki gözlenen davranış farklılıkları üzerinde biyolojik etkilerin bulunma olasılığını dışlamamaktadır. Ne ki, eğer bu farklılıklar varsa bile, bunların fizyolojik kökenleri hâlâ belirlenmiş değildir. Bu sorun bugün de tartışmalıdır; ama Richard Levvontin’in vardığı sonuç, başka pek çok kişinin de kabul edebileceği bir sonuçtur:

    Bir kişinin kendi kimliğini birincil olarak erkek ya da kadın diye belirlemesi, bu belirlemeye eşlik eden tutum, düşünce ve istekler toplamıyla birlikte, bu kişiye çocukken hangi kimliğin yüklendiğine bağlıdır. Olayların olağan seyrinde, bu kimlikler, uyumlu kromozom, hormon ve morfoloji farklılıklarına karşılık gelir. Dolayısıyla, biyolojik farklılıklar, toplumsal roller arasındaki farklılaşmanın bir nedeni olmak yerine bir habercisi haline gelir (Levvontin 1982).

    Cinsiyetin Toplumsallaşması

    Biyolojik kanıtların toplumsal cinsiyet farklılıklarını anlamamıza katkısı olsa da, tutulacak bir başka yol, cinsiyet toplumsallaşmasının, aile ve basın gibi toplumsal etkenler yoluyla toplumsal cinsiyet rollerinin öğrenilmesinin incelenmesidir.

    Anne Babanın ve Yetişkinlerin Tepkileri

    Cinsiyet farklılıklarının ne ölçüde toplumsal etkilerin bir sonucu olduğunu incelemek üzere pek çok çalışma yapılmıştır. Anne ile bebek arasındaki etkileşim üzerine yapılan çalışmalar, anne babaların erkek ve kız çocuklarına yönelik davranışları arasında bir fark olmadığına inanmasına karşın, erkek ve kızlara yönelik davranışları arasında farklılıklar olduğunu göstermektedir. Kendilerinden bir bebeğin kişiliğini değerlendirmeleri istenen yetişkinler, çocuğun erkek mi yoksa kız mı olduğuna inanmalarına bağlı olarak, farklı yanıtlar vermektedirler. Klasik bir deneyde, beş genç anne, Beth adı verilen altı aylık bir bebekle etkileşim halindeyken gözlenmişlerdir. Bu anneler bebeğe çoklukla gülümsemişler ve oynaması için bebekler uzatmışlardır. Bebek anneler tarafından ‘tatlı’ ve ‘yumuşak bir ağlaması’ olan bir bebek diye değerlendirilmiştir, ikinci bir grup annenin aynı yaştaki, Adam adı verilen bir çocuğa gösterdiği tepkiler, gözle görülebilir derecede farklıydı. Bebeğe oynaması için bir tren ya da öteki ‘erkek oyuncakları’ uzatılma olasılığı daha fazlaydı. Beth ve Adam aslında, farklı elbiseler giydirilen aynı çocuktu (Will ve diğerleri 1976).

    Toplumsal Cinsiyetin Öğrenilmesi

    Bebeklerin toplumsal cinsiyetlerini öğrenmeleri, neredeyse kesinlikle bilinçsizdir. Çocuklar kendilerini doğru bir biçimde erkek ya da kız olarak adlandırmadan önce, bir dizi sözle ifade edilmeyen sinyaller alırlar, örneğin, erkek ve kadın yetişkinler bebekleri genellikle farklı biçimlerde tutarlar. Kadınların kullandıkları kozmetiklerin, bebeğin erkeklerle eşlediklerinden farklı kokuları vardır. Sistematik giyiniş, saç biçimi vd. farklılıkları bebeğe, öğrenme sürecinde görsel sinyaller sağlar. îki yaş civarındaki çocukların, toplumsal cinsiyetin ne olduğuna ilişkin tam olmayan bir anlayıştan olur. Kendilerinin erkek mi yoksa kız mı olduklarını bilirler; başkalarını da genellikle doğru bir biçimde sınıflandırabilirler. Bununla birlikte çocuklar, beş ya da altı yaşa gelene kadar, kişinin toplumsal cinsiyetinin değişmediğini, herkesin bir toplumsal cinsiyeti olduğunu ve kızlar ile erkekler arasındaki seks farklılıklarının anatomik temelli olduğunu bilmezler.

    Küçük çocukların gördüğü oyuncaklar, resimli kitaplar ve televizyon programlan hep erkek ve kadın özellikleri arasındaki farklılıktan vurgulama eğilimindedir. Oyuncakçı dükkanları ve mektupla sipariş katalogları ürünlerini genellikle toplumsal cinsiyete göre sınıflandırır. Hatta toplumsal cinsiyet bakımından yansız görünen kimi oyuncaklar bile pratikte böyle değildirler. Örneğin, oyuncak yavru kedi ve tavşanlar kızlara önerilirken, aslan ve kaplanların erkekler için daha uygun olduğu düşünülür.

    Vanda Lucia Zammuner, italya ve Hollanda’da, yedi ile on yaşlar arasındaki çocukların oyuncak tercihlerini incelemiştir (Zammuner 1987). Bu çalışmada, çocukların, basmakalıp erkek ve kadın oyuncaklarının yanı sıra sekse göre değişmediği varsayılan oyuncaklar da içlerinde olmak üzere, bir dizi oyuncağa gösterdikleri ilgi çözümlenmiştir. Hem çocuklara hem de anne babalarına, hangi oyuncakların erkek, hangilerinin de kız çocukları için uygun oldukları sorulmuştur.

    Yetişkinler ile çocuklar arasında bu konuda gözle görülür bir anlaşma sözkonusudur. Ortalama olarak, İtalyan çocuklar, Hollandalı çocuklara kıyasla sekse göre değişen oyuncaklarla daha fazla oynama eğilimindedirler italyan kültürü, Hollanda toplumuna kıyasla toplumsal cinsiyet farkları üzerine daha geleneksel bir bakışı benimsemeye eğilimi olduğundan, beklentileri doğrulayan bir bulgu, öteki çalışmalarda olduğu gibi, her iki toplumdaki kızlar, toplumsal cinsiyete göre değişmeyen oyuncaklar ya da erkek çocuklarının oyuncaklarıyla, erkek çocukların kız oyuncaklarıyla oynamak istediklerinden daha fazla oynamak istemektedirler.

    Öykü Kitapları ve Televizyon

    Yirmi beş yıl önce, Lenore VVeitzman ve meslektaşları, okul öncesi çocukları için en çok kullanılan kimi kitaplardaki toplumsal cinsiyet rollerinin çözümlemesini yapmışlar ve toplumsal cinsiyet rolleri arasında açık farklılıklar bulmuşlardır (VVeitzman ve diğerleri 1972). öykü ve resimlerde, kadınlara ll’e l gibi bir aranla ağır basan erkekler çok daha ağırlıklı bir yer tutmaktaydı. Toplumsal cinsiyet kimlikleri olan hayvanlar da dahil edildiğinde, bu oran 95’e l’idi. Dişilerle erkeklerin

    etkinlikleri de farklılaşmaktaydı Erkekler, serüven türü uğraşlar ile bağımsızlık ve iç gerektiren ev dışı etkinlikleri gerçekleştirmekteydiler. Kızlar sözkonusu olduğunda, edilgin ve çoğunlukla ev işleriyle uğraşıyor olarak sergilenmekteydiler. Kız, erkekler için yemek pişirip temizlik yapar ya da onların dönüşünü beklerlerdi. Aynı şey öykü kitaplarında bulunan yetişkin kadın ve erkekler içinde büyük ölçüde doğruydu. Eş ve anne olmayan kadınlar, cadılar ya da periler gibi düşsel yaratıklardı. Çözümlenen bütün kitaplarda, evi dışında bir mesleği olan hiçbir kadın yoktu. Buna karşın, erkekler, savaşçı, polis, yargıç, kral vd. idiler.

    Daha yakın zamanlarda yapılan araştırmalar, durumun biraz olsun değişmiş olduğunu düşündürse de, çocuk yazınının çoğunluğunun büyük ölçüde aynı olduğunu göstermektedir (Davies 1991). Örneğin masallar, cinsiyete ve kızlarla erkek çocuklarından sahip olmaları beklenen amaçlar ile hedeflere yönelik olarak, geleneksel bir tutum benimsemektedirler. “Prensim bir gün gelecek” bunun anlamı, birkaç yüzyıl öncesindeki peri masalları türlerindeki gibi, yoksul bir aileden gelen bir kızın talih ve servet düşleyebileceğidir. Bugün bunun anlamı, romantik aşkın idealleriyle daha bir bağlantılı hale gelmiştir. Kimi feministler, en ünlü masalları, bunlardaki genel vurgulan tersine çevirerek yeniden yazmaya çalışmışlardır:

    O adamın komik bir burnu olduğuna gerçekten dikkat etmemiştim.

    Ve şık elbiseler giyerken kesinlikle çok daha iyi görünüyordu.

    Geçen gece göründüğü kadar çekici de değil hiç.

    Bu durumda, ben de denediği cam ayakkabı ayağına çok dar geliyormuş gibi yapacağım sanırım (Viorst 1987).

    Ne ki, Külkedisi’nin bu biçimindeki gibi, böyle yeniden yazımlar büyük ölçüde yetişkin okuyuculara yönelmektedirler ve sayısız çocuk kitabında anlatılan öyküleri pek etkiledikleri söylenemez

    Kimi dikkate değer istisnalar olsa da, çocuklar için hazırlanan televizyon programları üzerine yapılan çözümlemeler de, çocuk kitaplarındaki bulgularla uyum içinde olan sonuçlar vermektedirler. En fazla izlenen çizgi filmler üzerine yapılan çalışmalar, başroldeki karakterlerin erkek olduklarını ve erkeklerin etken uğraşlarda ağır bastıklarını göstermektedir. Benzer görüntüler, programlar arasında verilen reklamlarda da vardır.

    Cinsiyet Ayrımcılığı Yapmayan Çocuk Yetiştirmenin Güçlüğü

    June Statham, cinsiyet ayrımcılığı yapmayarak çocuk yetiştirmeye istekli bir grup anne ve babayı incelemiştir. Araştırmada, altı aylıktan on iki yaşına kadar çocukları olan on sekiz aileden otuz yetişkin yer almıştır. Anne babalar, orta sınıftan gelmektedir ve çoğu, öğretmen ya da öğretim üyesi olarak akademik çalışma içindedirler. Statham, anne babaların çoğunluğunun yalnızca kızların erkek oğlanlara benzemesine çalışma yoluyla geleneksel seks rollerini değiştirmeye kalkmadıklarını, ancak dişilik ile erkeklik arasında yeni birleşimleri güçlendirmeye çalıştıklarını bulmuştur. Bu anne babalar, erkek çocukların başkalarının duygularına karşı daha duyarlı olmalarım ve samimiyetlerini dile getirebilmelerini istemişler; buna karşılık kızlar da öğrenme ve kendilerini geliştirme fırsatları aramaya yöneltilmişlerdir. Bütün anne babalar, varolan cinsiyet kalıplarıyla savaşmanın zor olduğunu görmüşlerdir. Onlar, çocukları toplumsal cinsiyete göre sınıflanmayan oyuncaklarla oynamaya ikna etmekte oldukça başarılı olmuşlarsa da, bu bile pek çoğunun beklediğinden daha zor olmuştur. Bir anne, araştırmacıya şu yorumda bulunmuştur:

    Bir oyuncakçıya girerseniz, erkekler için savaş oyuncakları, kızlar için de evcilik oyuncaklarıyla dolu olduğunu görürsünüz; bu da toplumun durumunu özetlemektedir. Bu, çocukların toplumsallaşma biçimidir: Erkek çocuklara öldürmeyi ve incitmeyi öğretmenin bir sakıncası yoktur; bence bu korkunç, beni hasta ediyor. Oyuncakçılara gitmemeye çalışıyorum; öylesine kızgınım.

    Pratik olarak, çocukların tümü gerçekte, kendilerine yakınlarının verdikleri toplumsal cinsiyete göre sınıflanan oyuncaklara sahiptir ve bunlarla oynamaktadırlar.

    Şimdi artık, esas karakterlerinin güçlü, bağımsız kızlar olduğu kimi öykü kitapları bulunabilir, ne ki bunların pek azı erkek çocuklarını geleneksel olmayan rollerde gösterirler. Beş yaşındaki bir çocuğun annesi, çocuğuna okuduğu kitaptaki karakterlerin cinsiyetlerini değiştirerek okuduğunda çocuğunun buna gösterdiği tepki hakkında şöyle demektedir:

    Aslında, oldukça geleneksel rollerdeki bir erkek ve bir kız çocuğunun bulunduğu kitaptaki bütün kızları erkek, bütün erkekleri de kız yaparak okuduğumda biraz huzursuz oldu. Bunu ilk kez yaparken, “sen erkekleri sevmiyorsun, yalnızca kızları seviyorsun” deme eğilimindeydi. Bunun hiç de doğru olmadığını, yalnızca kızlar hakkında yazılmış yeterince kitabın olmadığını ona açıklamam gerekti (Statham 1986).

    Toplumsal cinsiyet toplumsallaşmasının çok güçlü olduğu ve buna meydan okumanın huzursuzluğa yol açabileceği ortadadır. Bir kez toplumsal cinsiyet ‘yüklenildiğinde’, toplum bireylerden ‘kadınlar’ ve ‘erkekler’ olarak davranmalarını beklemektedir. Bu beklentilerin yerine geldiği ve yeniden üretildiği yer, gündelik yaşamın pratikleri içindedir (Lorber 1994; Bourdieu 1990).

    Toplumsal Cinsiyeti Oluşturma

    J an Morris gibi transseksüeller, öteki cinsiyetin bir üyesi olarak yaşamak isteyen ve bunun için ameliyat geçiren insanlardır. Bunlar aynı zamanda, beden biçimleri ile saçlarının dağılımlarını değiştirmek ve sakal ya da meme gibi ikincil cinsel özellikleri ortaya çıkarmak için yapılan hormon tedavisi de görürler. Cinsiyetin böyle ‘yeniden yüklenmesi’ tam bir cinsiyet değiştirmesi değildir; bu kişilerin kromozomları ve rahim gibi kimi iç organları değişmeden kalır. Adı şimdi artık Mark Rees olan bir transseksüelin gözlemi şudur: “Yanlış bedende yaşıyor olduğuna inanmak, hiç de psikiyatrik tedavi gerektiren bir şey değildir. Beden ile zihin arasındaki sürekli ve acı veren çatışmanın tek seçeneği, usandırıcı, duygusal bakımdan insanı tüketen, çokluk utanç verici ve her zaman acılı olan cinsiyeti yeniden yüklenmedir. Ancak bunun ödülü, kişinin gerçek benliğine dönme özgürlüğüdür.” Ne yazık ki, bu özgürlük, en hafifini söylemek gerekirse, mantıksız olan bir sistem tarafından kuşatılmaktadır ve bu konuda İngiltere, birçok ülkenin, bu arada Kanada, İtalya, Almanya, Hollanda, Norveç, İsveç, Polonya, İsviçre, Türkiye ve Endonezya ile A.B.D.’deki 48 eyaletin de gerisindedir.

    Rees, şuna değinmektedir: “Hükümet, pasaporttan üniversite diplomasına, ehliyete ve kütüphane kartına kadar başka belgelerin değiştirilmesine olanak tanımaktadır. Transseksüelliği tıbbi bir durum olarak tanımakta, hatta ruhsal tedavi, hormon tedavisi ve ameliyat parasını da ödemektedir; yine de, bütün bunlardan sonra, insan haklarının tamamının yasal olarak tanınmasında esas olan bir belgenin değiştirilmesini kabul etmemektedir” yani, doğum belgesinin.
    Kaynak: Gıınrdian, 1996 (yalnızca metin)

    Bizim toplumsal cinsiyet kimliğimiz hakkındaki anlayışlarımız, bunlara bağlantılı olan cinsel tutum ve eğilimlerimizle birlikte, öylesine erken bir yaşta oluşmaktadır ki, bizler yetişkinler olarak bunları çoğunlukla elde bir diye görürüz. Yine de toplumsal cinsiyet, bir kız ya da erkek olarak davranmayı öğrenmekten daha fazla bir şeydir. Toplumsal cinsiyet farklılıkları, her gün yaşadığımız bir şeydir.

    Başka deyişle, toplumsal cinsiyet sadece varolan bir şey değildir; hepimiz, kimi sosyologların söyledikleri gibi, başkalarıyla olan toplumsal etkileşimlerimizde ‘toplumsal cinsiyeti oluşturmaktayız’ (Zimmerman 1987). Örneğin Jan Morris, kendisinden bir lokantada erkek olarak değil de, kadın olarak ne kadar farklı davranma­sının beklendiğini keşfettiğinde, toplumsal cinsiyeti nasıl oluşturacağını öğrenmek orunda kalmıştı. Kendisinin de söylediği gibi, toplumsal cinsiyetlenmemiş nitelikti ‘varoluşun hiçbir yönü’ yoktur. Yine de, bunun böyle olduğunu cinsiyet değişene kadar fark etmemişti. Toplumsal cinsiyeti oluşturmamızın ince biçimleri yalızın öylesine büyük bir parçasıdır ki, yitirilene ya da kökten bir biçimde değiştirilene kadar onları fark etmeyiz bile.

    Toplumsal cinsiyetin sürekli olarak öğrenildiği ve yeniden öğrenildiği olgusu, toplumsal yeniden üretim kavramının önemini göstermektedir (bakınız 1. Bölüm). Bizler bir gün boyunca, binlerce önemsiz eylemde cinsiyeti toplumsal olarak yeniden üretiriz oluşturur ve yeniden oluştururuz. Bu aynı süreç toplumsal cinsiyeti, başkalarıyla olan etkileşimlerimizde yaratılan ve yeniden yaratılan bir toplumsal kurum olarak anlamamıza yardıma olur. Daha sonraki bölümlerde göreceğimiz gibi, toplumsal cinsiyet farklılıkları, aile, din, iş ve sınıf gibi öteki toplumsal kurumların önemli bir parçasıdır.

    Toplumsal Cinsiyet Kimliği ve Cinsellik: İki Kuram

    Freud’un Toplumsal Cinsiyet Gelişim Kuramı

    Toplumsal cinsiyet kimliğinin ortaya çıkışı konusundaki belki de en etkili ve çok tartışılan kuram, Sigmund Freud”un kuramıdır. Freud”a göre, bebek ve küçük çocuklardaki toplumsal cinsiyet farklılıklarını öğrenmenin merkezinde, penisin varlığı ya da yokluğu yer almaktadır. “Benim bir penisim var” deyişi, “Ben bir erkeğim” deyişine özdeş iken “Ben bir kızım” deyişi ise “Benim bir penisim yok” deyişine özdeştir. Freud, buradaki sorunun yalnızca anatomik ayrılıklar olmadığını söylemeye özen gösterir; penisin varlığı ya da yokluğu, erkeklik ya da kadınlık için bir simgedir. ; Bu kurama göre, yaklaşık dört ya da beş yaşlarındaki bir erkek çocuğu babasının kendisinden beklediği disiplin ve özerklik yüzünden, onun kendi penisini kesmek istediğini düşleyerek kendisini tehdit altında hisseder. Çocuk kısmen bilinçli olsa da, çoğunlukla bilinçsiz bir biçimde babasını, annesine duyduğu bağlanmaya karşı bir rakip olarak görür. Annesine duyduğu erotik duygulan bastıran ve babasını üstün bir varlık olarak gören çocuk, kendisini babasıyla özdeşleştirir ve kendi erkek kimliği­nin farkına varır. Çocuk annesine duyduğu aşkı, bilinçsiz nitelikteki babasının kendisini hadım edeceği korkusuyla bırakır, öte yandan kızların, ‘penis kıskançlığı’ duydukları varsayılır çünkü, erkek çocuklarını ayırt eden görünür bir organa sahip değildirler. Annesi, kız çocuğunun gözündeki önemini yitirir çünkü, onun da penisi yoktur ve bir tane bulamıyor görünmektedir. Kız kendisini annesiyle özdeşleştirdiğinde, ‘ikinci en iyi’nin farkedilmesinde içerilen boyun eğme tutumunu devralır.

    Bir kez bu aşama bittiğinde, çocuk erotik duygularını bastırmayı öğrenmiş olur. Freud’a göre, yaklaşık beş yaşından ergenlik çağına kadar olan dönem bir örtüklük dönemidir cinsel etkinlikler, ergenlikte ortaya çıkan biyolojik değişmeler erotik istekleri doğrudan bir biçimde yemden etken hale getirene kadar askıya alınır. Okulun başlangıcıyla ortalarını kapsayan bu örtüklük dönemi, aynı cinsiyetten oluşan yakın arkadaş gruplarının, çocuğun yaşamındaki öneminin en fazla olduğu bir dönemdir.

    Freud’un görüşlerine, pek çok başka yazarın yanında özellikle feministler tarafından önemli eleştiriler yöneltilmiştir (Mitcheü 1973; Cuward 1984). İlk olarak, Freud, toplumsal cinsiyet kimliğini, cinsel organların farkedilmesiyle gereğinden fazla eşleştiriyor gibidir; burada kesinlikle başka, daha incelikli etkenler de sözkonusudur. ikinci olarak, kuram, penisin, yalnızca erkeklik organının yokluğu diye düşünülen vajinadan daha üstün olduğu anlayışına bağımlı gibidir. Neden kadın cinsel organları erkeğinkilerden daha üstün olmasın ki? Üçüncüsü, Freud babayı, birincil disiplin edici eyleyen olarak görmektedir; ne ki, pek çok kültürde, anne disiplinin uygulanmasında daha önemli bir rol oynar. Dördüncüsü, Freud, toplumsal cinsiyetin öğrenilmesinin, dört ya da beş yaş civarında yoğunlaştığına inanmaktadır. Daha sonraki yazarların çoğunluğu, bebeklikte başlayan, daha önceki öğrenmenin önemini vurgulamışlardır.

    Chodorovv’un Toplumsal Cinsiyet Gelişimi Kuramı

    Toplumsal cinsiyetin gelişimini inceleyen pek çok yazar Freud’un yaklaşımını kullanmışsa da, bu yaklaşımı kimi önemli bakımlardan değiştirmişlerdir. Buna bir örnek, sosyolog Nancy Chodorovv’dur (1978, 1988). Chodorovv, kendisini erkek ya da kadın olarak görmeyi öğrenmenin, bebeğin erken bir yaşta anne babasına bağlanmasıyla ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Chodorovv, babanın yerine annenin önemini, Freud’un yaptığından çok daha fazla vurgulamaktadır. Bir çocuk, yaşamının ilk dönemlerinde, annenin kendi üzerindeki etkisinin kolayca en baskın etki olması nedeniyle, anneye duygusal olarak bağlanma eğilimi taşımaktadır. Bu bağlanma, ayrı bir benlik duygusuna erişmek için bir noktada kopar çocuk, daha az sıkı bir bağımlılık içine girmelidir.

    Chodorovv, bu kopuş sürecinin, erkek ve kız çocuklarında ayrı ayrı yollardan gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Kızlar, annelerine yakın olmayı sürdürürler örneğin, anneyi kucaklama, öpme ve onun yaptıklarına öykünme olanağına sahip olarak. Anneden kesin bir kopuş olmaması yüzünden, kız çocuk, sonra da yetişkin kadın, başka insanlarla daha bağlantılı bir benlik duygusu geliştirir. Kadının kimliğinin, bir başkasının kimliğiyle kaynaşmış ya da onunkine bağımlı olma olasılığı daha fazladır: îlk olarak annesininkine, daha sonra da bir erkeğinkine. Chodorovv’a göre bu, kadınlardaki duyarlılık ve duygusal sevecenlik özelliklerini ortaya çıkartır.

    Erkek çocuklar bir benlik duygusunu, kendilerinin başlangıçtaki anneye yakınlıklarını kökten bir biçimde, kendi erkeklik anlayışlarını kadınsı olmayandan türeterek yadsıma yoluyla elde ederler. Onlar, ‘kız kardeş gibi’ ya da ‘anasının kuzusu’ olmamayı öğrenirler. Bir sonuç olarak, erkek çocukları, başkalarıyla yakın ilişki kurabilmekte görece daha beceriksizdirler; dünyaya bakmanın daha çözümsel yollarını geliştirirler. Kendi yaşamlarına ilişkin olarak, başarı üzerinde duran, daha etken bir bakışı benimserler; ne ki, kendilerinin ve başkalarının duygularını anlaya­bilme yeteneklerini bastırmışlardır.

    Chodorovv, Freud’un vurgusunu, bir dereceye kadar tersine çevirmektedir. Kadınlık yerine erkeklik bir kayıpla, anneye olan sıkı bağlılığın yitirilmesiyle tanımlanmaktadır. Erkek kimliği, ayrılma yoluyla biçimlenmektedir; bu yüzden, erkekler yaşamlarının daha sonraki dönemlerinde, başkalarıyla yakın duygusal bağlar içine girdiklerinde, bilinçsiz olarak kendi kimliklerinin tehlikeye düştüğünü duyumsarlar. Kadınlar, öte yandan, bir başka kişiyle olan yakın ilişkinin yokluğunun kendilerine olan güvenlerini tehdit ettiğini duyumsarlar. Bu kalıplar, çocukların erken yaşlardaki toplumsallaşmasında, kadınların oynadığı birincil rol nedeniyle bir kuşaktan ötekine aktarılırlar. Kadınlar kendilerini esas olarak ilişkiler bakımından tanımlar ve dile getirirler. Erkekler bu gereksinimleri bastırırlar ve dünyaya karşı daha güdümleyici bir tutumu benimserler.

    Chodorow’un çalışmaları, çeşitli eleştirlerle karşılaşmıştır. Janet Sayers, örneğin, Chodorovv’un kadınların, özellikle günümüzdeki, özerk, bağımsız varlıklar olma savaşımlarını açıklamadığını ileri sümüştür (Sayers 1986). Sayers, kadınların (ve erkeklerin) ruhsal yapılarının Chodorovv’un kuramının ileri sürdüğünden daha çelişkili olduğunu belirtmektedir. Kadınsılık, yalnızca belirli bağlamlarda açığa çıkan saldırganlık ve iddialı olma duygularını gizleyebilir (Brennan 1988). Chodorow ayrıca, beyaz, orta sınıf aile modeline dayanan dar aile anlayışı yüzünden de eleştirilmiştir. Örneğin, anne ya da babadan yalnızca birisinin bulunduğu evlerde ya da çocukların birden fazla yetişkin tarafından büyütüldüğü ailelerde ne olacaktır?

    Bu eleştiriler, Chodorovv’un önemli olmayı sürdüren düşüncelerini çökertmemektedir. Bu düşünceler, kadınlığın nitelikleri hakkında bize çok şey öğretmektedir ve erkek dile getirememezliği denen şeyi erkeklerin duygularını başkalarına göstermekte çektikleri güçlüğü anlamamıza yardımcı olmaktadır.

    İnsan Cinselliği

    Toplumsal cinsiyet farklılıkları üzerine yapılan çalışmalarda olduği gibi, insanın cinsel davranışı hakkındaki, bunun karşıtı olarak toplumsal ve kültürel etkilerin önemine karşı biyolojinin önemi üzerinde de araştırmacılar anlaşmazlık içindedirler. Toplumsal cinsiyet farklılığı ve cinsellik üzerine yapılan araştırmalardaki önemli bir ortak nokta, her iki alanın da insanları anlayabilmek için hayvanlara bakmasıdır. Öncelikle, biyolojik savların kimilerine ve savların doğurduğu eleştirilere bakacağız. Bunun ardından, cinsel davranış üzerindeki toplumsal etkileri inceleyeceğiz; bu da bizi insan cinselliğindeki çok büyük değişmeleri tartışmaya götürecektir.

    Biyoloji ve Cinsel Davranış

    Cinselliğin biyolojik bir temeli olduğu ortadadır çünkü, kadın anatomisi, erkek anatomisinden farklıdır; orgazm deneyimi de farklılık gösterir. Ayrıca, çoğalmak için biyolojik bir zorunluluk vardır; başka türlü, insan türünün soyu tükenirdi. Kimi biyologlar, erkeklerin neden kadınlara kıyasla uçkurlarına daha düşkün olduklarının evrimsel bir açıklaması olduğunu ileri sürmektedirler (2. Bölüm’e bakınız). Bunun için öne sürülen sav, erkeklerin biyolojik olarak, tohumlarının hayatta kalma şansını en yükseğe çıkarmak için, olabildiğince çok kadını gebe bırakmaya eğilimli olduklarıdır. Belirli bir anda döllenebilecek yalnızca bir tek yumurtaları bulunan kadınların, böyle biyolojik çıkarları yoktur. Bunun yerine, çocuklarını korumak için kullanılacak biyolojik kalıtın korunabilmesi için istikrarlı eşler isterler.

    Bu sav, hayvanların cinsel davranışları üzerine yapılan, erkeklerin olağan olarak aynı türün dişilerine kıyasla uçkurlarına daha düşkün olduklarını gösterme savındaki çalışmalar tarafından da desteklenmektedir.

    Ne ki, daha yenilerdeki çalışmalar, hayvan krallığındaki dişi sadakatsizliğinin gerçekte oldukça yaygın olduğunu ve pek çok hayvanın cinsel etkinliklerinin, düşünüldüğünden daha karmaşık olduğunu göstermiştir. Bir zamanlar, dişilerin yavruları için daha üstün bir genetik kalıt potansiyeli en fazla olan erkeklere eş oldu­ğuna inanılırdı. Ancak, dişi kuşlar üzerine yapılan, dişi kuşların fazladan bir eşi, genleri için değil ancak yavruları için daha iyi bir baba olduğu ve onları yetiştirmek için daha iyi bir yuva sağladığı için seçtiklerini ileri süren yeni bir çalışma bu sava karşı çıkmaktadır. Bu çalışmanın vardığı sonuç şudur: “Çiftleşmede, spermin aktarılmasından çok daha fazlası sözkonusudur. Bu dişiler, geleceklerini düşünüyor olabilirler” (Angier 1994’ten aktarma).

    Bu tür araştırmaların sonuçları, özellikle insan cinsel davranışı bakımından deneme niteliğindedir. Göreceğimiz gibi, cinsellik bütünüyle biyolojik özelliklere yüklenemeyecek kadar karmaşıktır.

    Cinsel Davranış Üzerindeki Toplumsal Etkiler

    İnsanların çoğunluğu, bütün toplumlarda, heteroseksüeldir duygusal bağlanma ve cinsel zevk için öteki cinse yanaşılar. Heteroseksüellik, her toplumda evlilik ve ailenin temelidir.

    Yine de, azınlıkta kalan pek çok cinsel tercih ve eğilim de vardır. Judith Lorber, insanlar arasındaki on gibi yüksek bir sayıdaki cinsel kimliği ayırt etmektedir: heteroseksüel kadın, heteroseksüel erkek, eşcinsel kadın, eşcinsel erkek, kadın, biseksüel erkek, transvesti kadın (düzenli olarak erkek gibi giyinen bir kadın), transvesti erkek (düzenli olarak kadın gibi giyinen bir erkek), transseksüel kadın (Jan Morris gibi, kadın olan bir erkek) ve transseksüel erkek (erkek olan bir kadın). Cinsel pratiklerin kendileri daha da çeşitlidir. Freud insanlara, ‘çokbiçimli sapıklar’ demekteydi. Bununla, insanların çok çeşitli cinsel zevkleri olduğunu ve bu zevkleri, belirli bir toplumda, kimilerinin ahlakdışı ya da yasadışı diye görülmelerine karşın, izlediklerini kast etmekteydi. Freud araştırmalarına ilk olarak, pek çok insanın cinsel bakımdan iffet düşkünü olduğu on dokuzuncu yüzyıl sonlarında başlamıştı; yine de, buna karşın, hastalarının cinsel uğraşları inanılmaz derecede çeşitlilik sergilemekteydi. Olası cinsel pratikler arasında şunlar vardır: Bir erkek ya da kadın, kadınlar, erkekler ya da her ikisiyle birden cinsel ilişkiye girebilir. Bu, aynı anda tek kişiyle ya da üç ya da daha fazla kişiyle olabilir. Kişi kendisiyle cinsel ilişki kurabilir (elle doyum) ya da hiç kimseyle kurmayabilir (bakirlik). Kişi transseksüellerle ya da erotik olarak karşı cinsin giysilerini giyen kişilerle ilişki kurabilir; pornografi ya da cinsel oyuncakları kullanabilir; sadomazoşist (bağlanmakla acı çekmenin erotik kullanımı) olabilir; hayvanlarla cinsel ilişki kurabilir, vs. (Lorber 1994). Bütün toplumlarda, kimi pratikleri onaylarken ötekilerine engel olan ya da kınayan cinsel normlar vardır. Ne ki, böyle normlar, farklı kültürler arasında oldukça değişkenlik gösterir. Eşcinsellik buna bir örnektir. Daha sonra tartışılacağı gibi, kimi kültürler eşcinselliği ya hoşgörmüşler ya da kimi bağlamlarda etken bir biçimde özendirmişlerdir, örneğin, antik Yunanda, erkeklerin oğlanlara duyduğu sevgi, cinsel sevginin en yüce biçimi olarak idealleştirilmiştir.

    Kabul edilmiş cinsel davranış türleri de, cinsel tepkilerinin çoğunluğunun doğuştan gelmek yerine öğrenilmiş olduğunu bilmemizin bir yolu olacak biçimde, kültürden kültüre değişmektedir. Bu konudaki en kapsamlı çalışma, kırk yıl önce, iki yüzden fazla toplumdan elde edilmiş antropolojik kanıtları derleyen Clellan Ford ile Frank Beach (1951) tarafından yapılmıştır. Neyin ‘doğal’ cinsel davranış diye görüleceğine ve cinsel çekicilik normlarına ilişkin olarak çarpıcı farklılıklar gözlen­miştir, örneğin, kimi kültürlerde, cinsel birleşme öncesindeki, belki de saatler süren ön oyunlar, istenir ve hatta gerekli görülmektedir; başka kültürlerde ise ön oyunlar hemen hemen hiç yoktur. Kimi toplumlarda, çok sık cinsel birleşmenin fiziksel zayıflığa ya da hastalığa yol açacağına inanılmaktadır. Güney Pasifikteki Senianglar arasında, sevişmenin uzatılmasının istenirliği hakkındaki öğütler, köyün yaşlıları tarafından verilmektedir bu yaşlılar ayrıca, ak saçlı bir kişinin her gece çiftleşmesinin meşru olduğuna da inanmaktadırlar!

    Kültürlerin çoğunluğunda, cinsel çekicilik normları (hem kadınlar hem de erkekler tarafından benimsenen), Batıda kadınların ev dışındaki alanlarda giderek artan biçimde etkin hale gelmeleriyle yavaş yavaş değişiyor görünen bir durum olsa da, erkeklere kıyasla kadınların fiziksel görünüşleri üzerinde daha çok odaklan­maktadır. Bununla birlikte, kadın güzelliğindeki en önemli özellikler diye görülen özellikler büyük farklılıklar göstermektedir. Çağcıl Batıda, zayıf, ince bir beden hayranlık uyandırır; buna karşılık başka kültürlerde, çok daha geniş bir biçim çekici diye görülür (6. Bölüme bakınız). Kimi zaman memeler bir cinsel uyarı kaynağı diye görülmezken, kimi toplumlarda bunlara büyük bir erotik önem yüklenir. Kimi toplumlar yüzün biçimine büyük önem verirken ötekiler gözlerin biçim ve rengi ya da burun ve dudakların büyüklük ve biçimlerine büyük önem vermektedir.

    Batı Kültüründe Cinsellik

    Batının cinsel davranışa yönelik tutumu, neredeyse iki bin yıldan bu yana, öncelikle Hıristiyanlık tarafından biçimlendirilmiştir. Farklı Hıristiyan mezhep ya da topluluklar, cinselliğin yaşamdaki yeri hakkında değişen görüşleri benimsemiş olsalar da, Hıristiyan kilisesinin baskın görüşü, üreme dışında bütün cinsel davranışlara kuşkuyla yaklaşmak olmuştur. Kimi dönemlerde, bu görüş toplumun genelindeki aşırı bir iffet düşkünlüğüne yol açmıştır. Ne ki başka zamanlarda, pek çok insan yaygın bir biçimde, dinsel yetkeler tarafından yasaklanmış pratikleri (zina gibi) benimseyerek kilisenin öğretilerini yok saymış ya da bunlara tepki göstermiştir. 1. Bölüm’de değinildiği gibi, cinsel doyuma evlilik yoluyla ulaşılabileceği ve ulaşılması gerektiği düşüncesi enderdi.

    On dokuzuncu yüzyılda, cinsellik hakkındaki dinsel yargılar yerini kısmen tıbbi yargılara bırakmıştı. Bununla birlikte, doktorlar tarafından yazılan ilk yazıla oldukça değişkenlik gösterir. Eşcinsellik buna bir örnektir. Daha sonra tartışılacağı gibi, kimi kültürler eşcinselliği ya hoşgörmüşler ya da kimi bağlamlarda etken bir biçimde özendirmişlerdir. Örneğin, antik Yunanda, erkeklerin oğlanlara duyduğu sevgi, cinsel sevginin en yüce biçimi olarak idealleştirilmiştir.

    Kabul edilmiş cinsel davranış türleri de, cinsel tepkilerinin çoğunluğunun doğuştan gelmek yerine öğrenilmiş olduğunu bilmemizin bir yolu olacak biçimde, kültürden kültüre değişmektedir. Bu konudaki en kapsamlı çalışma, kırk yıl önce, iki yüzden fazla toplumdan elde edilmiş antropolojik kanıtları derleyen Clellan Ford ile Frank Beach (1951) tarafından yapılmıştır. Neyin ‘doğal’ cinsel davranış diye görüleceğine ve cinsel çekicilik normlarına ilişkin olarak çarpıcı farklılıklar gözlenmiştir. Örneğin, kimi kültürlerde, cinsel birleşme öncesindeki, belki de saatler süren ön oyunlar, istenir ve hatta gerekli görülmektedir; başka kültürlerde ise ön oyunlar hemen hemen hiç yoktur. Kimi toplumlarda, çok sık cinsel birleşmenin fiziksel zayıflığa ya da hastalığa yol açacağına inanılmaktadır. Güney Pasifikteki Senianglar arasında, sevişmenin uzatılmasının istenirliği hakkındaki öğütler, köyün yaşlıları tarafından verilmektedir bu yaşlılar ayrıca, ak saçlı bir kişinin her gece çiftleşmesinin meşru olduğuna da inanmaktadırlar!

    Kültürlerin çoğunluğunda, cinsel çekicilik normları (hem kadınlar hem de erkekler tarafından benimsenen), Batıda kadınların ev dışındaki alanlarda giderek artan biçimde etkin hale gelmeleriyle yavaş yavaş değişiyor görünen bir durum olsa da, erkeklere kıyasla kadınların fiziksel görünüşleri üzerinde daha çok odaklan­maktadır. Bununla birlikte, kadın güzelliğindeki en önemli özellikler diye görülen özellikler büyük farklılıklar göstermektedir. Çağcıl Batıda, zayıf, ince bir beden hayranlık uyandırır; buna karşılık başka kültürlerde, çok daha geniş bir biçim çekici diye görülür (6. Bölüme bakınız). Kimi zaman memeler bir cinsel uyan kaynağı diye görülmezken, kimi toplumlarda bunlara büyük bir erotik önem yüklenir. Kimi toplumlar yüzün biçimine büyük önem verirken ötekiler gözlerin biçim ve rengi ya da burun ve dudakların büyüklük ve biçimlerine büyük önem vermektedir.

    Batı Kültüründe Cinsellik

    Batının cinsel davranışa yönelik tutumu, neredeyse iki bin yıldan bu yana, öncelikle Hıristiyanlık tarafından biçimlendirilmiştir. Farklı Hıristiyan mezhep ya dal topluluklar, cinselliğin yaşamdaki yeri hakkında değişen görüşleri benimsemiş olsalar da, Hıristiyan kilisesinin baskın görüşü, üreme dışında bütün cinsel davranışlara kuşkuyla yaklaşmak olmuştur. Kimi dönemlerde, bu görüş toplumun genelini deki aşın bir iffet düşkünlüğüne yol açmıştır. Ne ki başka zamanlarda, pek çok inl san yaygın bir biçimde, dinsel yetkeler tarafından yasaklanmış pratikleri (zina gibi)! benimseyerek kilisenin öğretilerini yok saymış ya da bunlara tepki göstermiştir, ilk Bölüm’de değinildiği gibi, cinsel doyuma evlilik yoluyla ulaşılabileceği ve ulaşılması gerektiği düşüncesi enderdi.
    ~

    On dokuzuncu yüzyılda, cinsellik hakkındaki dinsel yargılar yerini kısma tıbbi yargılara bırakmıştı. Bununla birlikte, doktorlar tarafından yazılan ilk yazıların çoğunluğu, kilisenin görüşleri kadar katıydı. Kimileri, cinsel etkinliğin üremeyle bağlantısı olmayan her türünün ciddi fiziksel zararları olduğunu ileri sürmekteydiler. Elle doyumun, körlük, delilik, kalp hastalığı ve diğer rahatsızlıklara yol açacağı ileri sürülürken, oral seksin kansere neden olacağı savlanmıştı. Viktorya çağın­da, cinsel ikiyüzlülük yaygındı. Erdemli kadınların, kocalarının yaklaşmalarını yal­nızca bir görev olarak kabul eder biçimde cinselliğe kayıtsız olduklarına inanılmaktaydı. Yine de gelişen, kasaba ve kentlerde fahişelik yaygındı ve çokluk hoşgörülmekteydi; ‘hafifmeşrep’ kadınların, saygıdeğer kızkardeşlerinden bütünüyle farklı bir kategoride yer aldıkları düşünülmekteydi.

    Dışarıdan bakıldığında, kendilerini eşlerine adamış, namuslu, iyi vatandaşlar olarak görünen pek çok Viktorya çağı erkeği, düzenli olarak fahişelere gitmekteydi ya da kendilerine metres tutmaktaydılar. Böyle davranışlara hoşgörüyle bakılırken, kendilerine sevgili bulan kadınların davranışı skandal olarak görülmekteydi ve bu kadınlar, eğer yaptıkları açığa çıkarsa, kibar muhitlerden dışlanmaktaydılar. Erkeklerle kadınların cinsel etkinliklerine yönelik farklı tutumlar, varlığını uzun zaman sürdüren ve kalıntıları hâlâ yaşayan bir cifte standart oluşturmaktaydı.

    Yatan zamanlarda, cinselliğe yönelik geleneksel tutumlar, özellikle 1960’larda güçlenen, çok daha özgürlükçü görüşlerle yanyana varolmaktadır. Kimi insanlar, özellikle Hıristiyan öğretilerden etkilenmiş olanlar, evlilik öncesi cinsel ilişkinin yanlış olduğuna inanmaktadırlar ve evlilik sınırları içerisindeki heteroseksüel davranış dışındaki bütün cinsel davranış biçimlerinin cinsel zevkin istenir olan ve önemli bir yön olduğu artık çok daha yaygın biçimde kabul edilse de karşısındadırlar. Ötekiler, buna karşın, evlilik öncesi cinsel ilişkiye göz yummakta ya da etkin biçimde onaylamakta; farklı cinsel pratiklere de hoşgörüyle yaklaşmaktadırlar. Batı ülkelerinin çoğundaki cinsel tutumlar, geçmiş otuz yıl boyunca hiç kuşkusuz daha hoşgörülü hale gelmiştir. Film ve oyunlarda daha önce hiçbir biçimde kabul edilemez görülen sahneler yer almakta ve pornografik malzemeler, isteyen yetişkinlerin çoğunluğu tarafından kolayca elde edilebilmektedir.

    Cinsel davranış: Kinsey’in çalışmaları

    Kamunun cinselliğe ilişkin değerleri hakkında, mahrem pratikler hakkında olduğundan daha güvenle konuşabiliriz, çünkü bu mahrem pratiklerin pek çoğu yapıları gereği belgelenememektedir. Alfred Kinsey, A.B.D.’de 1940’lar ile 50’lerde araştırmalarına başladığında, gerçek cinsel davranışın önemli bir incelemesi ilk kez yapılmaktaydı. Kinsey ve arkadaşları, dinsel örgütlerden tepkiler almışlar, çalışmaları gazetelerde ve Kongrede ahlakdışı diye kınanmıştı. Ne ki Kinsey direndi ve so­nunda, beyaz Amerikan nüfusu anlamlı derecede temsil eden bir örnekleme olan on sekiz bin insanın cinsel yaşam tarihlerini elde etti (Kinsey ve arkadaşları, 1948, 1953).

    Kinsey’in vardığı sonuçlar, çoğunluk için şaşırtıcı, pek çok kişi için de şok edici nitelikteydiler çünkü, bu sonuçlar kamunun sözkonusu dönemdeki cinsel davranışa ilişkin beklentileriyle, gerçek cinsel davranış arasında büyük bir farklılık olduğunu göstermekteydiler. Kinsey, erkeklerin neredeyse % 70’inin fahişelere gittiğini ve % 84’ünün evlilik öncesi cinsel ilişki kurduğunu bulmuştu. Yine de erkeklerin % 40’ı, çifte standart izler biçimde, eşlerinin evlenirken bakire olmalarını beklemekteydi. Erkeklerin % 90’dan fazlası, elle doyum yapmaktaydı ve yaklaşık % 60’ı da oral seksin bir biçimini uygulamışlardı. Kadınlara gelince, bunların % 50 kadarı evlilik öncesi, çoğunlukla gelecekteki kocalarıyla olmak üzere, cinsel deneyim yaşamışlardı. Kadınların % 60’lık bölümü elle doyum gerçekleştirmekteydiler ve aynı yüzdeyle oraljenital ilişki içine girmiş idiler.

    Kinsey’in bulgularının gösterdiği, kamunun kabul ettiği tutumlar ile gerçek davranış arasındaki fark olasılıkla, sözü edilen dönem içinde, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, özellikte büyüktü. Bir cinsel özgürleşme aşaması oldukça erken bir dönemde, 1920’lerde, pek çok genç insanın daha önceki kuşakların yaşamını yöneten katı ahlaki yasalardan kurtulmuş olduklarını duyumsadıkları bir dö­nemde başlamıştı. Cinsel davranış olasılıkla çok değişmişti, ancak cinselliğe ilişkin sorunlar, bugünlerde olduğu gibi açık açık tartışılamıyordu. Kamu düzeyinde hâlâ güçlü bir biçimde onaylanmayan cinsel etkinliklere katılan insanlar, bu etkinliklerini gizliyorlardı ve başkalarının hangi derecede benzer pratikleri uyguladıklarını bilmiyorlardı. 1960’larm daha hoşgörülü ortamı, açıkça ilan edilen tutumların, gerçek davranışlarla daha bir uyumlu hale gelmesine yol açmıştır.

    Kinsey’den Sonra Cinsel Davranış

    1960’larda, karşı kültür niteliğindeki ‘hippi’ yaşam biçimleriyle elele gidenler gibi, varolan düzene meydan okuyan toplumsal hareketler de varolan cinsel normları kırmıştı. Bu hareketler, cinsel özgürlüğü kutsanmışlardır; kadınlar için doğum kontrol haplarının bulunması da, cinsel zevkin üremeden açıkça ayrılmasına olanak sağlamıştır. Kadın grupları aynı zamanda, erkek cinsel değerlerinden daha fazla kurtulmak, çifte standardın yadsınması ve kadınların ilişkilerinde daha fazla cinsel doyuma ulaşma gereksinimlerinin tanınması için bastırmaya başlamışlardır.

    Yakın zamanlara kadar, cinsel davranışın Kinsey’in zamanından bu yana nasıl değiştiğini doğrulukla bilmek güçtü. 1980’lerin sonlarında, Lillian Rubin on üç ile kırk sekiz yaş arasındaki bin Amerikalıyla konuşarak, son otuz yıl boyunca cinsel davranış ve tutumlarda ne gibi değişiklikler olduğunu ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Rubin’in bulgularına göre, gerçekte önemli gelişmeler ortaya çıkmıştı. Cinsel etkinlik tipik olarak, daha önceki kuşak için sözkonusu olandan daha genç bir yaşta başlıyordu; dahası, yeniyetmelerin cinsel pratikleri en az yetişkinlerinkiler kadar değişken ve kapsayıcı olma eğilimi gösteriyordu. Çifte standardın hâlâ varolmasına karşın, bu artık eskisi kadar güçlü değildi. En önemli değişikliklerden birisi, kadınların ilişkilerinde cinsel zevki bekledikleri ve etkin bir bir biçimde bu zevki aradıklarıydı. Kadınlar artık, yalnızca cinsel doyum vermekle kalmayıp cinsel doyuma ulaşmayı da bekliyorlardı Robin’in ileri sürdüğüne göre, her iki cins için de önemli sonuçlan olan bir görüngü.

    Kadınlar artık, cinsel bakımdan bir zamanlar olduklarından daha özgürdürler;ne ki, erkeklerin çoğunluğunun alkışladıkları bu gelişmenin yanında kadınlar, pek çok erkeğin kabullenmekte zorlandığı, yeni bir kendilerini öne çıkarma eğilimine girmişlerdir. Rubin’in konuştuğu erkekler sık sık “kendilerini yetersiz duyduklarını”, “hiçbir şeyi doğru dürüst yapamadıklarını”, ve “bugünlerde kadınları doyuma ulaştırmayı olanaksız bulduklarını” söylemişlerdir (Rubin 1990).
    ~

    Erkekler kendilerini yetersiz duymaktadırlar öyle mi? Bu, beklemeye alışık olduğumuz her şeyle çelişmiyor mu? Çünkü çağcıl toplumda, erkekler çoğu alanda baskın olmayı sürdürmektedirler ve genel olarak kadınlara karşı davranışları, kadınların onlara davranışlarından çok daha fazla şiddet içermektedir. Böylesi bir şiddet büyük ölçüde, kadınların denetlenmesini ve onlara boyu eğdirmenin sürmesini amaçlamaktadır. Yine de kimi yazarlar, erkekliğin, bir ödül olduğu kadar bir yük de olduğunu ileri sürmeye başlamışlardır. Bu yazarlar, erkek cinselliğinin büyük bölümünün doyum sağlayıcı olmak yerine zorlayıcı olduğunu da eklemektedirler. Eğer erkekler cinselliklerini bir denetim aracı olarak kullanmayı bıraksaydılar, yalnızca kadınlar değil, kendileri de bundan kazançlı çıkarlardı.

    Yeni bir sadakat mi?

    1994’te, bir araştırmacılar grubu, Kinsey’den bu yana herhangi bir ülkedeki cinsellik üzerine yapılmış en kapsamlı çalışma olan The Social Organization of Sexuality: Semai Practices in the United States [Cinselliğin Toplumsal Örgütlenmesi: A.B.D.’deki Cinsel Pratikler] adlı kitabı çıkardılar. Pek çoğunu şaşırtır biçimde, bu araştırmacıların bulguları Amerikalılar arasında temel bir cinsel tutuculuğun bulunduğu­nu düşündürmektedir örneğin, deneklerin % 83’ünün, geçmiş bir yıl boyunca yalnızca tek bir eşleri olmuştur (ya da hiç eşleri olmamıştır); bu oran, evli kişiler arasında % 96’ya çıkmaktadır. Kişinin eşine olan sadakati de oldukça yaygındı: Kadınların yalnızca % 10’u, erkeklerinse % 25’i, yaşamları boyunca tek bir kez evlilik dışı bir ilişkileri olduğunu belirtmişlerdir. Çalışmaya göre, Amerikalıların yaşamla­rı boyunca ortalama üç eşleri bulunmaktaydı. Cinsel davranışın görünürde oturmuş bir nitelik sergilemesine karşın, bu çalışmadan kimi açık seçik değişikliklerin ortaya çıktığı da görülmektedir; bunlardan en önemlisi, evlilik öncesi cinsel dene­yimdeki, özellikle kadınlar arasında, giderek hızlanan artıştır. Aslında, bugün evli olan Amerikalıların % 95’i, cinsel bakımdan deneyimlidirler (Laumann ve arkadaşları 1994).

    Cinsel davranış hakkındaki derlemeler, güçlüklerle doludur. Yalınca, insanların kendilerine sorulduğunda cinsel yaşamlarını ne kadar dürüstçe anlatıyor olduklarını bilemiyoruz. The Social Organization of Sexuality kitabı, Amerikalıların cinsel yaşamlarında, Kinsey’in raporlarının zamanında olduklarından çok daha az serüven düşkünü olduklarını ortaya koyuyor gibidir. Kinsey raporlarının yetersiz olmaları olasıdır. Belki de AIDS korkusu, pek çok insanı cinsel etkinliklerinin sınırlarını daraltmaya zorlamıştır. Ya da belki de bugünün oldukça tutucu olan siyasal ikliminde, insanlar cinsel etkinliklerinin çeşitli yönlerini gizlemeye daha fazla eğilim gösteriyor olabilirler.
    Yakın zamanlarda, cinsel davranış hakkındaki derlemelerin geçerlilik dereceleri yoğun bir tartışmanın odağında yer almıştır (Lewontin 1995). Biraz önce tartışılan derlemeyi eleştirenler, böyle derlemelerin cinsel pratikler hakkında güvenilir bilgi sağlamadığını ileri sürmüşlerdir. Buradaki anlaşmazlığın bir bölümü, kendileriyle konuşulan yaşlı insanların yanıtlan üzerinde yoğunlaşmaktadır. Araştırmacılar, seksen ile seksen beş yaş arasındaki erkeklerin % 85’inin eşleriyle cinsel ilişki kurduklarını söylediklerini belirtmektedirler. Bu araştırmaya eleştiri yöneltenler, bu söylenenin gerçek olmadığının ortada olduğunu; bunun da bütün araştırmanın bulguları hakkında kuşku doğurduğunu düşünmektedirler. Araştırmacılar bu suçlamaya karşı kendilerini savunmuşlar ve yaşlı insanlar üzerinde çalışan ve yukarıdaki eleştiriyi yapanları yaşlılık hakkında olumsuz önyargılara sahip olmakla suçlayan uzmanların desteğini yanlarında bulmuşlardır. Bu uzmanlar, huzurevleri gibi kurumlar dışında yaşayan yaşlı erkekler üzerinde yapılan bir çalışmanın, doksanlı yaşlarının başındaki erkeklerinin çoğunun, aslında cinselliğe karşı bir ilgiyi sürdürdükleri sonucunu verdiğini belirtmektedirler.

    Eşcinsellik

    Eşcinsellik, bütün kültürlerde vardır. Yine de eşcinsel bir kişi kendi cinsel tercihleri ile nüfusun çoğunluğundan açıkça ayrı olan bir kişi görece yenidir. Michel Foucault, on sekizinci yüzyıldan önce, kavramın belli belirsiz varolduğunu göstermiştir (Foucault 1978). Kilise ve yasa, sodominin karşısındadır; İngiltere ile başka birkaç Avrupa ülkesinde eşcinsellik ölüm cezasını gerektiren bir suçtu. Bununla birlikte, sodomi, özel olarak eşcinsel bir suç diye tanımlanmamıştı. Bu suç, erkeklerin kendi aralarında olduğu kadar, erkeklerle kadınlar ve erkeklerle hayvanlar arasındaki ilişkiler için de geçerliydi. ‘Eşcinsellik’ terimi 1860’larda kullanılmaya başlanmış ve bu tarihten itibaren eşcinseller giderek artan biçimde, özel bir cinsel sapıklığı olan ayrı türden insanlar diye görülmüştür (Weeks 1986). Kadın eşcinselliğini anlatmak için ‘lezbiyen‘ teriminin kullanılması, biraz daha sonraya rastlamaktadır.

    A.B.D.’de, ‘doğal olmayan edimler’ için uygulanan ölüm cezası, bağımsızlığın ardından, Avrupa’da ise on sekizinci yüzyıl sonları ile on dokuzuncu yüzyıl sonlrında kaldırılmıştır. Bununla birlikte, birkaç on yıl öncesine kadar, eşcinsellik hemen hemen bütün Batı ülkelerinde bir suç olarak kalmıştır. Bu olgu, artık yasalar yasaklamasa da, neden pek çok insanın duygusal bakımdan eşcinsellere karşı olmayı sürdürdüğünü açıklamaktadır.

    Batılı olmayan kültürlerde eşcinsellik

    Kenneth Plummer, klasik bir çalışmada, çağcıl Batı kültürü içindeki dört eşcinsellik türünü ayırt etmektedir. Gevşek eşcinsellik, bir kişinin bütün cinsel yaşamını esas olarak yapılaştırmayan geçici bir eşcinsel karşılaşmadır. Okul çocuklarının birbirlerine ilgisi ve toplu elle doyum bunun örnekleri arasındadır. Yerleşik etkinlikler, eşcinsel edimlerin düzenli olarak yürütüldüğü, ancak kişinin baskın tercihi olmadığı durumlara göndermede bulunur. Hapisaneler ya da askeri birlikler gibi, erkeklerin kadınlar olmadan yaşadıkları yerlerde, eşcinsel davranışın tercih edilir olmaktan çok heteroseksüel davranışın yerine geçtiği düşünülen bu türü yaygındır.

    Kişiselleştirilmiş eşcinsellik, eşcinsel etkinlikleri tercih eden, ancak bu tür etkinliklerin kolayca kabul edildikleri gruplardan yalıtılmış olan kişilere göndermede bulunur. Burada eşcinsellik, arkadaşlarla meslektaşlardan gizlenen, kaçamak bir etkinliktir. Bir yaşam biçimi olarak eşcinsellik, kendisini ‘açığa vuran’ ve benzer cinsel tercihleri olanlarla gerçekleştirilen birliktelikleri yaşamlarının temel bir parçası yapan kişilere göndermede bulunur. Böyle insanlar genellikle, eşcinsel etkinliklerin ayrı bir yaşam tarzına bütünleştikleri gay altkülrürlerine dahildirler (Plummer 1975).

    Nüfusun eşcinsel deneyimleri yaşayan ya da eşcinselliğe güçlü bir eğilim gösteren bölümü (hem erkek hem de kadın), açıkça gay yaşam tarzım benimseyen kişi­lerden sayıca çok daha fazladır. Batı kültürlerindeki eşcinselliğin olası büyüklüğü ilk kez, Alfred Kinsey’in araştırmasının basılmasıyla bilinir duruma gelmiştir. Kinsey’in bulgularına göre, bütün Amerikalıların yansından fazla olmayan bir bölü­mü, ergenlik sonrasındaki cinsel etkinlikleri ve eğilimleri bakımından bütünüyle heteroseksüeldir. Kinsey’in örneklemesinde, % 8’lik bir bölüm, üç yıl ya da daha fazla bir dönem için yalnızca eşcinsel ilişkiler içine girmişlerdi. Bir % 10 da, eşcinsel ve heteroseksüel etkinliklerde az çok aynı derecede yer almaktaydı. Kinsey’in en çarpıcı bulguları, erkeklerin % 37’sinin en azından bir kere, orgazm düzeyine varan bir eşcinsel deneyim yaşamış olmalarıydı. Ayrıca % 13’lük bölüm de, eşcinsel arzu­lar duymuş ancak bunları pratiğe geçirmemişlerdir.

    Kadınlar arasındaki eşcinselliğin, Kinsey araştırmalarının gösterdiği oranı daha düşüktü. Kadınların yaklaşık % 2’si açıkça eşcinseldi. Eşcinsel deneyimler, % 13 tarafından bildirilmiş; bir % 15 de bunları pratiğe geçirmeden, eşcinsel arzular duyduklarını kabul etmişlerdi. Kinsey ve meslektaşları, çalışmalarının ortaya koyduğu eşcinsellik düzeyi karşısında şaşkına dönmüşlerdi; bu yüzden de çalışmanın sonuçlan farklı yöntemlerle kontrol edilmiş, ancak sonuçlar aynı kalmıştır (Kinsey ve arkadaşları, 1948,1953).

    The Socîal Organization of Sexuality [Cinselliğin Toplumsal Düzenlenişi] adlı çalışmanın sonuçlan, Kinsey’in eşcinselliğin yaygınlığına ilişkin çalışmasındaki bulguları hakkında kuşkular doğurmuştur. Kinsey’in % 37’sine karşın, daha sonraki çalışmada erkeklerin yalnızca % 9’u orgazm düzeyine varan bir eşcinsel karşılaşma yaşamışlar; erkeklerin yalnızca % 8’i eşcinsel arzular duyduklarını ( % 13’e kıyasla) ve yalnızca % 3’ten az bir bölümü, bir önceki yıl içinde bir başka erkekle cinsel bir ilişkiye girdiğini bildirmiştir.

    Bu çalışmayı yürütenlerin de kabul ettiği gibi, hâlâ eşcinselliğe yapışık olmayı sürdüren damga, olasılıkla eşcinsel davranışın genellikle olduğundan az gösteril­miş olmasına katkıda bulunmuştur. Ve, çalışmayı eleştirenlerden birinin dikkatleri çektiği gibi, yazarların tesadüfi örneklemesi, eşcinsellerin coğrafi olarak, kent nüfu­sunun 10’una yaklaştıktan büyük kentlerde yoğunlaşmasını dikkate alamamaktadır (Robinson 1994).
    Lezbiyen gruplar, erkeklerin oluşturduğu gay altkültürlerinde bulunandan daha az örgütlenmiştirler ve gevşek ilişkilerin daha düşük bir oranını içermektedirler. Erkek eşcinselliği dikkatleri lezbiyenlikten daha fazla toplamaktadır ve lezbiyen eylemci grupları çoklukla, çıkarları erkek örgütlerininkiyle aynıymış gibi değerlendirilmektedir. Ne ki, kimi zaman erkek eşcinsellerle lezbiyenler arasında ya î kın bir işbirliği olsa da, özellikle lezbiyenlerin etkin biçimde feminizmi benimsiyor oldukları durumda, iki grup arasında farklılıklar da vardır. Lezbiyen kadınların yaşamlarının özgül niteliği, artık sosyologlar tarafından daha ayrıntılı olarak incelenmektedir.

    Lezbiyen ciflerin çoklukla, ya bir erkekle girilen ilişki yoluyla ya da yapay döllenme yoluyla edinilen çocukları vardır, ancak bu çocukların vesayetini almaları zordur.

    Kendini açığa vurmak, pek çoğu için zor bir süreç olmayı sürdürmektedir. Anne babalara, başka akraba ve arkadaşlara ve eğer varsa çocuklara bunun söylenmesi gerekir. Bununla birlikte, bu deneyim, ödüllendirici bir deneyim olabilir. Loralec MacPike, There’s Something I’ve Been Meaning Teli You [Sana Söylemeye Çalıştığım Bir Şey Var] adlı kitabında, eşcinselliklerini açığa vurmaya karar veren kadınların deneyimlerini toplamaktadır. MacPike, kendi deneyiminden sözederken şunları yazmaktadır:
    ‘Yeniden doğan lezbiyen’lerin pek çoğu gibi, yeni bulduğum benliğimden ve yeni tanımlanmış yaşamımdan fazlasıyla hoşnuttum. Ne eşim ne de ben daha önce bir lezbiyen ilişki içine girmiştik; dolayısıyla ikimiz de yaşamlarımızı, gay topluluklarının parçalan olan toplumsal temeller ve arkadaşlıklara göre düzenlemiş değildik; ancak, bize bir biçimde kendilerini ortaya döküyormuş gibi görünenlere incelikle yaklaşmaya başladık… [Biz] oldukça şanslıydık… sonuçlar, düşleyebileceğimden daha olumlu ve zenginleştiriciydi (MacPike 1989).

    Eşcinselliğe yönelik tutumlar

    Eşcinselliğe yönelik hoşgörüsüzlük geçmişte öylesine yaygındı ki, konu çevresinde yaratılan söylenlerin kimileri yaygınlıklarını, yalnızca son bir kaç yılda yitirmişlerdir. Eşcinsellik bir hastalık değildir ve herhangi bir psikiyatrik rahatsızlıkla kesin olarak eşleşmez. Eşcinsel erkeklerin yaptıkları işler, kuaförlük, iç dekorası yon ya da sanat gibi özgül sektör ya da mesleklerle sınırlı değildir.Kimi erkek gay davranış biçimleri, erkeklik ile güç arasındaki alışıldık bağlantıları değiştirme çabaları olarak görülebilir belki de, eşcinsellerin neden heteroseksüel topluluk tarafından böylesine tehdit altında olduklarının düşünüldüğünü açıklayan bir neden. Gay erkekler, kendileriyle eşleştirilen kadınsılık görüntüsünü yad­sıma eğilimindedirler ve iki yolla böyle bir görüntüden sapma gösterirler. Bu yollardan birisi, aşırı kadınsılığı öne çıkarmaktır önyargıyı dalgaya alan bir ‘kamp’ erkekliği, öteki yol, bir ‘maço’ görüntü geliştirmektir. Bu da geleneksel erkeksiliğe uygun değildir; motosikletçiler ya da kovboylar gibi giyinen erkekler yine erkekliği, abartarak, dalgaya almaktadırlar (Bertelson 1986).
    Bununla birlikte, kimi bakımlardan eşcinsellik daha olağanlaşmıştır daha çok gündelik toplumun daha fazla kabullenilmiş bir parçası olarak Danimarka, Norveç ve İsveç gibi Avrupa’daki birkaç ülke, artık eşcinsel çiftlerin devlet tarafından tanınmasına ve bu çiftlerin evlilik ayrıcalıklarının çoğunu elde etmelerine izin vermektedir. Hollanda, Fransa ve Belçika’daki kent yönetimleri ve yerel yönetimler de eşcinsel ilişkileri tanımaya başlamışlardır. Havvai’de, eşcinsel evlilik, mahkeme kararıyla yasal olarak elde edilebilir.

    Gay eylemciler, eşcinsel evliliklerin yasallaşması için giderek daha fazla uğraşmaktadırlar. Heteroseksüel çiftler arasındaki evlilikler önemini yitiriyorken niye buna uğraşırlar ki? Bunun nedeni onların herkesle aynı konum, hak ve yükümlülüklere sahip olmak istemeleridir. Evlilik bugün her şeyden önce duygusal bir bağlanmadır, ancak devlet tarafından tanınmış olmasıyla aynı zamanda yasal içermelere de sahip olmaktadır. Evlilik eşlerin tıbbi yaşam ölüm kararlan verebilmelerine, kalıt haklarına sahip olmalarına ve sigorta yardımları ya da başka ekonomik yararlar elde etmelerine olanak verir Amerika’da hem eşcinseller arasında hem de heteroseksüeller arasında giderek yaygınlaşan ‘bağlanma törenleri’ yasal olmayan evlilikler bu hak ve yükümlülüklere olanak vermez. Tersinden bakarsak, kuşkusuz, bu, pek çok heteroseksüel çiftin artık neden ya evliliği ertelemeye ya da hiç evlenmemeye karar verdiklerini açıklayan bir nedendir.

    Eşcinsel evlilik karşıtları bunu ya hoppaca buldukları ya da doğal olmadığına inandıkları için kınamaktadırlar. Bu karşıtlar eşcinsel evliliği, devletin önünü almak için elinden geleni yapması gerektiğine inandıkları cinsel bir yönelimin yasallaştırılması olarak görmektedir. Amerika’da, kendilerini eşcinsellerin yaşam biçimlerini değiştirmelerine ve karşı cinsten insanlarla evlenmelerine yöneltmeye adayan baskı grupları bulunmaktadır. Kimileri eşcinselliği hâlâ bir sapıklık olarak gör­mekte ve bunu olağanlaştırmaya yönelik her çabaya şiddetle karşı çıkmaktadırlar.

    Yine de gay insanların çoğunluğu, yalnızca sıradan görünmek istemektedirler. Bunlar, eşcinsellerin, en az başkalarının olduğu kadar, ekonomik ve duygusal güvenliğe gereksinim duyduklarını belirmektedirler. Andrew Sullivan Virtually Normal [Neredeyse Olağan] (1995) adlı kitabında, eşcinsel evliliğin erdemlerini güçlü bir biçimde savunmaktadır. Kendisi de bir Katolik ve eşcinsel olan Sullivan, dinsel inançlarının cinselliğiyle nasıl uzlaştırılabileceği konusunda çok acı çekmişti. Sullivan, eşcinselliğin en azından bir bölümüyle doğa tarafından verildiğini bunun çoğunluğun yalınca ‘seçtiği’ bir şey olmadığını ileri sürmektedir. Kişiye eşcinselliğini bırakmasını söylemek, ondan bir başkasını sevme ve onun tarafından sevilme, şansını bırakmasını istemekle aynıdır. Sevgi, evlilik içerisinde dile getirilebilmelidir. Sullivan, eğer eşcinseller yabancılaşmış bir azınlık durumuna gelmeyeceklerse, gay evliliğinin yasallaşması gerektiği sonucuna varmaktadır.

    Bu bölümün sonunda, fahişelik sorununa bakacağız. Erkek fahişelik, kimi erkek gay altkültürlerinde yaygındır. Ne ki, kadın fahişeliği toplumun genelinde çok daha yaygındır; şimdi üzerinde duracağımız da budur.

    Fahişelik

    Fahişelik, parasal kazanç karşılığında cinsel yararlar sağlama olarak tanımlanabilir. ‘Fahişe’ sözcüğü, on sekizinci yüzyıl sonlarında yaygın kullanıma girmiştir. Antik dünyada, ekonomik ödül için cinsellik sağlayanların çoğunluğu, kibar fahişeler, ikinci eşler (metresler) ya da kölelerdi. Kibar fahişeler ve metresler, geleneksel toplumlarda çokluk yüksek bir konum elde ederlerdi.

    Çağcıl fahişeliğin temel bir yönü, kadınların ve müşterilerin genellikle birbirlerini önceden tanımıyor olmalarıdır. Erkekler, ‘düzenli müşteriler’ haline gelseler de, ilişki başlangıçta, kişisel yakınlık temelinde kurulmaz. Bu, daha önceki maddi kazanç karşılığı cinsel yarar sağlama biçimlerinin çoğu için geçerli değildi. Fahişelik küçük ölçekli toplulukların çözülmesiyle, kişisellikten uzak nitelikteki büyük kentsel alanların ortaya çıkmalarıyla ve toplumsal ilişkilerin ticarileşmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Küçük ölçekli geleneksel topluluklarda, cinsel ilişkiler, görünürlükleriyle denetlenmekteydi. Yeni gelişen kentsel alanlarda, daha anonim nitelikteki toplumsal bağlantılar kolayca kurulabiliyordu.

    Günümüzde fahişelik

    Bugün İngiltere’deki fahişeler, geçmişte olduğu gibi, esas olarak yoksul top­lumsal kesimlerden gelmektedirler, ancak bunlara önemli ölçüde orta sınıftan gelen kadınlar da eklenmiştir. Artan boşanma oranı, yeni yoksulluğa düşen kadınları fahişeliğe itmektedir. Buna ek olarak, mezun olduktan sonra iş bulamayan kimi kadınlar, başka iş fırsatları beklerlerken masaj salonları ya da telekız ağlarında çalışmaktadırlar.

    Paul J. Goldstein, fahişelik türlerini, mesleki bağlanma ile mesleki bağlamları bakımından sınıflanmıştır. Bağlanma, kadının fahişelikte geçirdiği zamana göndermede bulunmaktadır. Pek çok kadın, ya uzun bir süre için ya da tümden bırakmadan önce yalnızca geçici olarak, bir kaç kere bedenlerini satmaktadırlar. ‘Arada sırada fahişe olanlar, oldukça sık olarak, ancak düzensiz biçimde, başka kaynaklardan elde ettiklere gelirlere ek olsun diye para karşılığı kendilerini satarlar, ötekiler, ana gelir kaynaklan bu olmak üzere, sürekli olarak fahişelik yaparlar. Mesleki bağlam, bir kadının içinde yer aldığı çalışma ortamı türü ile girdiği etkileşim süreci anlamına gelmektedir ‘Sokaktaki’, işini sokakta yürüten kişidir. Bir ‘telekız’, müşterileriyle telefonda ilişki kurar; ya erkekler onun evine gelir ya da o erkeklere gider. ‘Genelev fahişesi’, ya bir özel klüpte ya da genelevde çalışan bir kadındır. Bir ‘masaj salonu fahişesi’, yalnızca meşru masaj ve sağlık hizmetleri sunduğu varsayılan bir kuruluşta cinsel hizmet sağlar.

    Pek çok kadın ayrıca, cinsel hizmetler için takas (para dışındaki mal ya da başka hizmetler cinsinden ödeme) uygular. Goldstein’in incelediği telekızların çoğunluğu düzenli olarak cinsel takas uygulamaktadır televizyon, araba ve elektronik malların tamiri, elbise, yasal hizmetler ve diş hizmetleri karşılığında (Goldstein 1979).
    1951’de kabul edilen bir Birleşmiş Milletler karan, fahişeliği örgütleyenleri ya da fahişelerin etkinliklerinden kâr sağlayanları kınmakta, ne ki fahişeliği yasaklamamaktadır Toplam olarak elli üç üye ülke, İngiltere de içinde, biçimsel olarak bu karan kabul etmişlerdir, ancak kendi yasaları bu konuda farklılıklar gösterir. Kimi ülkelerde fahişeliğin kendisi yasadışıdır. Ötekiler, İngiltere gibi, sokak fahişeliği ya da çocuk fahişeliği gibi yalnızca belirli türleri yasaklamaktadırlar. Kimi ulusal ya da yerel hükümetler Almanya’daki ‘Eros merkezleri’ ya da Amsterdam’daki seks evlen gibi resmi olarak tanınan genelev ya da seks salonlarına izin verirler. Yalnızca pek az ülke, erkek fahişelik için lisans vermektedir.

    Fahişeliğe karşı yasama, ender olarak müşterileri cezalandırmaktadır. Cinsel hizmet satın alanlar, tutuklanmaz ya da yargılanmazlar ve mahkeme işlemlerinde bunların adlan gizli tutulabilir. Müşteriler üzerine, fahişeler üzerine yapılanlardan çok daha az çalışma yapılmıştır; müşterilerin ruhsal rahatsızlıklan olduğunu düşünen kimselerin sayısı da çok azdır. Araştırmadaki bu dengesizlik, cinsellik hakkındaki, erkeklerin etkin olarak değişik nitelikteki cinsel istekleri olmasını ‘olağan’ karşılarken bu istekleri yerine getirenleri kınayan Ortodoks önyargıların eleştiril­meden kabul edildiğinin kesin bir göstergesidir.

    Çocuk fahişeliği

    Fahişelik sık sık çocukları da içine almaktadır. A.B.D., İngiltere ve Almanya’­daki çocuk fahişeleri inceleyen bir çalışma, evlerinden kaçan ve hiçbir geliri olma­yan çocukların çoğunluğunun, yaşamlarını kazanmak için fahişeliğe yöneldiklerini göstermiştir. .
    Evlerinden kaçan pek çok çocuğun fahişeliğe sığındıkları olgusu, çocukları düşük yaşta istihdam edilmekten koruma amacıyla çıkarılan yasaların istenmedik bir sonucudur ne ki, bütün çocuk fahişelerin de evlerinden kaçan çocuklar olduğu söylenemez. Çocuk fahişeler için üç genel kategori birbirinden ayırt edilebilir (Janus ve Hein Bracey 1980): Kaçaklar ya evlerini terkeden ve ailelerinin aramadıkları ya da evlerine geri getirildikleri her keresinde yine ısrarla kaçanlar; çekip gidenler, esas olarak evde yaşayan, ancak dönem dönem evlerinin dışında kalan ya da ev dışında birkaç gece geçiren çocuklar gibi, zamanlarını dışarıda geçirenler; evden atılanlar, anne babalarının kendilerinin ne yaptıklarıyla ilgilenmedikleri ya da kendilerini etkin bir biçimde yadsıdıkları çocuklar.

    Çocuk fahişeliği, dünyanın birkaç bölgesindeki örneğin, Tayland ve Filipinler gibi ‘seks turizmi’ sanayiinin bir parçasıdır. Fuhuşa yönelen paket turlar, Avrupa, A.B.D. ve Japonya’dan bunlar artık İngiltere’de yasaklanmıştır erkekleri bu bölgelere çeker. Asyalı kadın gruplarının üyeleri, bu turlara karşı kamusal protestolar düzenlemektedirler, ancak buna karşın bu turlar sürüp gitmektedir. Uzak Doğu’daki seks turizmi kökenlerini, Kore ve Vietnam savaşları sırasında Amerikan askerle­rinin gereksinimlerini karşılamak için fahişelerin sağlanmasında bulmaktadır. Bu dönemde, Tayland, Filipinler, Vietnam, Kore ve Tayvan’da, ‘dinlenme ve kendini yenileme’ merkezleri kurulmuştu. Bunların, düzenli olarak gelen turistlere olduğu kadar bölgede üslenmiş askerlere de hizmet veren bir bölümü, özellikle Filipinler’dekiler, hâlâ çalışmaktadır.

    Fahişelik neden var? Fahişelik kesinlikle, hükümetlerin kendisini ortadan kaldırma çabalarına direnen kalıcı bir olgudur. Bu ayrıca, hemen her zaman erkeklere cinsel hizmetler sağlayan kadınların, tersi değil, bir sorunudur Almanya, Hamburg’da olduğu gibi, kadınlara erkeklerin sağladığı cinsel hizmetler sunan ‘zevk evleri’ gibi kimi örnekler bulunsa da.
    Fahişeliği açıklayabilecek bir tek etken yoktur. Erkeklerin kadınlara göre daha güçlü ve kalıcı cinsel gereksinimleri olduğu ve bu yüzden de fahişelerin sağladığı hizmetlerin gerekli olduğu, ortadaymış gibi görünebilir. Ne ki bu açıklama, mantıklı değildir. Kadınların çoğunluğu kendi cinselliklerini, aynı yaşlardaki erkeklere kıyasla daha yoğun bir biçimde geliştirme yeteneğinde görünmektedirler.

    Eğer fahişelik yalnızca cinsel gereksinimleri karşılamak için varolsaydı, kadın­lara hizmet sunan pek çok erkek fahişe olurdu.

    Buradan çıkarılabilecek en ikna edici genel sonuç, fahişeliğin erkeklerin kadınları cinsel amaçlarla ‘kullanılabilecek’ nesneler olarak görme eğilimlerini dile getir­mesi ve bir ölçüde bu eğilimin sürmesini sağlamasıdır. Fahişelik özel bir bağlamda, erkeklerle kadınlar arasındaki güç eşitsizliklerini dile getirmektedir. Kuşkusuz, başka pek çok unsur da burada sözkonusudur. Fahişelik, kendi fiziksel yetersizlikleri ya da aşırı katı ahlaki kodların varlığı yüzünden kendilerine cinsel eş bulamayan insanlar için, bir cinsel doyum sağlama aracı sunmaktadır. Fahişeler, evlerinden uzakta olan, bir yükümlülük altına girmeden cinsel karşılaşmalar isteyen ya da başka kadınların kabul etmeyeceği alışılmadık cinsel zevkleri olan erkeklere hizmet ederler. Ne ki bu etmenler, fahişeliğin genel doğasından çok ortaya çıkma sıklığı bakımından önemlidirler.

    Sonuç: Toplumsal Cinsiyet, Cinsellik ve Eşitsizlik

    Son birkaç yılda, sosyolojide toplumsal cinsiyet ilişkilerinin incelenmesi kadar önemli derecede gelişen ya da bir bütün olarak disiplinde böylesine merkezi bir yer bulan pek az alan vardır. Bu büyük ölçüde, toplum yaşamının kendisindeki değişmeleri yansıtmaktadır. Erkek ve kadın kimlikleri, bakış açılan ve tipik davranış biçimleri arasındaki kurulu farklılıklar, yeni bir bakışla görülmeye başlanmaktadır.

    Toplumsal cinsiyetin incelenmesi, çağdaş sosyoloji için çözümü zor sorunlar ortaya çıkarmaktadır giderek daha fazla, çünkü bu konu geleneksel olarak disipli­nin temel ilgi alanlarından birisi diye görülmemektedir. Toplumda cinsiyetin önemini anlamak için hangi kavramları kullanabiliriz? Toplumsal cinsiyet farklılıklarının ortadan kalktığı, dolayısıyla hepimizin androjen (aynı cinsiyet özelliklerini taşıyan) olduğumuzu düşleyebilır miyiz?

    Cinsellik de insan davranışının son derece karmaşık olan, çağcıl toplumlarda önemli değişmeler geçiren bir alanı olarak ortaya çıkmaktadır. Bizim sekse, cinsel davranışımıza yönelik tutumumuz, bu bölümü izleyen bölümlerde bakacağımız daha büyük toplumsal dönüşümleri yansıtmaktadır.

    Özet

    ‘Seks’ terimi muğlak bir terimdir. Yaygın olarak kullanıldıkta, hem erkekler ile kadınlar arasındaki fiziksel ve kültürel farklılıkları (‘erkek seksi’ ya da ‘kadın seksi’ gibi), hem de cinsel edimi anlatmaktadır. Fizyolojik ve biyolojik anlamdaki seks ile kültürel bir oluşum olan (bir öğrenilmiş davranış kalıpları kümesi) cinsiyeti birbirinden ayırmak yararlı olacaktır.
    Kimileri, cinsler arasındaki davranış farklılıklarının genetik olarak belirlendiğini ileri sürmektedirler; ne ki, bunu destekleyen kesin bir kanıt yoktur.

    Cinsiyet toplumsallaşması, bebek doğar doğmaz başlamaktadır. Çocuklarını eşit olarak değerlendirdiklerine inanan anne babalar bile, erkek çocuktan ile kız çocuklarına farklı tepkiler göstermektedirler. Bu farklılıklar başka pek çok kültürel etki tarafından daha da artırılmaktadır.

    Cinsiyet kimlik gelişimi hakkındaki iki öndegelen kuram, Sigmund Freud’un kuramı ile Nancy Chodorovv’un kuramıdır. Freud’a göre, penisin varlığı ile yokluğu, erkeklik ile kadınlığın simgeleri, erkek çocuğun kendini babayla, kız çocuğun da anneyle özdeşleştirmesinde esastır. Chodorovv, annenin önemini vurgulamaktadır. Hem kız hem de erkek çocukları, ilkin anneyle kendilerini özdeşleştirirler, ancak erkekler kendi erkekliklerini ortaya koymak için anneden koparlar; buna karşılık kızlar anneye daha uzun zaman bağlanmış durumda kalırlar. Chodorow, Freud’un vurgusunu tersine çevirmektedir: kadınlık yerine erkeklik bir kayıpla, anneye süregelen sıkı bağlılığın yitirilmesiyle nitelenir. Bu, erkek dile getirememezliğini ya da erkeklerin duygularını dile getirmekte çektikleri güçlüğü açıklamaktadır.

    Toplumsal cinsiyet, verili değildir. Toplumsal cinsiyet, hepimizin gündelik eylemlerimizde, gece gündüz, ‘oluşturmak’ zorunda olduğumuz bir şeydir.Transseksüellerin cinsel anatomilerini fiziksel olarak değiştirmek için tıbbi tedavi gören insanlar deneyimleri, bir cinsiyetten ötekine geçmenin ne kadar zor olduğunu doğrulamaktadır.
    Batıda, Hıristiyanlık cinsel tutumların biçimlenmesinde önemli olmuştur. Katı cinsel kodların varolduğu toplumlarda, çifte standartlar ve ikiyüzlülük yaygındır. Normlar ile gerçek pratikler arasındaki ayrılık, cinsel davranış üzerine yapılan çalışmaların gösterdiği gibi çok büyüktür. Cinsel pratikler, hem kültürler arasında hem de kültürler içinde değişkenlik gösterir. Batıda, cinselliği bastırmaya yönelik tutumlar yerini, etkileri bugün de hâlâ ortada olan, 1960’lardaki daha hoşgörülü bir bakış açısına bırakmıştır.

    Cinsel kimlik karmaşık bir meseledir. Kimi yazarlar, heteroseksüeller, eşcinseller, biseksüeller ve transseksüeller diye, on kadar, oldukça yüksek sayıdaki farklı cinsel kimliği birbirinden ayırmaktadır.

    Eşcinsellik, bütün kültürlerde var görünmektedir, yine de ‘eşcinsel‘ kavramı görece yeni bir düşüncedir. Eşcinsel etkinlik, yalnızca son yüz yıl içinde belirli bir insan tipinin yaptıkları bir şey olarak görülmektedir ‘olağan heteroseksüel’ kategorisine karşıt olarak oluşturulan bir olağandışılık ve sapkınlık kategorisi.

    Fahişelik, para karşılığında cinsel hizmet sağlamaktır. Çağcıl toplumlarda, erkek ve çocuk fahişeliği de içinde olmak üzere, birbirinden farklı olan çeşitli fahişelik türleri vardır. Vesikalı fahişelik, kimi ülkelerdeki ulusal ya da yerel hükümetler tarafından kabul edilmektedir, ancak, ülkelerin çoğunda, fahişeler yasadışı olarak çalışırlar.

    M. Cüneyt BYRKÖK
    (Kaynak: Anthony Giddens. Sosyoloji, (Yayına Hazırlayanlar: Hüseyin Özel -Cemal Güzel), Ankara, 2000, sf.96 vd.)

    10 Şubat 2005 – https://web.archive.org/web/20050210003141/http://iekg-tcd.blogspot.com/

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 06:56 on 10 October 2004 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Erkek Eşcinseller, Eşcinsel, , , ,   

    Gay mıyım? 

    Eşcinsel olduğumu düşünüyorum.. acaba ne yapmalıyım?

    Gay olmak ne demek?

    Kendini gey olarak adlandıran erkekler, gerek cinsel ve gerekse duygusal olarak bir başka erkeğe ilgi duyarlar. Erkeklere duydukları cinsel ilgi kendilerine normal ve doğal gelir. Bu duygular ergenliğe girişle birlikte ortaya çıkar ve yetişkinlik döneminde de devam eder. Kimi eşcinseller kadınlara da ilgi duyabilir. Fakat bu kişiler genellikle, erkeklere karşı hissettiklerinin daha yoğun ve kendileri için daha önemli olduğunu söylerler.

    Dünya nüfusunun onda birinin gey veya lezbiyen olduğu bilinmektedir. (Kadınlara ilgili duyan kadınlara lezbiyen denir.) Bu, herhangi bir kalabalık grup içinde (mesela okulunuzdaki sınıfta, kantinde veya okul servisinde) birkaç eşcinselin bulunduğu anlamına gelir. Bununla birlikte, kendisi açıklamadıkça, kimlerin eşcinsel olduğunu söyleyemezsiniz. Eşcinseller, toplum içinde rahatlıkla karışırlar. Bununla birlikte diğer insanlardan farklı hissederler.

    Eşcinsel gençler, farklı hislerinin nedenini ilk başta belirleyemeyebilirler. Etraflarındaki tüm delikanlılar kızlardan bahsetmektedir. Bu yüzden kendilerini konumlandırmakta güçlük çekebilirler. Ve bir yetişkinle hissettikleri üzerine konuşmaya cesaret edemeyebilirler.

    Eğer eşcinselsem bunu nasıl bilebilirim?

    “İlk kez eşcinsel olduğumu ne zaman fark ettiğimi hatırlamıyorum. Fakat hatırladığım bir şey var o da: bir erkekle beraber olma fikrinin beni her zaman heyecanlandırdığı” Ahmet, yaş 19

    “Baştan beri farklı olduğumu hissediyordum. Arkadaşlarım kızlarla ilgilenirken ben erkeklere bakıyor,kendimi onlarla düşünüyordum. İlkokul yıllarıma kadar geri gidiyor bu duyumlarım.” Serdar,yaş 22

    “Hiç bir zaman kadınlara gerçek anlamda ilgi duymadım. Ergenlik çağına girdikten sonra ise gey olduğuma kesin karar verdim. Sınıf arkadaşlarıma ilgi duyuyor ve neye benzediklerini merak ediyordum.” Cüneyt, yaş 18

    “Bilmiyorum… O zamanlar düşünmedim de bunu. Hiçbir şeyin farkında değildim. Tek bildiğim beni çekenin erkek bedeni olduğuydu.” Umut,yaş 20

    ” Bir gün ablamın dergilerinden birini karıştırırken, çok yakışıklı bir çocuğun fotoğrafına rastladım ve… İşte o an anladım.” Murat,yaş 20

    Cinsel arzularınızın neler olduğunun ismini koyamayabilirsiniz. Kendinizi nasıl adlandırmanız gerektiği konusunda acele etmenize gerek yok. Cinsel kimliklerimiz zaman içerisinde gelişir.

    Buluğ çağına giren gençler, bir yandan vücutları gelişirken, bir yandan da seks üzerine yoğunlaşırlar. Cinsel arzuları o kadar güçlüdür ki herhangi bir kişiye veya duruma gerek kalmadan harekete geçer. Fakat kişi, yaşı ilerledikçe gerçekten kime ilgi duyduğunu çözer.

    Gerçekten kendini gey hisseden delikanlılar, zaman içerisinde erkeklere olan ilgilerinin netlik kazandığını görürler. Sınıf arkadaşınıza aşık olduğunuzu veya olgun bir erkekten etkilendiğinizi fark edersiniz. Bu deneyimleri haz verici, tedirgin edici veya her ikisinin karışımı şeklinde hissedebilirsiniz.

    Genellikle 16 ve 17 yaşlarında geylerin büyük bir kısmı kendilerini nasıl adlandırmalarını gerektiğini düşünürken, bir kısım delikanlılar ise bunu düşünmek için bir müddet bekler.

    Eğer gey oluğunuzu düşünüyorsanız kendinize şunları sormanız gerekir:

    Rüya gördüğümde veya cinsel fantezi kurduğumda, kahramanlar erkekler mi oluyor yoksa kızlar mı ?

    Hiç bir erkeğe ilgi duydum mu? Bir erkeğe aşık oldum mu?

    Diğer delikanlılardan farklı mı hissediyorum?

    Delikanlılar ve erkekler için olan hislerim net mi?

    Eğer bu sorulara net olarak yanıt veremiyorsanız acele etmeyin. Zaman içerisinde daha emin olacaksınız. Ve unutmayın kendinizi nasıl adlandırmanız gerektiğine ancak ve ancak siz karar verebilirsiniz.

    İletişime Geçmek

    Kendinizi, daha fazlasını keşfetmek için hazır hissediyorsanız işe okuyarak başlayabilirsiniz. Eğer rahatsızlık duymuyorsanız, kütüphane görevlisinden cinsellikle ilgili kitapların bulunduğu bölümü sorun. Eğer kütüphanenizde cinsellikle ilgili yeterli kitap bulamazsanız, büyük kitap evlerinin cinsellik bölümlerini tarayabilir veya internet aracılığıyla yurt dışından sipariş verebilirsiniz. Ve lütfen dikkat edin, eşcinsellikle ilgili kitapların tümü destekleyici değildir.

    İnternet yoluyla eşcinsel organizasyon ve topluluklarla iletişime geçin. İletişime geçtiğiniz topluluk size doğrudan yardımcı olabileceği gibi,sizi,size yardımcı olabilecek başka organizasyonlara da yönlendirebilir. Hatta kentinizde bir araya gelen eşcinsel gençler de bulunuyor olabilir. (Bu sitede size yardımcı olabilecek organizasyonların adreslerini “linkler” kısmında bulabilirsiniz.)

    Unutmayın, oradaki eşcinseller de bir zamanlar sizin bulunduğunuz yerdeydiler. İç güdülerinize güvenin. Eninde sonunda sizin gibi hisseden birilerini bulacaksınız.

    “İlk kez bir başka eşcinsel ile karşılaştığımda, hem heyecanlı, hem endişeli, hem kaygılı ve hem de neşeliydim. Tarif edilemez bir şekilde, yalnız olmadığımı öğrenmenin mutluluğunu yaşıyordum. Benim gibi birisi daha vardı. Ne ile karşılaşacağımı bilememenin verdiği bir kaygı yaşıyordum fakat ilk karşılaşmanın ardından bu endişeler yerini bir gevşemeye ve rahatlamaya bıraktı.” Necmi, yaş 22

    “Yalnız değildim!En azından bir daha vardı!Beni anlayabilen biri! Yanımdaydı! Konuşuyorduk. Ağlamaya başlamıştım.” Sedat,yaş 23

    ” İlk kez bir başka gey ile buluştuğumda müthiş rahatlamış hissettim kendimi. İnanamıyordum. Bir başka gey ile iletişim kurmuştum. Kendimi mutlu hissediyordum. Ama aynı zamanda da ürküyordum. Sonunda herhangi bir şey yapabileceğimi veya söyleyebileceğimi ama bunun üzerine düşünmeyeceğimi fark ettim.” Ahmet, yaş 19

    “Uzun zamandır birbirimiz biliyorduk aslında. Ama bir türlü konuşmamıştık bunu. Sonra bir gün bana “ben eşcinselim” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim o an. Ağlamaya başladı. Ben de ağlamaya başladım. Nedenini bilmiyordum.” Mustafa, yaş21

    Seks Yapacak mıyım?

    Doğal olarak, cinsel arzularınız için bir çıkış noktası aramayı düşünüyorsunuz. Cinsel yönden sağlıklı bir kişi olmak, açılma sürecine bağlıdır.

    Şu an seks yapma fikri sizi ürkütüyor olabilir. Bu herkes için normaldir. Hiç kimse hazır olmadan seks yapmaya başlamamalıdır. Hazır oluncaya kadar, fantezi kurmayı ve mastürbasyon yapmayı tercih edebilirsiniz.

    Seks, birbiri ile ilgilenen iki yetişkin kişi arasında olmalıdır. Doğru anın ne zaman olduğuna ise ancak siz bilebilirsiniz.

    İster heteroseksüel olsun ister eşcinsel, herkes farklı şekilde seks yapar. Eşcinsel erkekler , mastürbasyon yapmak ( tek başına veya bir partnerle birlikte), oral seks, anal ilişki, öpüşme, coşkuyla kucaklama, masaj yapma ve güreşme gibi geniş bir yelpazede cinsel pratikler uygular. Unutmayın kiminle ne yapacağınıza karar verecek olan kişi sadece sizsiniz.

    Peki ya AİDS?

    Aktif bir cinsel yaşantısı olan herkes, AIDS ve diğer cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda dikkatli olmalıdır. Eşcinsel olmanız sizi AIDS yapmaz, ancak kimi riskli davranışlarda bulunmanız AIDS’e yol açan virüse yakalanmanıza neden olur. AIDS tedavi edilemez ancak önlenebilir.

    AİDS’e Yakalanma Riskini Azaltmak İçin Neler Yapılabilir?

    Korunmasız anal ilişkiden uzak durun. Anal ilişki, AIDS’e neden virüsün en kolay bulaşma yollarından biridir. Bu yüzden her ilişkide muhakkak prezervatif kullanın.
    Prezervatifi, oral seks yaparken de kullanmalısınız. ( Eğer kadınlarla birlikte oluyorsanız vajinal seks sırasında da prezervatif kullanmanız gerekir)
    Kullanma tarihi geçmemiş ve hasar görmemiş lateks prezervatifler kullanın. Prezervatifi ısıdan ve nemden uzak bir yerde muhafaza edin. ( Cüzdanınınz prezervatifi saklamak için uygun bir değildir.) Her prezervatifi bir kez kullanın.
    Rezervuarlı prezervatif kullanmaya çalışın. Prezervatifin ucundaki baloncuğu parmaklarınızla sıkıştırarak, prezervatifi sertleşmiş penis üzerine yerleştirin ve sıvazlayarak penis üzerine geçirin. Prezervatifin ucundaki baloncukta hava kalmadığından emin olduktan sonra baloncuğu bırakın.

    İlişki sırasında muhakkak su bazlı kayganlaştırıcılar kullanın. Vazelin, el kremi, masaj yağı gibi maddeler kullanmayın. Bunlar kimyasal özelliklerinden dolayı prezervatifin zarar görmesine neden olabilir. Su bazlı kayganlaştırıcılar sadece eşcinsel ilişkiler için değildir. Aynı kayganlaştırıcı, vajina kuruluğu gibi durumlarda heteroseksüel çiftler tarafından da kullanılmaktadır. Aynı prezervatif gibi, su bazlı kayganlaştırıcı satın alırken de eşcinsel olduğunuzu açığa çıkmış olmazsınız.
    Boşalma sonrasında dışarıya meni sızmasını engellemek için, sertliğini kaybetmeden penisinizi çıkarın. Bu sırada prezervatifin kaymasını engellemek için, prezervatifi alttan elinizle tutun.

    Eğer yanınızda prezervatif yoksa öpüşme, şehvetle kucaklama, masaj yapma ve mastürbasyon yapma gibi penetrasyon içermeyen cinsel aktiviteleri tercih edebilirsiniz. ( Mastürbasyon sırasında deride çatlaklar olmamasına dikkat etmek gerekir)

    Erkekler arası cinsel ilişkilerde AIDS’ten korunmak için ayrıntılı bilgi almak istiyorsanız, http://www.lambdaistanbul.org/AIDSbr/koruma.html ve http://www.aidsdernegi.org.tr adreslerine bakabilirsiniz.

    Kendinizi Sevmeyi Öğrenin

    “Kendimi tam olarak tanımlamam zaman aldı tabii. “Kendimle tanıştım, savaştım,barıştım” diyorum şimdi soranlar. Kolay olmuyor tabii. Hele eşcinselliğin bu kadar yok sayıldığı bir toplumda.” Serdar yaş 22

    “Ailem bir yandan arkadaşlarım bir yandan… Ama içimden gelen sese kulak vermemezlik edemezdim. Hem insan ben eşcinsel değilim diyince değişmiyor hiçbir şey. Şimdi o günleri düşününce gülüyorum yalnızca. Eşcinselliğimi seviyorum.” Bülent yaş 25

    “Teyzem lezbiyendi ve ben gey olduğumu fark etmeden önce, teyzemden eşcinsel olmanın kötü bir şey olmadığını öğrenmiştim.” Aykut yaş 19

    “Gerçekleri kabul ettim. Bunun anlamı eşcinsel olduğumu inkar etmemek ve olmadığım biri gibi davranmamak” Ahmet yaş 19
    Gey olduğunuzla yüzleşmek o kadar kolay olmayabilir. Sonuçta hepimiz eşcinsellerle ilgili yanlış bilgileri, korkunç fıkraları dinleyerek ve medyada karikatürize edilmiş eşcinsel tiplemelerini izleyerek büyüyoruz. Bunun dışında insanlar bilmedikleri ve anlamadıkları şeylerden korkma eğilimindedir. Bazı kişiler de lezbiyen ve eşcinsellerden nefret eder. Bir çok insan da lezbiyenlerle ve geylerle bir arada olmaktan rahatsızlık duyar.
    Tüm bütün bunlarla karşılaştıktan sonra hislerinizi değil etrafınızdakilerden, kendinizden bile saklamanıza şaşmamak gerekir.
    Normal olmadığınızı düşüyor olabilirsiniz. Bu arada diğer insanların sizin duygularınızı öğrenmesini engellemek için elinizden geleni yapıyorsunuz. Diğer insanların ne düşüneceğini önemsediğiniz için etrafınızdaki diğer eşcinsellerden kaçıyor da olabilirsiniz.
    Güvende olma pahasına saklanılan gerçekler,kişiye sadece acı ve yalnızlık hissi verir.

    Kendi duygularınızı inkar etmenin faturası daha ağır olabilir. Bu hislerinizi bastırmak için uyuşturucu veya alkol kullanmış olabilirsiniz. İntihar etmeyi aklınızdan geçirmiş olabilirsiniz. Fakat bunlarla başa çıkmanın en etkili yolu bir yardım almaktır. Eşcinsel grupları ile bu konuda temasa geçebilirsiniz.

    Kime Söylemeliyim?

    “En yakın kız arkadaşıma tabii? Hepimizin birer tane yok mu?” Serdar yaş 22

    “Yalnızca uzun zamandan beri tanıdığım ve hoşgörü sahibi olduğuna inandığım kişilere eşcinsel olduğumu söylüyorum. Bu kişilerin benim özel yanımı bilmelerinin önemli olduğunu düşünüyorum” Birkan yaş 18

    ” Madem ki normalim neden nasıl hislerimi saklayayım? Fakat birisine açılmadan önce bu konuda rahat olduğunuzdan emin olmanız gerekir’ Necmi yaş 22

    “Ben sadece, beni reddetmeyeceğini bildiğim, kim olduğumu bilerek beni kabul edeceğine ve beni heteroseksüel olmaya zorlamayacağına inandığım kişilere söylüyorum. Etrafımdaki kişileri ilk önce test ediyorum ve ardından onlara söyleme riskini almaya değip değmediğine karar veriyorum.” Can yaş 19

    “İnsan iki kere düşünmeli. Hayati bir hata olabilir belki açılmak,umulmadık tepkilerle karşılaşabilir insan. Açılmak isteyen eşcinseller arkadaşlara söyleyecekleri insanı iyi seçmelerini öneririm.” Suat yaş 20

    Gey gençler yaşları ilerledikçe kendileri hakkında daha rahat olmayı öğreniyorlar. İçinizde, derinlerde bir yerdeki sesi dinlemeye ve gey olmanın gerçekte ne olduğunu öğrenmeye başladıkça siz de cinselliğinizle ilgili daha rahat olmaya başlayacaksınız. İşte bu sürece dolaptan çıkma veya açılma denir.

    Açılmanın ilk adımı kendinize gey olduğunuzu söylemenizdir. Bundan sonraki adımda, sizi anlayabilecek birine söyleme ihtiyacı hissedersiniz. Bu kişi bir arkadaş veya bir yetişkin olabilir. Daha sonra ise, gerek arkadaş olmak gerekse daha özel ilişkiler kurmak için diğer gey çocuklarla tanışma ihtiyacı doğar. Kimi gey çocuklar ailelerine de açılma başarısını gösterirler.

    Ailenize açılmaya veya açılmamaya, açılacaksanız bunun ne zaman olacağına karar verecek kişi yine sizsiniz.

    Bir çok kişi, buna aileler de dahildir, eşcinselleri anlamazlar ve bu kişilere açılmak zor olabilir. Bu yüzden başlangıçta kime açılıp açılmayacağınıza karar verirken dikkatli olun.

    Fakat önemli olan kendinize dürüst olmanızdır. Kişinin kendini inkar etmesi zarara yol açar. Buna rağmen kendini kabul etmesi ise yine kendisine kazandırır. Bir çok çocuk açıldıktan sonra daha sakin, mutlu ve kendinden emin olduklarını ifade ediyorlar.

    “İnsanlar ne derse desin, sen normalsin. Tanrı seni böyle yarattı. Eğer dine inanmıyorsan, doğdun ve bir hayatın var ve eşcinsel olman da hayatının bir parçası” Dinçer yaş 19

    “İnandığın şey için diren ve nefret üreticilerinin tıraşlarına kulak asma. Kendinden emin ve onurlu ol” Can yaş 19

    “Çok zor. Ama önemli olan zoru başarmak. Kendini tanımak ve sevmek gerek önce” Serdar yaş 22

    *Bu broşür BAGLY (Boston Area Gay and Lesbian Youth) ‘nin yardımıyla Kevin Craston ve Cooper Thompson tarafından yazılmış legato oluşumlar içerisindeki öğrenciler tarafından Türkçe’ye çevirilip,Türkiye şartlarına adapte edilmiştir.

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 06:17 on 10 October 2004 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , Eşcinsel,   

    Eşcinsel Belediye Başkanı 

    Jason Welt, 27 yaşında bir boyacı. Aynı zamanda Amerika’nın New York eyaletindeki New Paltz’ın belediye başkanı. Manhattan’a 140 kilometre uzaklıkta, 6 bin kişin yaşadığı ufak bir kasaba burası.

    Üniversite yıllarından beri gerçek bir aktivist West. Kendi deyimiyle nerede bir protesto, nerede bir gösteri olsa hep en başta bulunmuş bir mücadele insanı. Öyle ki bu ufak kasaba bile bütün Amerika’yı karıştırması için yetmiş West’e. Şimdi Amerika’da herkes New Paltz’ın bu aykırı adamını konuşuyor.

    Onun herkesin dikkatlerini üzerine çekmesine neden olan şey, gaylerle ilgili yaptığı yuva kurma planları. Vietnam Savaşı’na, Irak’ın işgaline ve kürtajın yasaklanmasına karşı çıktığı gibi evliliğin sadece karşı cinsle yapılan bir anlaşma olmasına da karşı. O yüzden gay çiftlerin de birbirleriyle evlenebileceklerine inanıyor. Dahası, nikah kıyıyor, gay çiftleri dünya evine sokuyor.

    West, uzun süredir aklında olan gaylerin de birbirleriyle evlenebilecekleri fikrini belediye başkanı olduğunda hayata geçirmeye karar verir. Zaten sürekli hukuk kitapları okuyan biri olduğundan yasalara aşinadır ve araştırmaya başlar. Bir boşluk bulmuştur. Geçen yüzyıldan kalma kanun “yapılabilir” demiyordur ama “yapılamaz” da demiyordur.

    Tam o sırada Massachusetts Yüksek Mahkemesi gay evliliklerinin lehine sayılabilecek bir karar verir. Bir hafta sonra da eyalet yasaları uyarınca San Francisco’da ilk gay evliliği yapılır. Başkan Bush, sürecin önüne geçmek için gaylerin evlenmesini önleyecek bir anayasal düzenleme başlattığı sırada, West zaten uzun süredir aklında olan bu iş için acele etmesi gerektiğine karar verir.

    Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’ni arar önce. Niyetini anlatır. “Böyle böyle ben burada gayleri evlendireceğim, haberiniz olsun bana destek verin” der. Ardından hukuk bürolarını arar ve “Ben kanunda bir boşluk buldum. Belediye başkanı olarak hemcins kişileri de evlendirebiliyorum. İsterseniz araştırın” der. Ve kasabada belediye meclisine bile haber vermeden işe koyulur.

    Alelacele, daha önceden tanıdığı ikisi de erkek olan Billiam van Roestenberg ve Jeffrey S. McGovan çiftine gider. “Bakıyorum ne zamandır seviyeli bir ilişkiniz var sizin. Gelin ikinizi evlendireyim” diye bir teklif götürür.

    Daha nasıl olacak diye tartışırlarken kasabanın parkına bir sahne kurdurtur. Üstüne birkaç sandalye. Kiralık smokinler. Hızla hazırlanan bir pasta. Derken kısa bir tören ve ardından elektronik bir piyanonun fonda çaldığı Beatles’ın Imagine’i eşliğinde ilk dans.

    West 2004’ün 27 Şubat’ında ilk gay nikahını kıymıştır bile. Kendisi için de bir milat sayılacak olan bu çifti o kadar çok benimsemiştir ki, yeni evlilerin evini bile boyar heyecandan.

    West, araladığı kapıdan ne kadar çok gay çift geçirirse bu işin o kadar kolay kabul edileceğine inanır. Bir ayda 25 gay çiftin hayatını birleştirir. Ama Amerikan demokrasisinin muhafazakar çarkları West’i fark etmekte geç kalmaz. Eyalet mahkemesinden çıkan bir karar ile nikahlar durdurulur ve West hakkında izinsiz hemcins evlendirmekten hapis istemiyle dava açılır.

    West için yaptığı bu şey aslında herhangi bir sivil hak mücadelesinden farklı değil: “Tarih bilmek, bu mücadelenin nerelerden geldiğini kavramak zorundasınız. Aktivizm 60’larda başlamadı. 30’larda işçi hareketi, geçen yüzyılın başında anarşizm, 1880’lerde popülizm, ondan öncede Amerikan İç Savaşı ve Toparlanma dönemi vardı. Bizim burada yaptığımız hep bu mücadelelerin devamı. Daha farklı değil.”

    West, peşinde koştuğu idealler nedeni ile başta gayler olmak üzere pek çok kesimden övgüler alırken, muhafazakar Amerikalılar ise West’i topa tutuyor. Oportünist, ünlü olmaya çalışan, kurnaz, ne dediğini bilmeyen cahil çocuk, kızgın Amerikalıların West’e yakıştırdıkları sıfatlardan sadece birkaçı.

    Ancak kendi kasabası New Paltz’da halk onu şimdiden bir kahraman gibi görüyor. Kasabanın biracısı, West için özel bir bira üretmiş örneğin: “Hapishaneden çıkış birası”. 24 yaşındaki kız kardeşi ise, ona yöneltilen eleştiriler için abisine haksızlık yapıldığını düşünüyor.

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 20:07 on 15 September 2001 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Eşcinsel, , , Merve İldeniz   

    Merve İldeniz Röportajı 

    1. Türkiye’de yaşanan cinselliğe bakış açınız nedir?
    Cinselliğin, kişilere özel birşey olduğunu düşünüyorum ve uluorta her yerde konuşulmasını sakıncalı buluyorum. Tabi ki cinsellikte bir takım yanlışların aşılabilmesi için, eğitimin önemine inanıyorum ama, konuya her önüne gelenin, profesyonel olmayan bir şekilde yaklaşıp, insanları hatalı davranışlara itebilme olasılığından çekiniyorum. Bazı olması gerekenler, olmaması gereken yerlerde tartışıldığı için bazen dejenerasyon yaşanabiliyor. Uçurumlar bana, bir şeylerin doğru gitmediğini düşündürüyor. Bir yandan küçücük yaşta zorla evlendirilen ve hiçbir hakka sahip olamayıp, genç yaşta bir kaç çocuk annesi olan çocuk-kadınlar; diğer yanda her gece barlarda içki içip, başka insanların kollarında mutluluğu aramaya çalışanlar…. Sayılar az olsa da bir uçurum oluşturmaya yetiyor.

    2. Sizce Türk kadınları cinselliğini rahatça yaşayabiliyor mu?
    Deminki soruyla paralel olarak, genelde bunun yaşanabildiğini düşünmüyorum, çünkü iletişim sorunlarının aşılabildiğini düşünmüyorum, ama tabi ki, bu, kişinin kendisi bağlayan bir olay ve doğru yaşayan, doğruya yakın yaşayan, hatalı yaşayan, çok yanlış yaşayan ve yaşayamayan kesimler var.

    3. Evlilik öncesi birlikte yaşamanın evliliğe olumlu etkisi var mı?
    Evlilik öncesi birlikte yaşamayı, kişilerin karakterlerini gösterebilmesi ve ev içi hallerini açığa çıkarması yönünden faydalı buluyorum ama, tabii bazı şartları var. Kişilerin rol yapmadan, kendileri olabilmesi (genelde kadınları ilgilendiren kısım); evlendikten sonra onları sorunlardan koruyacak, hiç anlaşılamaması halinde de eşleri hatalı bir evlilikten kurtaracaktır. Evlilik zor bir kurum, bazen yıllar sonra anlaşamayıp ayrılanlar var. Birlikte yaşansın ya da yaşanmasın; kendini saklamayan insan doğruyu daha çabuk bulacaktır.

    4. Erkekler cinsellik konusunda gerçekten sanıldığı gibi özgürler mi?
    Eminim ki, bu konuda bir genelleme yapmak bana düşmez, çünkü araştırma yapmadım ama, inancım şu ki; erkekler bu olayı kadınlarla yaşamak zorunda oldukları için, kadınlar özgürce yaşamadan, onlar da gerçek anlamda özgür olamayacaklar. Özgürlükten kasıt, her önüne gelenle olmak değil elbette, istediği tarzda…, hayal ettiği duygusal ve fiziksel güzellikte …

    5. Evli olduğunuz halde başka biriyle ilişkiye girmek için ne gibi bir neden olabilir?
    Hiç bir aldatanın bundan zevk aldığına inanmıyorum. Bu bence kararsızlık, mutsuzluk ve değişik sebepli buhranlar sırasında, insanın kendinden kaçıp, sorunlarıyla yüzleşmeyip, kısaca kendini atlatarak, başına sarabileceği ve sonunda, mutlaka kendisini kötü etkileyecek olan bir deneyimdir. Sorunlarını bekletmeden irdeleyebilen ve kişilik problemi yaratmadan çözmeye çalışan çiftlerin arasında yaşanabileceğine inanmıyorum. İletişimin kopmadığı ilişkilerde, eşlerin birbirlerine olan sevgi, ilgi ve aşkları kendilerini tatmin edemez hale gelmişse ve eğer sorunlarına bir çare bulamıyorlarsa, aldatma gibi işleri daha da kötüye götürebilecek olan bir deneyim yaşamadan da birbirlerine söyleyebilir ve gerekirse birbirlerine şans dileyerek, hayat arkadaşlarını aramaya devam edebilirler… Evlilikte yaşanılan ve devamlı bastırılan başka başka sorunların birikmesi ve eşlerin birbirleriyle konuşamaması, böyle bir sonuca yol açabilir. Bu durumda, zaten her şey baştan yalnış olduğu için, aldatmayı da doğru bulmuyorum. O yüzden aklı başında, kendi ve eşi ile iletişimini koparmamış bir insanın, evlilikte başka biriyle ilişkiye girmek için bir nedeni olmamalı diye düşünüyorum.

    6. Eşcinsellik konusundaki düşünceleriniz nelerdir?
    İnsanın hissetmediği, mutlu olmadığı, kendisine bir takım baskılar kurarak, hayatını yaşamaya çalışmasını hiç bir şekilde doğru bulmadığım için, ben, duygu olarak anlayamasam da, kendisini başka bir cinsmiş gibi hisseden insanların, bunu kimseyi taciz ya da rahatsız etmeden yaşamaları gerektiğini düşünüyorum. Çünkü baskı, hem onları değiştirmeye yetmeyip, mutsuz kılacak; hem de tuhaf patlamalarla dışarıya vurarak, kişiliklerini de bozup vahşileştirecektir. Her insanın sevgiye, anlayışa ve kabule ihtiyacı vardır. Eşcinselliğini farkederek, kendi yolunu çizebilmiş ve bunu acı-tatlı yanlarıyla hayatına adapte edebilmiş insanlara saygı duyuyorum. Herhalde kimse, hissetmediği bir duygu adına toplumsal dışlanmalarla yüzleşmeyi tercih etmez diye düşünüyorum. Anlayışlı olunması gerekir. Böylece eşcinsel insanlar da ruhsal olarak rahata kavuşup, kimi zaman toplumu rahatsız edebilen taşkınlıklardan kendilerini kurtarabileceklerdir. Huzur için, anlayış yani…

     

    kadinlar.com – 15 Eylül 2001

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
En üste git
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç
WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın