Son Güncellemeler Sayfa 21 Toggle Comment Threads | Tuş takımı kısayolları

  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 22:28 on 5 July 2011 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Antik Yunan, , , , Mitoloji, Yunanistan   

    Antik Yunanda Kadın Eşcinselliği 

    Kendi cinsine yönelme söz konusu olduğunda, tıpkı günümüzde de olduğu gibi, 2.500 yıl önce de akla hep erkeklerin birbirleriyle olan ilişkileri gelir. Günümüzde de kadın eşcinselliğinin görmezden gelindiğini ve yok sayıldığını düşünürsek, durumun o zamanlarda da çok farklı olmadığını görürüz. Çünkü, o dönemde de erkek egemen bir toplum söz konusuydu. Öyle ki, sadece yetişkin erkekler vatandaş statüsündeydi. Kadınların böyle bir hakkı yoktu. Bu da kadınları sosyal ve kamusal hayatın dışına itiyordu. Hal böyle olunca da kadınların cinselliği görülmüyordu. Zaten, Gezgin’in de belirttiği üzere, kadının kocasına kur yapması ya da onu baştan çıkarıp sevişmesi o kadının iffetsizliği anlamına geliyordu ve fahişe olarak kabul edilmesine neden oluyordu. Çünkü, sonuçta, kadın sadece çocuk vermesi için döllenen bir varlıktı ve haz alması iffetsizlikti.[i]

    Bir diğer yandan, haz alma erkeklere özgü bir kavramdı. Erkekler arasındaki ilişki de hazzı aktif olan tarafın alması üzerinde kuruluydu. Zaten aşk da iki erkek arasında olabilirdi çünkü o kadar yüce bir kavram ancak ve ancak erkeklerin yaşabileceği bir şey olabilirdi. Kadınların, cinsellikten ve aşktan bu kadar uzak tutuldukları bir dönemde, onların birbirleriyle ilişkiye girmelerinden bahsedilmemesi de şaşılacak bir durum değildi aslında.

    Lezbiyenlik, Yunan kültüründe sözü edilen bir durum olmamakla birlikte iki kadının sevişerek birbirini tatmin etmeleri iğrenç ve utanç verici bir durum olarak görülüyordu.[ii] Bununla birlikte, kadınlar arasındaki aşka değinen en eski yazılar Antik Döneme kadar uzanmaktadır. Hatta, Lezbiyenliğe ismini veren Lesbos adasıdır. Bu adanın lezbiyenlik ile anılmasının nedeni de MÖ. 7. yy’da doğmuş bir kadın şair olan Sappho’dur. Sappho, yazdığı şiirlerinde, kadın arkadaşlarına ve öğrencilerine tutkuyla ve aşk ile seslendiği için onun lezbiyen olduğu düşünülür. Aynı zamanda, erkek egemenliğine karşı kadın kimliği ile bir karşı duruş sergilediği de düşünülmektedir. Lesbos Tiranı tarafından, Sicilya’ya sürgüne gönderilmiştir bu öne çıkan kimliğinden ötürü.

    Yazdığı şiirlerden birine bakalım:
    “Dön yalvarıyorum sana
    Süt beyazı tuniğini giyerek.
    Ah güzel endamını nasıl bir ateş sarıyor,
    Baştan çıkarıcılığın karşısında her kadın titrer”[iv]

    Sappho’nun lezbiyen olup olmadığı her ne kadar tartışılıyor olsa da bu dizeleri bir kadına yazdığı çok aşikar. Bir çok kaynak ise Sappho’nun biseksüel olduğu konusunda hemfikir, çünkü, erkeklere yazdığı şiirler de bulunmakta. Bir diğer yandan, kadınların esamesinin bile olmadığı bir dönemde, kendi cinsine ya da karşı cinse duyduğu aşkı ve tutkuyu dile getirebilen bir kadının ne kadar güçlü ve cesur olduğunu söylemeden geçmemek gerekir.

    Antik dönemde, lezbiyenlik konusunda yazılmış çok az eserden birisi de Lukianos* tarafından yazılmıştır. Klonarion ile Leaina adlı metinde, Klonarion, Leaina’nın bir kadınla birlikte yaşamasına duyduğu şaşkınlığı, aynı zamanda, da merakı ile sorular sormaktadır. Olay, Lesbos adasında geçmektedir. Klonarion’un asıl merak ettiği konu ise nasıl seks yaptıklarıdır. Çünkü lezbiyen ilişkilerle ilgili hikayeler ve dedikodular adada dolaşmaktaydı ancak çok detaylı bilgiye sahip değildi insanlar.[v]

    Diğer yandan, kendi cinsleriyle birlikte olan erkeklere dair çeşitli homoerotik resimler vazoların üzerlerini süslese de kadınların bu şekilde resmedildiği eserlere rastlanmaz. Sadece kadınların tasvir edildiği eserlerde ise genellikle kadınlar erkeklere hizmet veren fahişelerdir.

    Antik Yunan’da, “tribades” denilen bir terim vardır. Bu terim, kadınlarla cinsel ilişki kurmaya, erkeklerle olduğundan daha fazla düşkün olan kadınlar için kullanılır.[vi] Ancak, bu tanımdan da anlaşılabileceği gibi bu kadınlar, erkeklerle de cinsel ilişkiye girmektedirler ama kadınlarla cinsel ilişkiye diğerinden daha düşkündürler. Dolayısıyla, tribades teriminin bugünkü biseksüellik terimine karşılık geldiğini söyleyebiliriz.

    [i] Gezgin, İ., ., Antik Yunan ve Roma Sanatında Cinsellik ve Erotizm, İstanbul:Alfa, 2010. s. 251
    [ii] A.g.e., 251
    [iii] A.g.e., s. 252.
    [iv] Tannail, R., Tarihte Eşcinsellik, çev. Sinem Gül, Dost, 2003. Akt. Gezgin, İ., a.g.e., s. 253.
    [v] Gezer, İ., a.g.e. s. 256.
    [vi] Halperin, D., Cinsellikten önce Seks, , s. 46.
    *(M.S. 125- 192) yılları arasında yaşamış Yunan filozofu ve hiciv yazarı.

    5 Temuz 2011
    Zihnimdeki Kadraj

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 15:48 on 29 May 2011 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Eşcinsel Dergisi, , Gay Dergisi, Kıvanç Tatlıtuğ   

    Kıvanç Tatlıtuğ’un Fotoğrafları Fransız Gay Dergisi’nde 

    Ünlü oyuncu Kıvanç Tatlıtuğ‘un fotoğraflarının yıllar önce Fransız gay dergisinde yer aldığı ortaya çıktı! Gümüş ve Aşk-ı Memnu dizileriyle Ortadoğu’da hatrı sayılır bir hayran kitlesine sahip olan Kıvanç Tatlıtuğ’un yıllar önce Fransa’yı fethettiği ortaya çıktı! Best Model yarışmasıyla mankenlik dünyasına adım atan Tatlıtuğ, ünlü organizatör Erkan Özerman vasıtasıyla kariyerine yurtdışında devam etmişti. O yıllarda Fransa’da modellik yapan ve katalog çekimlerine katılan ünlü oyuncu, bu ülkede Kivan adıyla tanınıyordu.

    Kıvanç‘ın gay sohbet hatlarının tanıtımındada objektif karşısına geçtiği iddia edilmiş,  daha sonra oyuncu Kıvanç Tatlıtuğ’un Fransız modellik ajansları için çektirdiği fotoğraflarının bir ‘Gay‘ dergisi ve sohbet hattı tanıtımlarında gizlice kullanıldığı şeklinde haber sitelerinde iddialar yer almıştı.

    Yerel Medya

     

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 00:45 on 22 March 2011 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , ,   

    Eşcinsel evliliğe ceza 

    ANKARA- RTÜK, ‘’Eşcinsel evlilik töreni’’ yayınlayan Digitürk kanalına ceza için harekete geçti. Salon 2’de, 18 Şubat gecesi yayınlanan ‘’Sex And City 2” adlı filmde yer alan eşcinsel evlilik töreni nedeniyle savunma istendi. Savunma yeterli bulunmazsa para cezası verilecek.

    Gazeteport’un edindiği bilgiye göre RTÜK’ün son toplantısında filmdeki eşcinsel evlilik töreni değerlendirildi. 17 dakikalık bölüm, ‘’Genç ve çocukların fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişimini zedeleyici’’ nitelikte bulundu. Karara üyeler Korkmaz Alemdar, Hülya Alp ve Esat Çıplak karşı çıktı.

    ‘’EŞCİNSELLER DE BİRLEŞMELİ’’
    RTÜK Başkanı Davut Dursun ise, cezanın “Milli ve manevi değerler ile Türk aile yapısına aykırılıktan’’ verilmesini istedi ve şöyle dedi:
    ‘’Kuşkusuz kendisini homoseksüel olarak tanımlayan kimselerin de yasal ve kültürel imkanlar elverdiği ölçüde bir akit dahilinde birleşmeleri mümkündür. Böyle bir durumun, olağanlaştırılarak, sunulması ise, çocuklar ve gençler üzerinde olumsuz etki oluşturacak, toplumun temeli aile kurumunu zafiyete uğratacaktır. Bu tür ilişkilerin normal gösterilmeye çalışılması, Türk aile yapısına zarar verici niteliktedir. ’’

    Esat Çıplak ise cezaya karşı çıkarak ‘’Toplumsal normların dışında kalan meşruiyet dışı ilişkinin olağanmış gibi sergilenmesi rahatsız edicidir. Ancak bu yayın şifreli bir kanaldadır. Yayın içeriğinden ötürü ilgili yayın kuruluşuna müeyyide uygulamak demek, Üst Kurul’un amacını aşarak topluma neyi tercih etmesi gerektiğini dikte etmek anlamına gelmektedir’’ dedi.

    22.03.2011 – 05:13

    gazeteport.com.tr

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 01:36 on 22 February 2011 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Baki Koşar, Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği   

    III. Baki Koşar Nefret Suçları ile Mücadele Haftası 

    Baki Koşar Nefret Suçları ile Mücadele Haftası, bu yıl 19-27 Şubat tarihleri arasında gerçekleşecek. Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği‘nin her yıl Şubat ayının son haftası gerçekleştirdiği ve bir nefret cinayeti sonucu yaşamını yitiren gazeteci Baki Koşar‘ın anısına ithaf ettiği hafta, yine bir dizi etkinlikle nefret suçlarını farklı yönlerden gündeme taşıyor.

    Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilecek olan Baki Koşar Nefret Suçları ile Mücadele Haftası, tema olarak Özgürlük Korkusu ve İktidar‘ı ele alıyor. Bu yıl da, her yıl olduğu gibi artık gelenekselleşen Baki Koşar Nefret Suçları ile Mücadele Ödülleri, 26 Şubat Cumartesi günü gerçekleşecek ödül töreni ile medya ve hukuk alanında sahiplerini bulacak. Yine her yıl gerçekleştirilen Nefret Suçları ile Mücadele Yürüyüşü ise 26 Şubat Cumartesi Günü saat 12.00′da başlayacak. Hafta içerisinde çeşitli paneller, forumlar, atölye çalışmaları, film gösterimleri ve sanat aktiviteleri yer alacak. Bu etkinliklerden bazılarını sizin için derledik…

    “Saç Boyama: 45 Dakika”

    19 Şubat Cumartesi akşamı, “Saç Boyama: 45 Dakika” adlı filmin özel  gösteriminin ardından Siyah Pembe Üçgen Derneği’nde yapılacak kokteyl ile Baki Koşar Nefret Suçları ile Mücadele Haftası başlamış olacak.

    “Ayrımcılık ve Nefret Suçları Karşıtı Sivil Ağlar”

    20 Şubat Pazar Günü yapılacak olan panelde ayrımcılık ve nefret suçlarına karşı sivil ağ deneyimleri tartışmaya açılacak. Yasa tasarısı çalışmaları, haritalama çalışmaları ve sivil birlikteliklerin ele alınacağı panelde, bu alanlarda Türkiye’de çalışma yürüten örgütlerin deneyimleri, yaşanılan sorunlar ve kaydedilen ilerlemeler de irdelenecek.

    “70-80-90, Masum, Küstah, Fettan”

    Hafta kapsamında sanatsal aktiviteler de yer alıyor. Filmmor‘un Baki Koşar Nefret Suçları Haftası için yaptığı özel seçki ve Zeynep Uygan’ın Resim Atölyesi öne çıkan etkinliklerden… Namus nedir?Klitoris Nedir? ve 70-80-90, Masum, Küstah, Fettan adlı kısa filmlerden oluşan Filmmor seçkisi 21 Şubat Pazartesi günü Siyah Pembe Üçgen’de izleyicileri ile buluşacak. Ressam Zeynep Uygan’ın nefret, şiddet, korku ve özgürlük temalarıyla gerçekleştireceği psikoterapik resim atölyesi ise 22 Şubat Salı günü gerçekleşecek.

    “Kimyam Tenime Uymuyor”

    23 Şubat Çarşamba Günü ise Voltrans Trans Erkek İnisiyatifi de hazırladıkları ‘Kimyam Tenime Uymuyor’ adlı okuma atölyesi ile yaşanılan hikayeler üzerinden giderek trans erkek politikası, trans erkek görünürlüğü ve transfobi gibi konularda deneyimlerini paylaşacaklar.

    Nefret Suçları Savcısı Allison Jernow Türkiye’de...

    Haftanın önemli etkinliklerinden biri olan Hukuki ve Politik Açıdan Nefret Suçları paneli ise 23 Şubat Çarşamba günü, saat 17:30′da Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi’nde gerçekleşecek. Daha önce ABD’de nefret suçları savcısı olarak çalışmış ve şu an çalışmalarına Uluslararası Hukukçular Komisyonu’nda(ICJ) devam eden Allison Jernow‘un da katılacağı panelde nefret suçları kavramsal ve politik açıdan tartışılacak. Aynı oturumda avukat Elif Ceylan Özsoy ise 2010 yılına ait LGBT Bireylere Yönelik Nefret Suçları Raporu’nu sunacak.

    “Post Yapısalcı Bir Anarşizm Okuması Olarak Queer”

    Son dönemde LGBT politikasının gündeminde olan “Queer” kavramı da 24 Şubat Perşembe günü, Ege Üniversitesi‘nde gerçekleşecek olan forumla ele alınacak. Hareket-Teori-Kimlik üçgeninden “Queer” kavramı tartışmaya açılacak.

    “Trans Bireylere Yönelik Sistematik Şiddet ve Trans Aktivizmi”

    Trans bireylere yönelik sistematik şiddetin izlerini 80 döneminden bu yana yaşanmış gerçek olayların aktarımı yoluyla ele alınacak olan 24 Şubat Perşembe günü Alman Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek bu panelde trans aktivizminin önemi ve trans örgütlenme deneyimleri gibi konulara da değinilecek.

    “Eleştirel Pedagoji ve Kimlikler”

    Baki Koşar Nefret Suçları Haftası’nın eğitim alanı ile ilgili etkinlikleri ise 25 Şubat Cuma İzmir Ekonomi Üniversitesi‘nde gerçekleşecek olan Eleştirel Pedagoji ve Kimlikler paneli; yine aynı gün yapılacak LGBT Öğrenci Toplulukları Deneyim Paylaşımı sohbeti ve 27 Şubat Pazar günü gerçekleşecek olan Homofobi ve Transfobi Karşıtı Öğrencilerin İzmir Buluşması şeklinde sıralanıyor.

    “Özgürlük Korkusu ve İktidar”

    Bu senenin teması olarak belirlenen “Özgürlük Korkusu ve İktidar” ise 26 Şubat Cumartesi Günü Saat 14:00′da Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi’nde gerçekleşecek olan panelde tartışılacak. Panel kapsamında sosyal bilimlerin nefret suçlarına bakışı, mağdur siyaseti, özgürlük paradigması gibi başlıklar irdelenecek.

    “Nefret Suçlarına Seyirci Kalma!”

    Medyada nefret söylemi ve ayrımcılığın konuşulacağı 26 Şubat Cumartesi tarihindeki bu panelde hak haberciliği, medya endüstrisi, sosyal medya ve medya izleme süreçleri gibi alanlardan medya eleştirisi yapılacak.

    “Performans Sahnesi Olarak Beden”

    Beden, toplumsal cinsiyet ve cinsel kimlikler gibi konuların yer alacağı “Performans Sahnesi Olarak Beden” adlı forum, haftanın son etkinliği olarak yerini alıyor. Forum, 27 Şubat Pazar günü saat 14:00′da Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi’nde gerçekleşecek.

    HAFTANIN TAM PROGRAMI

    19 Şubat Cumartesi
    19:00 Film Gösterimi: “Saç Boyama: 45 Dakika”
    Yer: Siyah Pembe Üçgen
    20:00 Açılış Kokteyli
    Yer: Siyah Pembe Üçgen

    20 Şubat Pazar
    14:00 Panel: Ayrımcılık ve Nefret Suçları Karşıtı Sivil Ağlar
    Yer: Karakedi Kültür Merkezi
    Konuşmacılar: Kerem Çiftçioğlu, Mehmet Nur Terzi, Zeynep Atamer

    21 Şubat Pazartesi
    16:00 Kısa Film Gösterimleri: Filmmor Özel Seçkisi
    Yer: Siyah Pembe Üçgen
    Filmler: “Klitoris Nedir?”, “Namus Nedir?”, “70-80-90, Masum, Küstah, Fettan”

    22 Şubat Salı
    16:00 Resim Atölyesi
    Yer: Amargi İzmir
    Kolaylaştırıcı: Zeynep Uygan
    Atölyeye katılım için ön kayıt gerekmektedir. Kayıt için: bilgi@nefretsuclari.org ya da

    23 Şubat Çarşamba
    14:00 Okuma Atölyesi: “Kimyam Tenime Uymuyor”
    Yer: Siyah Pembe Üçgen
    Kolaylaştırıcılar: Berat, Berk İnan
    Atölyeye katılım için ön kayıt gerekmektedir. Kayıt için: bilgi@nefretsuclari.org ya da
    17:30 Panel: “Hukuki ve Politik Açıdan Nefret Suçları”
    Yer: Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi
    Konuşmacılar: Allison Jernow, Devrim Sezer, Elif Ceylan Özsoy

    24 Şubat Perşembe
    13:00 Forum: “Post-Yapısalcı Bir Anarşizm Okuması Olarak Queer”
    Yer: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Derslik 10
    Kolaylaştırıcılar: Damla Akdeniz, Gülkan
    17:00 Panel: “Trans Aktivizmi ve Sistematik Şiddet”
    Yer: Alman Kültür Merkezi
    Konuşmacılar: Belgin Çelik, Deniz San, Şevval Kılıç

    25 Şubat Cuma
    13:00 Panel: “Eleştirel Pedagoji ve Kimlikler”
    Yer: İzmir Ekonomi Üniversitesi A1 No’lu Derslik
    Konuşmacılar: Adnan Gümüş, Dilek Çetinkaya, Zafer Kiraz
    17:00 Sohbet: “LGBT Ögrenci Toplulukları Deneyim Paylaşımı”
    Yer: Amargi İzmir

    26 Şubat Cumartesi
    12:00 Nefret Suçları ile Mücadele Yürüyüşü
    Buluşma Yeri: Alsancak Sevinç Pastanesi Önü
    14:00 Panel: “Özgürlük Korkusu ve İktidar”
    Yer: Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi
    Konuşmacılar: Dilek Hattatoğlu, Melek Göregenli, Nilgün Toker
    17:00 Panel: “Nefret Suçlarına Seyirci Kalma!”
    Yer: Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi
    Konuşmacılar: Burak Doğu, Gülseren Adaklı, Nuran Agan, Sevda Alankuş
    19:30 “Baki Koşar Nefret Suçları ile Mücadele Ödül Töreni
    Yer: Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi

    27 Şubat Pazar
    11:00 Buluşma: Homofobi ve Transfobi Karşıtı Öğrenciler
    Yer: Siyah Pembe Üçgen
    14:00 Forum: “Performans Sahnesi Olarak Beden”
    Yer: Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi
    Konuşmacılar: Begüm Başdaş, Hatice Telci, İlay Eltetik

    III. Baki Koşar Nefret Suçları ile Mücadele Haftası için ayrıntılı bilgileri, Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği’nin websitesi olan http://www.siyahpembe.org adresi üzerinden takip edebilir veya bilgi@nefretsuclari.org adresine e-posta göndererek ya da direkt olarak medya-iletişim sorumlularına ulaşarak öğrenebilirsiniz.

    Baki Koşar Nefret Suçları ile Mücadele Haftası
    Medya-İletişim Sorumluları
    Erdem Gür:
    Berkant Çağlar:

    02.2011

    durde.org

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 01:49 on 15 May 2010 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Alıntılar, , , , , Sözler   

    Eşcinsel Sözler & Alıntılar 

    Hepimiz aynı olsaydık hayatın ne kadar sıkıcı olacağını bir düşünün. Ve benim kusursuz dünya fikrim, herkesin birbirinin farklılıklarını gerçekten takdir ettiği bir dünya: kısa-uzun, demokrat-cumhuriyetçi,siyah-beyaz, eşcinselheteroseksüel; hepimizin eşit olduğu ama kesinlikle aynı olmadığı bir dünya… – Barbra Streisand, 1994 yılındaki konserlerinin final sahnesinde, West SideStory’den “Somewhere” adlı parçaya başlarken.

    Gerçek sevgi, diğerlerine hiç yargısız ne ve kim olursa olsunlar saygı duyabilme yeteneği değil midir? Kalbimde farklılıkların ilginç olduğunu ve bize daha geniş ve objektif bir bakış açısı yolu sunduklarını biliyorum. Farklılıkları engel olarak değil de, büyümemiz için gerekli katalizörler olarak görebilecek kadar emin olmalıyız kendimizden… Neden sadece rahatlayıp kabul edemiyoruz ki? – ShirleyMacLaine, “Dance While You Can” adlı kitabından.

    Olmadığım bir şey için sevilmektense, nefret edilmeyi tercih ederim. – Andre Gide, Edmund Gosse’e yazdığı 16 Ocak 1927 tarihli mektubundan.

    İç güdülerimize karşı koymaktan vazgeçtiğimiz gün yaşamayı öğreneceğiz. – Frederico Garcia Lorca

    Ülkenin ahlak değerleri, değişmekten uzak, yapay bir şekilde süreklilik gösteriyor. – Joe Orton.

    Uygarlıklar gerçeklere boyun eğmeyi reddeden teoriler üzerine kurulmuştur. – Joe Orton.

    Kendini dünyanın seni gördüğü gibi görmek oldukça cesur olabilir, ama çok da aptalca olabilir. Neden dünyanın senin hakkındaki iradesiz bir sinir hastası fikrini kabul edesin? Onların yargılamaya ne hakları var? Seni yargılayabilmeleri için senin gibi hissedebilme kapasitesine sahip olmaları gerekir. Ve kim sahip buna? Binde bir. İradenin verdiği savaşın ne denli adaletsiz olduğunu bir sen bilirsin. – Terence Rattigan, “The Deep Blue Sea” adlı eserinden. (1952)

    Gerçekçilik istemiyorum. Sihir istiyorum! Evet, evet, sihir! İnsanlara bunu vermeye çalışıyorum. Şeyleri olduklarından farklı sunuyorum onlara. Gerçeği söylemiyorum, gerçeğin ne olması gerektiğini anlatıyorum. Ve eğer bu günahsa, bırakın cezamı çekeyim, ışıkları yakmayın! – Tennessee Williams, “A Streetcar Named Desire” adlı eserinden. (1947)

    Dünya kuzular ve keçiler diye ikiye ayrılmamıştır. Her şey ne siyahtır ne de beyaz. Yalnızca insan beyni kategoriler icat eder ve gerçekleri ayrı ayrı bölmelere koymaya zorlar. Yaşayan dünya her yönüyle bir sürekliliktir. Cinsel davranışa ilişkin olarak bunları ne kadar erken öğrenirsek, cinselliğin gerçeklerini de o kadar erken idrak ederiz. – Alfred Kinsey, “Sexual Behavior in the Human Male” adlı kitabından.(1948)

    Eşcinselliğimi keşfettiğimde bunun beni toplumda bir yabancı yaptığını fark ettim. Ve kendimi toplumdaki diğer yabancılarla özdeşleştirdim, kendi hayatları üstünde kontrolü olmayan kişilerle.. Kadınlarla baskıya karşı mücadelelerinde, işçi sınıfıyla sömürüye karşı savaşlarında ve Üçüncü Dünyayla emperyalizm ve yoksulluğa karşı mücadelesinde özdeşleştirdim kendimi. – Bob Cant.

    Hayatını bir eşcinsel olarak açıkça yaşa. Diğer insanların senin de sıradan biri olduğunu ve erkek arkadaşınla diğerlerinin karı veya kocalarıyla olduğu kadar mutlu olduğunu görmelerine izin ver. Eğer olumsuz bir tavırla karşılaşırsan ilgili kişiye bu şekilde hissetmesinin sebebini sor. Tutarlı bir cevap alırsan şanslı sayılırsın! Ve onlara kendinin eşcinsel olduğunu söylediğinde büyük ihtimalle sana inanmayacaklar ya da zoraki bir gülümsemeyle konuyu değiştirmeye çalışacaklardır. Keşke tüm eşcinseller karşılaşacakları ön yargıları iyi bir tartışma ve tam bir dürüstlük ile atlatabileceklerinin farkında olsalardı. Bunun için her zaman saygı görürsün. Asla küçük görülmezsin. Ancak bir soruyu yanıtlamadan önce iyice düşünmelisin; kendi deneyimlerimden biliyorum ki ciddi olmazsan her şey tersine döner ve klişe eşcinsel konumuna dönersin insanların gözünde. – Jeffrey Weeks, GayNews adlı yayının Ocak 1976 sayısından

    Eşcinseller dünyadaki en tatlı, en nazik, en içten, en artistik ve en düşünceli insanlardır. Ama zamanın başlangıcından beri tek başlarına gelen şey tekmelenmek. – Little Richard.

    Bu hastalığın Tanrı’nın gazabı olduğuna inanan birçok insan var. Ama ben bunun insanlara sevgiyi, anlayışı ve şefkati öğretmek için gönderildiğine inanıyorum. AIDS dünyasındaki maceramdaki insanlardan sevgi, cömertlik, ve insani anlayış hakkında hayatımı geçirdiğim rekabete dayalı dünyada öğrendiğimden çok daha fazlasını öğrendim. – Anthony Perkins, Eylül 1992’deki ölümünden sonra yayımlanan açıklamasından.

    Doğal olmayan tek cinsel davranış, yapamadığındır. – Alfred Kinsey

    Olduğum gibi son derece mutluyum. Eğer bundan annem sorumluysa, minnettarım. – Christopher Isherwood.

    Ebeveynlerin eşcinsel öğretmenlerden korkmasına hiç gerek yok. Çocuk taciz edenlerin %97’si heteroseksüel. – Dr. Benjamin Spock

    İnsan ümidini kaybetmemeli. Eşcinsellik her heteroseksüeli, her yaşta bulabilir. – Roger Peyrefitte. (French Novelist)

    Doğru şarap ve doğru müzikle merak etmeyecek çok az insan vardır. – Larry, “The Boys In The Band” adlı Mart Crowley filminden.

    Bir erkekle yatıyor olmayı tercih ederken bir kadınla yatmak kendinle gurur duymanı nasıl sağlayabilir ki? – Harvey  Fierstein, “Torch Song Trilogy” adlı filminden.

    En iyi dostlar eşcinsellerden çıkar çünkü sana bir kadın olarak değer verirler ve kıskanmazlar. Seni severler ama kafanı bozmaya çalışmazlar. – Bianca Jagger

    Hepimiz bokun içindeyiz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor. – Oscar Wilde

    Taşınabilirsiniz. – AbigailVan Buren. (“Dear Abby”), (bir tür Güzin Abla olayı – ama bizimki gibigeri kafalı olmayan cinsten) eşcinsel bir çiftin sokaklarına taşındığıkonusunda dert yanarak “çevremizin kalitesini nasıl yükseltebiliriz?”diye soran bir okuyucusuna verdiği yanıt.     

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 01:10 on 6 November 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Pembe Üçgen, Siyah Pembe Üçgen,   

    Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği 

    Aşağıdaki bilgiler Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği’nin web sitesinde 2009’da yer alan bilgilere dayanmaktadır… Güncel bilgiler için dernek sitesini ziyaret edebilirsiniz…

    İzmir’de eşcinsel gruplarının kısa tarihi?

    İzmir’de bildiğimiz ilk eşcinsel oluşum 90’lı yılların sonlarına doğru İskenderiye Kütüphanesi’nde toplantılar yapan Biz GL isimli bir oluşum. Arkadaş Cafe çevresinde örgütlenen bir grup eşcinselin öncülük ettiği Biz GL kimi zamanlar 60’a yaklaşan katılımcı sayısıyla kalabalık toplantılar yapmış olsa da, örgütlenme bilincinin yetersiz olması, daha öncesinde böyle bir deneyim yaşanmadığı için örgütlenmeye dair bir bakış açısı geliştirilememesi nedeniyle bir süre sonra maalesef dağılmıştır.

    2001 Ocak ayında bir gey ve bir lezbiyenin öncülüğünde kurulan Öteki İzmir ise 2001 Eylül ayına kadar düzenli toplantılar yapmış, özellikle savaş karşıtı hareketle birlikte başta Uluslararası Savaş Karşıtları Buluşması olmak üzere çeşitli etkinliklerde yer almışlardır. Ancak Öteki İzmir’in antimilitarist temelli örgütlenmesinin eşcinsellerin öncelikli sorunlarına çözüm sunmaması grubun kısa bir süre içerisinde dağılmasına neden olmuştur.

    Bugüne kadar İzmir’de en uzun soluklu oluşum diyebileceğimiz oluşum olan Pembeüçgen ise Haziran 2002’de internet üzerinden örgütlenen bir grup eşcinselin bir araya gelmesiyle kurulmuş ve yaklaşık iki yıl varlığını sürdürmüştür. Önceleri İzmir Eşcinsel Kültür Grubu adıyla toplanan grubun ismi bir süre sonra Pembeüçgen’e dönüştürülmüş, her hafta düzenli olarak yapılan toplantılarda aileden açılmaya, cinsel sağlıktan militarizme eşcinselleri ilgilendiren bir çok konu tartışılmıştır. Toplantı yapılan kafelerle anlaşmazlıklar ve sorunlar yaşanması nedeniyle sürekli toplantı mekanını değiştirmek zorunda kalsa da Pembeüçgen şu ana kadar İzmir’de varolan en uzun soluklu eşcinsel gurubu olmuştur. Zamanla grup içerisinde çıkan fikir ayrılıkları ve ciddi anlaşmazlıklar Pembeüçgen grubunun da belli bir süre sonra dağılmasına neden olmuş ve maalesef Pembeüçgen 2 yıllık çalışmanın ardından kendi kendini feshetmiştir.

    Kaynak: siyahpembe.org – 2009

    https://web.archive.org/web/20090402123818/http://www.siyahpembe.org/index.php?sayfa=yazi&yazino=1&islem=2

    Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği Web Sitesi: http://siyahpembe.org/

    Pembe Üçgen Nedir?

    Pembe üçgen (Almanca: Rosa Winkel), eşcinsel kültürün en sık rastlanan ve en popüler simgelerinden biridir. Kökeni II. Dünya Savaşı’na uzanan Pembe Üçgen, Naziler tarafından cinsel yönelimi nedeniyle toplama kamplarına konulmuş eşcinsel erkeklere (gey) verilmiştir.

     

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 01:29 on 10 October 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Gabile, Gabile Arkadaşlık, Gabile Chat, Gabile Sohbet, gabile.com   

    Gabile arkadaşlık sitesi de açıldı 

    Türkiye’nin ilk eşcinsel arkadaşlık ve sohbet sitelerinden biri olan gabile.com hakkında alınan İdari Tedbir Kararı ile yapılan erişim engellemesi kaldırıldı.

    Ne olmuştu..

    Gabile, 5651 sayılı yasa kapsamında yapılan inceleme sonrası erişime kapatılmış, site yöneticileri “konuyla ilgili bilgilendirilmediklerini” açıklamışlardı..

    Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın  eşcinsel arkadaşlık sitesi gabile.com‘un erişimi tedbir kararı alarak engellemesinin ardından tepkiler sürüyor. “Fuhuşa teşvik” gerekçesiyle erişimi engellenen site ise bu gerekçeyi reddetmiş, gabile.com‘un Servis Yöneticisi D. Doğan, TİB’e dava açacaklarını hukuk mücadelesi başlatacaklarını açıklamıştı..

    gabile.com‘un Servis Yöneticisi D. Doğan CNN TÜRK ekranlarına konuk olarak Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın erişim engellemesiyle ilgili açıklamalarda bulunmuştu.

    Doğan, 5651 sayılı yasa gereği yurtdışında host edilen sitelerin bildirim yapmadan erişimlerinin engellenebildiğini, kendi sitelerinin de yurtdışında host edildiği için uyarılmadan kapatıldığını söylemişti.

    Kapatılma kararının cuma günü alındığını, durumu ertesi gün fark edip pazartesi günü Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı ile yazışmalara başladıklarını anlatan D. Doğan, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın kendilerine sitenin ana sayfasında iletişim bilgileri olmadığı için kapatıldığını söylediği…

    Bunun üzerine gabile.com‘a iletişim bilgilerini hazırlayıp koyduklarını belirten D. Doğan, TİB’in bu kez de sitedeki bazı profillerin “fuhuşa teşvik” nedeni olduğunu belirttiğini ve siteyi erişeme açmadığını söylemişti.

    TİB’in 3 profili öne sürdüğü ve bu profillerin benzeri olan tüm profillerin de kapatılması istediğini söyleyen Doğan, Telekominikasyon İletişim Başkanlığının gösterdiği profillerin mayolu fotoğraflar olduğunu ve Türkiye’de mayolu fotoğrafların suç olmadığını söyledi.

    Bu profilleri kapatayacaklarını TİB’e bildirdiklerini söyleyen Doğan hukuki mücadeleye karar verdiklerini söyledi.

    Sitelerinde 30 moderatör ve editörün çalıştığını söyleyen Doğan, fotoğrafların tek tek kontrol edildiğini ve gerekliliklere uygun olmayan fotoğrafların yayınlanmasına izin vermediklerini de söyledi.

    Buna rağmen “suç olmayan” mayolu fotoğraflar nedeniyle itham edildiklerini anlatan Gabile.com Servis Yöneticisi Duman Doğan, TİB’in isteğinin ucu açık olduğunu bu nedenle Türkiye’de ilk kez Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını söyledi.

    Doğan, TİB hakkında 5651 sayılı yasaya aykırı hareket etmek, öne sürülen delillerin 5237 sayılı yasayla uyuşmaması nedeniyle iftira eyleminde bulunmak ve sitenin aynı zamanda haber sitesi olması ve engelleme nedeniyle haberlerin de engellenmiş olmasının Basın Kanunu’nda yer alan iletişim ve halkın haber alma özgürlüğünü kısıtlanamaması ilkesine aykırılık gibi nedenlerle suç duyurusunda bulunacaklarını söylemişti.

    Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’in eylemini LGBT bireyleri olarak homofobik bulduklarını da belirten Doğan, bu engellemenin Türkiye’nin yurtdışındaki itibarını da zedelediğinin altını çizmişti.

    Konuyla ilgili CNN TÜRK’e konuşan İnternet Stratejisti Atıf Ünaldı ise olayın hukuksal boyutta devam eden bir işlem olmasının her şeye rağmen sevindirici olduğunu söylemişti..

    Ünaldı, yasanın yoruma açık sonuçlar doğurduğunun altını çizerek yasa çıkarken yürütmenin bu noktaya geleceğini tahmin edemediklerini belirtmişti.

    Uygulamada tüm sitenin kapatılması yerine soruna neden olan içeriğin engellenmesi gerektiğini bunun da daha teknik bir yapılanma gerektirdiğini ifade eden Ünaldı, sorunlar çözerken hep kolay yöntemlerin seçildiğini söylemişti.

    Gabile Neden kapatıldı?

    Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın Gabile ile ilgili aldığı kararı, kurulun sitesinde yer alan sorgulama ekranında gabile.com şeklinde aratıldığında gerekçe olarak aşağıdaki bilgiler yer alıyordu:

    “5651 sayılı yasa uyarınca katalog suçlar kapsamında yapılan teknik inceleme ve hukuksal değerlendirme sonucunda; bu internet sitesi (gabile.com) hakkında Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın 02/10/2009 tarih ve 421.02.02.2009-272446 nolu kararı gereğince idari tedbir uygulanmaktadır.

    “Peki ama niye?” sorusuna gelince…

    TİB’in gerekçesi “fuhuşa teşvik

    Telekomünikasyon İletişim Kurumu’nun Basın Müşaviri Güleser Aykara CNNTurk.com’a telefonda yaptığı açıklamada “fuhuşa teşvik” gerekçesini söyledi.

    Aykara yaptığı açıklamada “5651 sayılı kanun” gereği fuhuşa teşvik durumunda sitelerin erişimlerinin mahkeme kararı olmadan TİB tarafından resen engellenebildiğini ve bu sitelerin de bu hakka dayanarak engellendiğini söyledi.

    Yurt dışından tepki yağdı

    Dünya Basını haberi skandal olarak nitelerken, Amsterdam  LGBTTLezbiyen, Gay, Biseksüel, Travesti & Trans” aileleri ve yakınları inisiyatifi bir protesto mektubu yayınlanarak kararı “homofobik” bulduğunu duyurmuştu.

    İngiltere Siber Haklar ve Özgürlükler Organizasyonu Üyesi, Leeds Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yaman Akdeniz, kararı kişisel blog’unda tartışmaya açarak uygulamayı eleştirmişti.

    Uluslararası Haber Örgütlerinin takip ettiği Cyber Right’da yayınlanan haberde, uygulanan sansür, “rezalet” olarak nitelendi. Türkiye’nin en büyük eşcinsel arkadaşık sitelerinden birisine usulsüz ve homofobik bir kararla erişimin engellendiğini duyuran Cyber Right, Türkiye’nin sansürde sınır tanımadığını yazdı.

    İspanyol ve İtalyan Haber Örgütlerinin de yer verdiği haberde Newstin Ulusal Haber Örgütü’nün haberi kaynak gösterildi. Dünya basını, eşcinsel bireylere yönelik gabile.com’un sansürlenmesinin homofobik bir girişim olduğunu ifade etti.

    Kaynak: Ulusal Basın

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 19:12 on 20 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , Şükran Moral   

    Şükran Moral ile Röportaj 

    Şükran MORAL kimdir?

    Terme doğumlu Şükran Moral 20 yılı aşkındır İtalya’da yaşayan bir sanatçı. İtalyan senatosunda aday gösterilen ilk Türk. Avrupalı Cumhuriyetçiler’in adayı olarak gösterildi. Sanatçı bodyart çalışmaları, performansları ve enstelasyonları ile kendinden pek çok kez söz ettirdi.

    Moral’ın, kendi vücudunu bir sanat aracı olarak kullandığı İsa’nın çarmıha gerilmesi çalışmasından tutun, – hem de bir kadın İsa-, Beyoğlu’nda erkekler hamamına girip yıkandığı video performansına kadar, her yiğit sanatçının harcı olmayan işler yaptı. Şükran Moral yaptığı işlerde provokasyonu, rahatsız etmeyi ve bu yolla düşündürmeyi sevdiğini ortaya koyuyor.

    Somut, Yeni Gündem gibi dergilere sanat eleştirileri yazdı.” İtalya’da San Giacomo gece resim kurslarına gitti. Torino Gay-lezbiyen Film Festivali’nde Jüri Üyeliği yaptı ve videoları gösterildi. Belgesel çalışmalar; ‘Bordello’ (Genel Ev), ‘Leyla ile Mecnun’ ve ‘Transistanbul’ da bu festivalde gösterildi. Bir önceki sene Ferzan Özpetek’de bu festivale katıldı. İstanbul Bienali’ne 3 proje sanatçı tarafından önerildi.

    Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nden ve Roma Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nden mezun oldu. İstanbul’da ve Roma’da yaşıyor ve çalışıyor.

    Beyoğlu, Ara Cafe’de Şükran Moral ile gerçekleştirdiğimiz röportaj…

    Eşcinsellikle ilgili sanatsal çalışmalarınız hiç oldu mu?

    Geçmişten bu yana eşcinseller üzerinde çok sanatsal çalışmalarda bulundum. Aslında ben 98?de bir belgesel yaptım, transeksüel Demet üzerine. Onunla ilgili bu belgeseli tüm İtalya’da ve tüm Avrupa’da gösterdim. Aynı zamanda geçen senelerde Torino gey ve lezbiyen sinema festivalinde jüri üyeliği yaptım. Demet üzerine yaptığım belgesel orada gösterildi.

    Eşcinsellik konusunda en çok ilginizi ne çekmiştir?

    Travestilere ve translara karşı bir hayranlığım var. Onları hep ilginç ve zeki bulmuşumdur. Onlara karşı korkunç bir çekim var bende.

    Eşcinsel bir ilişkiniz oldu mu?

    Eşcinsel ilişkim olmadı.

    Böyle bir teklif almış olsanız nasıl bir tepki verirsiniz?

    Böyle bir şeye kapalı değilim. Ben aşka açığım. Bu aşk kendi cinsimden olan kişilerlerden de gelebilir, buna kapalı değilim. Ben aşkın kendisine aşığım. Cinsiyetten çok, kişiye aşığım. Eğer ben o kişiyi çok beğeniyorsam onun erkek, travesti, trans olması benim için hiç önemli değil. Eğer o kişi beni çekiyorsa, kişiyi seviyorum; cinsiyeti değil. Hatta bunun yaşı da yok. Bu iş sınır tanımamalı, sınır kafamızda var.

    Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezunsunuz ve 18 yıldır İtalya’da yaşıyorsunuz. Türkiye ve İtalya’da eşcinselik konusunda gördüğünüz benzerlikler ve farklılıkları anlatabilir misiniz?

    Farklar çok çok fazla. İtalya’da eşcinseller biraz daha legalize olmuş durumdalar. Yani birlikte yaşayabiliyorlar, toplumda biraz daha kabul edilmiş durumdalar. Türkiye’de bence o kadar iyi durumda değiller eşcinseller. Yani bütün bunlar demokrasi kavramının toplumun belleği ve kültürüne yerleşmesi ile ilgili.

    Bazı gazete ve süreli yayınlarda feminist olduğunuzu okumuştum. Öyle misiniz?

    Evet, feministim ve bunu söylemekten korkmuyorum. Feminist olmak, kadın hakları konusunda bilinçli olmak demektir. Bunun saklanılacak bir tarafı yok. Ne yazık ki son yıllarda kadınlar feminist olduklarını açıklamak istememektedir. Feminist olmak kadın haklarını 2. derece savunmak demektir.

    Genelde feministlerin eşcinsellere bakış açısı nedir?

    Ben şuna inanıyorum ki, feministler tarihte tüm ezilen gruplara, ve tabii eşcinsellerle de dayanışma içinde olmuştur. Kadınların erkek elbiselerini giymeleri, George Sand, kendisi erkek olarak giyinerek erkeklerin de kadın giysileri giymeleri konusunda paralelikler bulunmaktadır. Eşcinsellerin ve kadınların problemleri genelde aynı; bu konuda demokrasi savaşı içindeyiz.

    17 Mayıs haftasında, Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşmayı organize ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün eşcinselliği hastalıklar listesinden çıkardığı güne işaret eden 17 Mayıs Uluslararası Homofobi Karşıtlığı Günü’ne denk gelen bu buluşmaya katılmayı düşünür müsünüz?

    Memnuniyetle katılırım bir sanatçı olarak. Beni çağırırlarsa, kesinlikle. Ben eşcinsellerle dayanışma içindeyim. Sanatla ilgilenmeden önce Türkiye’de eşcinsellerin davalarına destek verdim. İmza günlerinde bulundum, arkadaşlarım vardı, sevdiğim insanlar vardı.

    Türkiye’de bir eşcinsel kulübüne gittiğiniz oldu mu hiç?

    Kendim bir performans düzenlemiştim. Tamamen bir trans rolünde, Cihangir’de Bilsak binasında bulunan “Barbahçe” adlı bir gay kulüp’te arkadaşlarımla dans ediyordum. Bu dansı aslında metaforik olarak kulandım. Kendimi bir trans yerine koyarak öyle bir performans sergilemiştim.

    Hiç eşcinsel arkadaşlarınız oldu mu?

    Roma Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde benim üzerime tez yapan ilk öğrenci eşcinseldi ve kendisiyle 2 senem geçti. Hayatımın en güzel anları onunla geçti. İtalya’da en yakın arkadaşlarım eşcinsellerdir ve beraber kulüplere gider eğleniriz.

    Teşekkür ederiz..

    Röportaj: Nikopol

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 01:47 on 28 August 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , Travestilik   

    Travesti Nedir? 

    Travesti, daha çok dış görünüşle ve davranışlarıyla karşı cinse ait olma isteğini hissettirir. Halk arasında travesti dendiğinde daha çok kadın kılığındaki erkekler akla gelse de travesti kelimesi aslında hem erkek hem de kadın için geçerli. Travestiler, karşı cinsin eşyalarını kullanmaktan, karşı cinsin giydiği kıyafetleri giymekten, ait olmak istediği cinsin davranışını sergilemekten zevk alan kimseler. Yani bir travestiyi dış görünüşü ve davranışlanndan tanımak mümkün. Halk arasında ameliyatla kadın olmamış, yalnızca dış görünümü ve davranışlarıyla kadın kimliğine bürünenleri; transeksüel de giyim ve davranışlardan öte ameliyatla kadın olanları belirlemek için kullanılan yerleşmiş kelimeler olmasına rağmen aslında ameliyat olmuş ya da olmamış kadın veya erkek için böyle bir ayrıma gidilecek bir kelime yok. (Bazı travestiler heteroseksüel de olabilir)

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 08:03 on 14 April 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , ,   

    Homofobiye Karşı İnisiyatif 

    İnsanların en görülebilen özelliklerini dikkate alır ve onları bu özelliklerine göre kategorilere ayırırız. Kadın/erkek olmak da görülebilen özellikler listesinde en üst sırada yer aldığından, kadın veya erkek olarak gördüğümüz insanlarla ilgili belirli kalıplar geliştirmekteyiz. İşte bu noktada maalesef biyolojik cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender) kavramları birbirlerine karıştırılmaktadır. Biyolojik cinsiyet (sex) insan bedeniyle ilişkili bir kavramdır. (Örneğin kadın, erkek) Bir insan doğduğu anda dış cinsel organlarına bakılarak biyolojik cinsiyeti belirlenir ve kadın ya da erkek olarak nitelendirilir. Diğer yandan, kadının/erkeğin toplumsal cinsiyeti (gender), kendi yönelimi doğrultusunda sahip olduğu cinsel kimliğidir. Oysa geleneksel bir bakış açısıyla bakıldığında, toplumsal cinsiyet kadın ve erkeğin belirlenmiş/kalıplaşmış kadınsı veya erkeksi roller ışığında belli davranışlar ve tercihler göstermesi gerekliliği olarak algılanmaktadır.

    · Cinsel yönelim, bir kişinin diğer kişilere hissettiği duygusal, romantik veya cinsel cazibedir.

    · Heteroseksüellik, kişinin karşı cinse karşı cinsel yönelim göstermesidir.

    · Lezbiyen, bir kadına yönelim duyan kadına denirken, bir erkeğe yönelim duyan bir erkeğe Gey denmektedir.

    · Her iki cinse yönelim duyan erkek veya kadına ise Biseksüel denir.

    · Transgender ise Travesti ve Trans kişileri bir çatı altında toplayan bir kelimedir. Travesti, diğer biyolojik cinsiyetin toplumsal rol ve kalıplarını psikolojik olarak içselleştirmiş ve davranışlarını bu yönde geliştirmiş kadın veya erkeklerdir. Transeksüel ise diğer biyolojik cinsiyetin toplumsal rol ve kalıplarını psikolojik olarak içselleştirmenin yanı sıra, ameliyatla karşı cinsin bedeninin görünüşüne geçen kadın veya erkeklerdir.

    · “Eşcinsel” kendi cinsiyetinden insanlara ilgi duyan insanları, hisleri ve duyguları ifade eden geniş anlamlı bir terimdir. Oysa Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İnterseks hem yaşam tarzını belirlemekte hem de dışlanmış olmalarından ötürü politik bir anlam da taşımaktadırlar. Lezbiyenlerin, Geylerin, Biseksüellerin, Transgender ve İnterseksüel kişilerin özgürleşme hareketinin hem ayrı ayrı ve hem de birlikte olduğu vurgusunu yapmak amacıyla yazının ilerleyen bölümlerinde kısaca LGBTİ diye isimlendirileceklerdir.

    HOMOFOBİYE KARŞI İNİSİYATİF NEDEN YASANIN DEĞİŞMESİNİ İSTİYOR?

    LGBTİ konusunda Kuzey Kıbrıs hala muhafazakar bir ülkedir. Ne yazık ki yasal durum da bunu desteklemektedir. Kıbrıs’ın İngiliz idaresi döneminde yürürlüğe geçmiş yasa ile eşcinsel ilişki yasaklanmıştır. İngiliz idaresinin ardından ne 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti çerçevesinde ne de KKTC yasaları hazırlanırken, cinsel içerikli suçları kapsayan sodomi(erkekler arası cinsel ilişki) yasaları yürürlükten kaldırılmamıştır.

    İngiliz İdaresi döneminden bu yana halen yürürlükte bulunan Fasıl 154 Ceza Yasası, pek çok bakımdan güncelliğini ve uygulanabilirliğini yitirmiştir. Her geçen gün gelişen ve çağdaşlaşan hukuk anlayışı ve bilhassa insan hakları karşısında Ceza Yasası’nda tadilat yapmak kaçınılmaz olmuştur. Ülkemizde şu anda geçerli olan ceza yasasının eşcinsellikle ilgili maddeleri şöyledir:

    Fasıl 154

    Doğaya aykırı suçlar

    Madde 171. Her kim –

    (a) Doğa düzenine aykırı olarak herhangi bir kişi ile cinsi münasebette bulunur ; veya

    (b) Doğa düzenine aykırı olarak bir erkeğin kendisi ila cinsi münasebette bulunmasına müsaade ederse ağır bir suç işlemiş olur ve beş yılı geçmiyen hapis cezası ile cezalandırılır.

    Şiddet kullanarak doğaya aykırı suçlar.

    Madde 172. Her kim, yukarıdaki 171. Maddede sözü edilen suçlardan birni şiddet kullanarak işşlerse ağır bir suç işlemiş olur ve on dört yılı geçmiyen hapis cezası ile cezalandırılır.

    Teşebbüs

    Madde 173. Her kim, 171. maddede sözü edi1en suçlardan birini işlemeye teşebbüs ederse, ağır bir suç işlemiş olur ve üç yılı geçmiyen hapis cezası ile cezalandırılır

    Aynı yasaya sahip Güney Kıbrıs’ta, 2002 yılında yasalar tadil edilerek eşcinsel ilişkinin yaş sınırı 17’ye getirildi ve heteroseksüel ilişkiye girme yaşı ile eşitlendi. Bu kazanım Alecos Modinos isimli bir kişinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (CASE OF MODINOS v. CYPRUS ) Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı açtığı davayı kazanmasının ardından elde edildi. Bu dava sonrasında Kıbrıs Cumhuriyeti yasayı değişti. Böylece Kıbrıs’ın güney yarısında yaşayan eşcinseller yasal haklarına kavuşmuş oldular.

    LGBTİ kişilerin özgürleşme çalışmalarının başlamasını imkansızlaştıran yürürlükte olan mevcut yasadır. Kıbrıslı Türklerin kapalı ve küçük bir toplum olmasının yanı sıra değişikliklere de kolaylıkla adapte olamamasından ötürü yasanın değişmesi eşcinsellerin vereceği mücadele için sadece bir zemin yaratacaktır. LGBTİ kişiler, kimliklerini özgürce yaşamalarının ilk adımı olarak ailelerine, arkadaşlarına açılma konusunda sıkıntı yaşamaktadırlar. Toplum yapısından dolayı ailelere açılmaları neredeyse imkansızdır. Ailelerden gelen baskılar eşcinsellerin aileden de destek görememesi, ev içerisinde de ayrı bir baskı unsuru yaratılmasına sebep olmaktadır.

    Tüm bu sebeplerden dolayı çağ dışı ve halihazırda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde yargılanmış bu maddenin değişmesi çağdaş KKTC’de en temel insan hak ve özgürlükler için gereklidir.

    Homofobiye Karşı İnsiyatif

    14 Nisan 2009

    Not: LGBT ifadesi LGBTİ olarak değiştirilmiştir

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 02:17 on 22 March 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Arap, Arap Toplumu, Araplar, , ,   

    Arap toplumunda eşcinsellik 

    Arap dili çok zengin bir eşcinsel sözcük dağarcığına sahiptir, bunun içinde erkek fahişeleri anlatmak için kullanılan onlarca sözlük vardır. Cinslerin katı çizgilerle ayrılmaları kesin bir kural olduğundan erkekler sosyal yaşamlarını diğer erkeklerle birlikte geçiriyorlardı. Eşcinsellik bu durumda olanaklı tek cinsel ifade yolu olmuştur.

    Ka’i Ka’us ibn İskender’in 1082 yılında en büyük oğluna bıraktığı “Prensler İçin Ayna” adlı hayat kılavuzunda şunlar yazar: “Kadın ya da erkek olsun, eğilimlerini bir cinsle sınırlama… Her ikisinden de zevk al.” Oğluna bir diğer tavsiyesi ise vaktini yazın erkeklerle kışın ise kadınlarla geçirmesiydi. Bu kılavuz ince düşünülmüş ve uygar bir metindir ve belki de başka hiçbir şey erkek biseksüelliğinin ne kadar sıradan ve makûl görüldüğünü bize böylesine güçlü ve yalın bir dille anlatamaz. Pek çok yazar biseksüelliklerini asla saklamadılar. On üçüncü yüzyıl Kahiresinden bir şair Beha Ed-din Zoheir’in metresi dışarı çıkan şairin arkasından “Yine ay ve yıldızlar kadar güzel, genç ve istekli bir oğlan bulmaya gitti” diye yakınıyordu.

    Haremlerin varlığı kadınlar arasındaki ilişkileri neredeyse erkek eşcinselliği kadar yaygın hale getirmişti. Lezbiyenlik İslam dünyasındaki erotik yazılarda ve resimlerde önemli bir yer tutar ancak yine de hemen hemen tabu sayılan bir konu olmayı sürdürmüştür. Lezbiyenlerin aynı zamanda cadı olduğu fikri Binbir Gece Masalları’nda yansıtılmıştır. Erkekler en büyük zevklerinde aslında tümüyle lüzumsuz olabileceklerini düşünmekten hoşlanmadıkları için haremlerdeki lezbiyen aşkın göstergeleri göz ardı edilmiş olabilir.

    Bariz biçimde Batı, yüzyıllar boyunca haremi şehveni lezbiyen turkunun bir merkezi olarak gördü. Bir on altıncı yüzyıl yazarı olan Pierre de Bourdeille, Comte de Chasteau-Villain’e ait bir tabloyu tasvir ederken Batı’nın bu düşüncesini ortaya serer: “Çok sayıda çıplak, balık etli kadın hamamda birbirlerine dokunuyor, birbirlerini hissediyor, okşuyor ve sıvazlıyorlar. Ardından birbirlerine dolanıyor, birbirlerini seviyorlar ve tüm güzelliklerini öylesine tahrik edici, zarif ve ustalıkla gösteriyorlar ki… Bu tür sahneler elbette ki saçmalıktır!” Gerçekte gizli aşıklar fazlasıyla ihtiyatlı davranmak zorundaydılar çünkü haremler siyasi entrika kaynıyordu. Kadınlar birbirlerinin arkasından her biri kendi oğlunun gelecekte sultan olması için dolap çeviriyordu.

    Colin Spencer
    Çeviren: Selçuk

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 09:54 on 9 October 2008 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: ,   

    AIDS, Uyuşturucular ve Korunma Yolları 

    Madde bağımlılarında HIV görülme riski oldukça yüksektir. Madde bağımlılığı ve AIDS arasında yakın bir ilişki olduğunu birçok araştırma kanıtlamaktadır. Bu ilişkiyi etkileyen unsurlardan biri madde bağımlıların enjektör kullanıyor olmasıdır.

    İki ya da daha fazla kişi aynı iğneyi kullanıyorsa, HIV dahil olmak üzere Hepatit B, Hepatit C gibi hastalıkları kolaylıkla kendilerine bulaştırabilirler.

    Uyuşturucu şırınga edilmesinden sonra, iğnede bir miktar kan kalır. Bu kan, uyuşturucu ile birlikte aynı iğneyi kullananın atardamarına zerk edilir.

    Riski yüksek olmasının sebebi, kanın çok miktarda HIV virüsü içermesidir.

    Ayrıca uyuşturucu alımında kullanılan kaşık, filtre, tampon gibi malzemeler de benzer riski taşır.

    Korunma Kuralları

    –  Her zaman kendi iğnenizi ve kendi malzemelerinizi kullanın ve başka kimseye vermeyin.

    • Kullandığınız iğnelerin güvenli bir şekilde ortadan kalkmasına dikkat edin.
    • Acil durumlarda kullanılmış bir iğne temizlenerek başkasına kullanılmak üzere verilebilir. Bunun için aşağıdaki adımları takip edin:

    1.  İğnenin içini ve dışını soğuk suyla yıkayın.

    2. Sonra iğnenin parçalarını birbirinden ayırarak en az 15 dakika kaynar suyun içine koyun. Bu, plastik iğneler için de geçerlidir. Bu işlem en fazla 3 kez uygulanmalıdır. 3’ten fazla uygulandığında malzeme zarar görür.

    3. Kaynama işlemi bittikten sonra iğnenin parçalarını bir araya getirin ve soğuk suyla içini tekrar çalkalayın.

    Bu yöntem sizi HIV’e karşı korur ancak Hepatit virüslerini zararsız hale getirip getirmediği kanıtlanmamıştır.

    Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Transeksüel ve İnterseks bireylerin cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda daha dikkatli olmaları tavsiye ediliyor.

    Uyuşturucu madde bağımlılığı nedir?

    Madde bağımlılığı, vücudun işlevlerini olumsuz yönde etkileyen maddelerin kullanılması, bundan dolayı zarar görüldüğü hâlde bu maddelerin kullanımının bırakılamamasıdır. Bağımlı, madde kullanımına ara verdiğinde yoksunluk belirtileri yaşar. Zamanla madde kullanım sıklığını ve dozunu artırır.

    Aşağıdakilerden sadece 3’ünün 12 aylık bir süre içerisinde görüldüğü kişi bağımlıdır.

    • Kullanılan madde miktarının sorunlara rağmen giderek artırılması.
    • Bırakma çabalarının boşa çıkması.
    • Maddeyi sağlamak, kullanmak veya bırakmak için çok fazla zaman harcanması.
    • Sosyal, mesleki ve kişisel etkinliklerin azaltılması veya bırakılması

    Etkileri

    Uyuşturucu olarak kullanılan maddelerin kimyasal yapıları birbirinden farklıdır. Kullanıldıklarında merkezi sinir sisteminin farklı bölümlerini etkileyerek fiziksel ve psikolojik tahribata yol açarlar. Uyuşturucu maddelerin hiçbir güvenli kullanım şekli yoktur. Kullanan herkes için bağımlı olma riski eşittir. Hücrelerimiz vücuda giren her maddeyi tanır ve bir daha unutmamak üzere hafızasına alır. Hücresel öğrenme süreci denen bu durum herkes için geçerlidir.

    • Aklı ve iradeyi işlemez hale getirir. Kişiyi normal yaşam ve davranışlarından uzaklaştırır.
    • Bulantı, kusma, karın ağrıları, kabızlık, ishal, mide ve bağırsak spazmlarına/kanamalarına sebep olur.
    • Tüm iç organların zarar görmesine ve buna eşlik eden bir dizi hastalığa neden olur.
    • Zehirlenmelere ve bu yolla gelen ölümlere sebep olur.
    • Uyuşturucular, bireyin çevreye uyum yeteneğini azaltır. Bağımlı giderek aileden ve çevresinden kopararak, yalnızlaşır. Çoğu zaman bu tabloya ağır bunalımlar eşlik eder.

    Ne yapmalı?

    • Eğer kişi maddenin etkisi altında ise onunla bu durumda konuşmanın yararı olmaz.
    • Kendinizi hazır hissetmeden onunla konuşmayın.
    • Açık, samimi ve inandırıcı olun, öğüt vermeyin.
    • Genellemeler yapmaktan kaçının.
    • Korkularınıza dayanarak konuşmayın.
    • Onu etiketlemekten kaçının, çünkü “kullanıcı olarak” etiketlenen kişiye yaklaşmak çok zordur.
    • Önyargılarınızın farkına varın (“Bunlar iflah olmaz”), böylece yanlış iletişim kurma olasılığını azaltırsınız.
    • Kendinizi onun yerine koymayı deneyerek onun düşünce, yaşantı ve korkularını anlamaya çalışın.
    • Uzman yardımı alması için samimi bir yaklaşımla onu ikna edin.

    Ne yapmamalı?

    • Kabullenmeme-İnkâr: “Yok, benim çocuğum asla kullanmaz.”
    • Kendini ve eşini suçlama: “Bu çocuk senin yüzünden böyle oldu.” “Biz iyi anne-baba olamadık.”
    • Hayal kırıklığı, çaresizlik duygusu: “Ben seni bunun için mi yetiştirdim?” “Her şey bitti, artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz.”
    • Öfke: “Benim böyle bir çocuğum olamaz!”
    • Çocuğu suçlama ve aşağılama: “Senden hiçbir şey olmaz.”
    • Uç kararlar alma: “Okul hayatın bitti.”

    Bilgilerin bir kısmı yeşilay web sitesinden alıntıdır…

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 03:44 on 9 October 2008 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , ,   

    İranlı Eşcinsel Bir Mülteci ile Röportaj 

    “Ben güldüğümde, konuştuğumda metrelerce ilerden duyulurdu. Ama gittikçe eridim; artık bu hale geldim. Bazen aynanın karşısına bile geçemiyorum. Şöyle bakıyorum, ben ne kadar değiştim diyorum, ben ne kadar çöktüm, niye böyle oldum diyorum. Ama işte hayat; mücadele vereceksin yaşamak istiyorsan, cinsel kimliğinle yaşamak istiyorsan; mücadele vereceksin. Ve bu yüzden bazen diyorum ki, ‘Allah’ım bana bir evlat verirsen lütfen ‘gay‘ olmasın, ‘transgender‘ olmasın, ‘öteki’lerden biri olmasın. Benim yaşadıklarımı yaşamasın ya da böyle bir şey olursa çok modern bir ülkede olsun. Orada dünyaya gelsin ve hayatını yaşasın; benim gibi olmasın, benim yaşadıklarımı yaşamasın.’ ”

    Böyle başlıyor Farhad konuşmaya. Farhad, İranlı bir mülteci. Ülkesinden cinsel yönelimi sebebiyle uğradığı zulümden dolayı kaçmış; en yakın kurtuluş kapısı olarak gördüğü Türkiye’ye atmış kendini. Türkiye’de, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (BMMYK) başvurarak sığınmacı talebinde bulunmuş. BMMYK ile yaptığı görüşmeler sonucunda mültecilik statüsü kazanan Farhad, Kanada’ya gitmek için elçilik görüşmesini bekliyor şimdi. Farhad’la lgbt bir birey ve mülteci olmak hakkında konuştuk.

    Biraz kendinden bahseder misin?

    İran uyrukluyum; 29 yaşındayım. İran’da üniversite eğitimi aldım. Türkiye’ye yirmi yedi ay önce geldim.

    İran’da yaşadığın süreçten bahseder misin?

    İran’da yaşarken böyle olacağı hiç aklıma gelmiyordu. Okul, ilerleme, bir kariyer edinme isteği vardı bende. Okullarımda çok başarılıydım; liseyi çok iyi derecelerle bitirdim, hep birinciydim. Üniversite sınavı var orada da; onu da yüksek bir puanla kazandım, üniversiteye girdim. İlk yıl her şey çok güzel gidiyordu; ama sonradan her şey kötü gitmeye başladı, başarım da düştü. O zamanlar da, işte şimdi İran’daki iktidar partisi var ya, onların adamları çoğunluktaydı üniversitede. Sınıfta da çok fazlaydılar ve dışlanıyordum; beni ‘öteki’ olarak görüyorlardı. Sürekli alaylar, hor görmeler, dışlamalar… Hatta hocalarım tarafından bile aşağılandım, küçük düşürüldüm. Üniversitede bir ahlak kurulu var -ne diyorsunuz siz?

    Disiplin kurulu gibi mi?

    Evet evet, şöyle giymeyeceksin, şöyle davranmayacaksın, küpe takmayacaksın gibi uyarılarda bulunuyor. Üniversitelerde İslamiyeti koruma adına, şeriatı koruma adına faaliyet gösteren bir kurum. Sadece böyle şeyler de değil; mesela, hırsızlık oluyor, ne bileyim, başka yasadışı şeyler oluyor, o zaman da o kurula gönderiliyorsun. Düşün yani, böyle bir kurula gönderdiler beni. “Neden böyle giyiniyorsun?” dediler; “Sen bizi aptal mı sanıyorsun? Senin cinsel yönelimin farklı; biz anladık.” dediler. “Yasak ilişkilere giriyormuşsun; böyle şeyleri ihbar ettiler bize.” dediler. “Hayır!” dedim, “Kesinlikle böyle bir şey yok.” Gizlemek zorundaydım, atılacaktım üniversiteden. Bir de büyük bir arzuyla okuyorum, kariyer yapacağım, diye düşünüyorum. O kadar okumuşsun, bilgi sahibi olmuşsun; insan onları kullanmak istiyor. Ama tabii orada da dışlandım; o disiplin kurulunda da benim için dosya açtılar. Askere de gitmek istemiyordum, gitmeyim diye ağladım, sızladım. Askerlik formları var; onları dolduruyorsun, sonra onlar sana davetiye yolluyorlar. Neyse, ben formu aldım, eve geldim. Söyledim anneme babama; “Ben gitmek istemiyorum.” dedim. “Bende askere gitme gücü yok.” dedim. “Sen ne diyorsun be! Git de erkek ol biraz. Ne zamana kadar bu şımarık tavırların devam edecek? Hayat felsefeni değiştir!” dediler. Az kalsın babamla birbirimize giriyorduk; ağlayarak, kavgayla gittim. Şimdi bunları hatırladıkça çok kötü oluyorum, içim titriyor. Çok kötüydü… Neyse, gittim 18 ay. Çok çok kötü bir 18 ay geçirdim. 6 ay sonra yine depresyona girdim; doktora gittim, ona anlattım derdimi. İlaçlar falan kullandım… Doktor kadındı, anladı beni. “Doktor Hanım, dayanamıyorum artık bu hayata, öldüreceğim kendimi.” dedim. “Kendimi yaşayamıyorum, cinsel kimliğimi yaşayamıyorum, aileme anlatamıyorum…” “Farhad” dedi, “sen ailenden uzak duracaksın, ailenle az görüşeceksin.” “Açıklamak istiyorum, rahat olmak istiyorum; belki de ameliyat olurum.” dedim. “Bana sorarsan, yapma derim.” dedi. “Ameliyat dile kolay geliyor ama ameliyattan sonraki halinden memnun olmayan bir sürü insan var. Henüz kendinden emin olmadan yapma, daha kötü olur.” dedi. “Tamam…” dedim o zaman doktora; “o zaman ailemle konuş, onlara yaşadıklarımı anlat.” “Tamam, ama önce ailen bir gelsin, tanıyayım onları…” dedi. Babamı getirdim, babamla tanıştı.

    Bir şey daha fark ettim bu aşamada: Okuduğum bölüm bana göre değil. Aslında ben lisede edebiyat okudum. Babam da o yüzden biraz kızdı bana. Fizik, kimya, matematik, gibi ‘erkek bölümleri’ni okumamı, seçmemi istiyordu. “Baba” diyordum, “ben bunları yapamam; benim matematiğe, fiziğe yeteneğim yok; edebiyatta iyiyim ben.” Lise bitince dedi ki; “Lisede edebiyatı seçtin neyse de, bari şimdi benim istediğim bölümü seç.” Sadece babam için “tamam” dedim. Aslında isteyerek seçmedim yani, babam için seçtim. Hiçbir şeye kendim karar vermedim; üniversitede okuduğum bölümü bile kendim seçmedim; babam için yaptım. Her neyse, seçtim, okudum, bitirdim; fakat yapamayacağımı fark ediyorum, benim ruhumla, düşüncemle uyuşmuyor. Doktora da söyledim bunu, o da babama söylemiş. Çıkınca babam; “Öğrendiğin işi yapmayacaksın da ne yapacaksın?” dedi. “Başka işler yaparım baba.” dedim, “Kuaförlük yaparım; moda, kozmetik böyle şeyleri çok seviyorum.” dedim. “Tamam” dedi, “zaten hiç beni düşünmüyorsun, koskoca şeyin oğlu üniversiteyi bitirdi, askerliğini yaptı; sonra gitti, kuaför dükkânı açtı, derler.” Yine de babam istediği için iş başvuruları falan yaptım, sınavlara girdim; fakat kabul etmediler. Birinden bahsedeyim: Önce test yapıyor, sonra mülakata alıyorlar seni. İşte orda dinle, siyasi görüşlerinle ilgili sorular soruyorlar. Zaten benim kırıtmamdan mı, konuşma tarzımdan mı, anladılar (gülüyor). Sanırım üniversitede tutulan dosya da ellerine ulaşmış,; oradan anlıyorlar benim cinsel yönelimimi ve beni işe almıyorlar.

    Ailem de hiç anlamadı beni. Hâlâ da anlayabilmiş değil. Bir ablam var sadece, onunla görüşüyorum; o anlıyor beni. Onunla konuşurduk, esprili de konuşurduk. Ona hep; “Ameliyat olacağım, kadın olacağım; benim gibi kadın var mı?” derdim. O da; “Kadınlığı kolay mı sanıyorsun?” derdi. “Şöyle güzel bir ilişkiye girersin, iyi birini bulursun, ne gerek var ameliyata?” derdi. Onunla görüşüyorum. Annemle hâlâ küsüz. Öğrendikten sonra beni çok dışladılar. Zaten her şeyim ortaya çıkınca ağabeyim; “Sen ne biçim şeysin böyle? Kaç zamandır biz seni normal erkek sanıyorduk, ‘gay’ misin sen? Öldüreceğim seni!” gibi tehditler savurdu bana. Zaten ahlak polisinde bir sürü dosyam oldu, uyarılar falan aldım sokakta, dışarıda, arabada… İki kere yakalandım, ikisinde de 48 saat nezarethanede kaldım. Bir kere erkek arkadaşımla sokakta dolaşıyorduk; bir yerlere gidelim, dedik. İşte sakin, şehirden uzak olsun, dedik. Sizin Talas (Kayseri’de şehir dışında kalan sakin bir semt) gibi yani. Kafeler var oralarda; hiç de kalabalık değildi. Polisin geleceğini nereden düşüneyim ben? El ele oturuyoruz, çay içiyoruz… Böyle bir anda sevişmeye başladık. Sonra bir anda polisler geldi; “Ne yapıyorsunuz siz burada?” dedi. “Bir şey yapmıyorduk.” dedim; “bu benim arkadaşım, çok samimi arkadaşım, şöyle öptüm onu, öpüştüm onunla.” “Şöyle gelin bakalım siz!” dediler. Aldılar bizi, dayak ata ata götürdüler. Copla, çok kötü dövdüler. Elim yüzüm kan… Karakola gittik; arkadaşımın babasının tanıdıkları vardı. Onlar araya girdi, o yüzden mahkemeye vermediler bizi; karakolda bitti. Ama aileme söylediler. Arkadaşımın babası aradı ailemi, her şeyi anlattı babama, her şeyi… Tabii ben her şeyi inkâr ediyorum. “Hayır, öyle bir şey yoktu, biz içki içtik, ondan öyle yaptılar…” falan dedim. Ama ondan sonra ailem şüphelenmeye başladı benden. Beni göz hapsine aldılar; telefonlarım, arkadaşlarım, her şeyim gözetim altında.

    Bir de ‘gay’ partilere gidiyorduk biz. Kafeler yok, parklar yok, gidecek hiçbir yer yok. İnternette zaten öyle siteler yasaklı. Herhangi bir yerde, herkesin oturabildiği yerlerde oturamıyoruz. Her yerde dışlanıyoruz. Biz de kendi aramızda ‘gay’ partiler yapıyoruz. Orada bizi videoya kaydedenler olmuş; o da yayılmış ve bir şekilde ahlak polisinin eline geçmiş. İstihbarata bile gitmiş. Bu, çok korkunç bir şey. Yani ‘gay’ partide sevişmeler, soyunmalar… Ben mesela masanın üstüne çıkmışım, striptiz yapıyorum; erkek arkadaşım yanımda oynuyor, dokunuyor, falan. Bunlar görüntülenmiş yani.

    Nasıl oluyor bu? Nasıl onların eline geçiyor bu görüntüler?

    Biraz arkadaşlar salaklık etmişler. Çekmişler, arkadaşlarına göndermişler. İşte, o arkadaşına, öteki de başka bir arkadaşına göndermiş. İnternete koyanlar olmuş. Öyle öyle, polisin eline geçiyor. Son ‘gay’ partisine gidiyoruz işte; toparlandık, arkadaşlar geldi, tam arabalara binmek üzereyiz, polisler geldi: “Nereye gidiyorsunuz?” “Gezmeye gidiyoruz.” dedik. “Gezmeye gidiyorsunuz ha, binin şu arabalara!” dediler, döverek arabaya bindirdiler bizi. Orada da yine dayak, şiddet, küfürler; “Allah’ın ibneleri! Siz bizi kandırabileceğinizi mi sandınız? Hepiniz uzun süredir gözaltındasınız.” Orada çok dayak yedim. Gene götürdüler, 48 saat nezarete attılar; aç, susuz, küfürler… “Ailenizi çağırmadan buradan çıkamazsınız!” dediler. Artık ailelerimizi çağırdılar ve her şeyi anlattılar; “Çocuklarınız yasak ilişkilere giriyorlar erkek erkeğe; ibne bunlar!” diye. Babam geldi, çok kızdı, bir indirdi yüzüme… Artık bunlar taahhüt yazdılar, imzaladılar; “Bundan sonra böyle bir şey olamayacak, bunları serbest bırakın.” diye. Bu sürede de şiddet gördüm tabii; bu kez de baba tarafından. Tokatlandım orada… Neyse, taahhüt aldılar bir daha böyle partiler olursa, böyle yakınlaşmalar olursa ve orada yakalanırsam direkt mahkemeye teslim edileceğime dair. “O halde kanun bilir ne yapacağını, sizin hiçbir etkiniz olmaz.” dediler. Ağabeyim orada; “Bir daha gözüme gözükme, ailemizin şerefini kirlettin, öldüreceğim seni!” dedi. Zaten küçüklükten beri ağabeyimden çekiniyordum. Bana bir bakardı, ağlardım, korkardım. Bir de ağabeyim çok şımartıldı, onu çok severlerdi. O yüzden herkese hükmederdi; “Sen şöyle yapacaksın, sen şöyle olacaksın…” Ben de evin son çocuğuyum, yapmadığı kalmadı bana. Çok çile çektim ondan ya, hiç sevemedim ağabeyimi. Büyük ablam da çok katıydı, çok disiplinliydi, böyle şeyleri kabul etmeyen biri. Erkeksen ‘erkek gibi’ olacaksın, kadınsan da ‘kadın gibi’ olacaksın. Öyle olmayan herkes sapık… O da kabul etmedi; zaten annem babam hiç kabul etmediler. Karakoldan sonra serbest bıraktılar, eve geldik. Zaten herkes küs, kimse konuşmuyor benimle. Hakaretler devam ediyor. Bir erkek arkadaşım vardı; o da baskılardan sıkılmıştı. Hemen odama gittim, gizlice arkadaşımı aradım: “Çok zor durumdayım.” dedim. O da; “Ailen uyuduktan sonra eşyalarını al, gece gizlice bana gel.” dedi. “Tamam!” dedim. (Ben Türkiye’ye geldikten sonra onun ailesi de görüşmemize mani oldu. İlk aylarda burada bana epey destekte bulundu, para yolladı; o olmasaydı açlıktan ölürdüm burada.) Neyse, ben ailem uyuduktan sonra pasaportumu, kimliğimi, birkaç parça eşyamı ve biraz da para aldım, hiçbir not bırakmadan çıktım, arkadaşıma gittim. Üç katlı bir evin aşağı katında yaşıyordu; ailesi de üst kattaydı. Neyse, bir gittim, hemen kucağına attım kendimi. Ağladım, çok ağladım. “N’apalım?” falan diye düşündük. “Gel, bende kal ama geçici olarak kalabilirsin bende de.” dedi. “Aileme ne diyeceğim? Aşağıya inince seni görecekler. Ne diyeceğim o zaman? Kaç gün saklayabilirim ki seni…” dedi. “Ne yapayım?” dedim. “En iyisi sen kaç, git buradan… Türkiye’ye git. Sonra ben de askerliğimi halledip gelirim, beraber yaşarız.” dedi. “Tamam, da param yok, pulum yok, nasıl gideceğim?” dedim. “Sonra, kimse yok Türkiye’de.” “Git,” dedi, “orada sıfırdan başla. Korkma, hiç korkma, mücadele et.” dedi. “Ben sana yardımcı olurum.” Bir arkadaşından bana para buldu. İki üç gün onun yanında kaldım. Sonra bana bilet aldı; geldim Türkiye’ye. Yolda İranlılarla tanıştım; onlara söyledim kaçtığımı. Düşünsene bir; tek başına ülkenden çıkıyorsun, paran yok, tanımadığın bir ülkeye gidiyorsun. Aileni bırakıyorsun, arkadaşlarını, sevdiğin arkadaşlarını bırakıyorsun. Geldim, Ankara’ya gittim. Artık Ankara’da yaşayacağım, Ankara’da iş bulacağım, diye düşünüyordum. Yani o anda ancak o kadar karar verebiliyordum; başka bir şeye çalışmıyordu kafam. Neyse, işte oraya gelince BMMYK’ya başvur, dediler. “Oraya derdini anlat, İran’da hayatının nasıl tehlikede olduğunu anlat, sığınma talebinde bulun. Onlar sana yardımcı olurlar.” dediler. Eğer böyle bir şey varsa ben de başvururum, dedim. Gittim, BMMYK’ya başvurdum.

    İltica sürecinde yaşadığın olaylardan bahseder misin?

    Maalesef ilk görüşmemde, İran’da hayatımın tehlike altında olmadığı gerekçesiyle reddedildim. Bu cevap da bana üç ay sonra geldi. Yani beni üç ay beklettiler; bu üç ayın sonunda ret cevabı aldım. Sordum; “Ne olacak?” diye. Dediler ki; “Bekleyeceksin, sana tekrar görüşme tarihi ayarlayacaklar.” Ben de burada zor koşullar altında yaşadığımı söyledim. Sonra her hafta Pazartesileri aramaya başladım onları (saat 14’ten 17’ye kadar); “Nasıl oldu, bir cevap var mı?” diye. Bekleyeceksiniz siz dosyanız hala heyette, hala inceleniyor, bekleyeceksiniz dediler hep. Böyle böyle, beni bir sene beklettiler. Düşünebiliyor musun, ikinci görüşme için beni bir sene beklettiler. Bıktım beklemekten… İran’dan kaçıp gelmişim, parasızlık bir taraftan, aile özlemi, İran özlemi diğer taraftan. Bunların hepsi üst üste geldi. Bir de benim ikametimi İç Anadolu bölgesine verdiler (Kayseri’ye). Bir sene sonrası için bana görüşme tarihi verdiler. Bu bir sene içinde ben büyük bir depresyona girdim. Bu arada da, partnerimle de çok büyük sorunlar yaşıyorduk. Zaten cevap yoktu BM’den. Ankara’ya gittim, neden bu kadar bekletildiğimi sordum. Herkese cevap gelmişti; herkesin ülkesi bile belli olmuştu. Bir gün bekledim binanın önünde. Tercümanlar falan geldi, emniyet sorumlusu geldi, onunla konuştum. “Avukatınız tatile gitti, sizin dosyanızı unutmuş…” falan dedi. Bunlardan iki hafta sonra BMMYK beni görüşmeye çağırdı. Görüşme iki saat sürdü, orada da ağlayarak anlattım; çünkü çok kötü hissettim. Görüşmeden sonra kabul edildim. Ama bak, mesela 7 – 8 aydır hâlâ elçilik görüşmesini bekliyorum. BM beni çok bekletti. Burada parasızlık, yalnızlık… Ve hâlâ hayat için mücadele veriyorum. Bazen kendimle iftihar ediyorum; 26–27 ay tahammül ettim ve bu süreç hâlâ devam ediyor. “Ben miydim bu kişi?” diye soruyorum. Bir de insan bazen hayal kırıklığına uğruyor; “Bu muydu Türkiye’de yaşamak?” diye soruyorum kendime. Özgürlük diye bir şey yok; özgürlük insanın kendi içinde, bunu anladım.

    Günlük hayatında lgbt ve mülteci olmakla ilgili deneyimlerinden bahseder misin biraz?

    Burada başıma gelmeyen kalmadı. Artık alıştım ama. Sokağa çıktığımda artık bakışlar normal gelmeye başladı. Mesela hor görenler var, “top” diyenler var,”ibne” diyenler var. Bu laflar artık dokunmuyor bana; ama tabii ki üzülüyorum, tabii ki özgüvenim sarsılıyor, psikolojim bozuluyor; kendi kabuğuma çekiliyorum. Bunlar aslında çok etkiledi beni; insanların dikkatini çekmeyeyim, diye istediğim kıyafeti bile giyemiyorum. Gerçekten şaşırıyorum, eskiden ben Türkiye’yi çok açık, çok modern biliyordum. Mesela İstanbul farklı, Ankara farklı, Niğde, Isparta, Kayseri, buralar çok farklı. Farklı hayatlar, farklı farklı kültürler. Mesela İstanbul çok güzel, Ankara Kayseri’ye falan göre daha iyi ama Niğde, Kayseri, İç Anadolu Bölgesi, buralarda ‘gay’ hayatı yaşamak çok zor. Burada kendini kısıtlayacaksın, her şeyini evinde yaşayacaksın; istediğin gibi yaşama imkânın olmuyor yani, bunu anlatmak istiyorum. İnsanlar hor görüyorlar, cinsel yöneliminden dolayı dışlıyorlar seni, ayrımcılığa uğruyorsun. Kaç kere kibarca kovdular bizi. Kayseri Park diye bir yer var, lüks, güzel bir alışveriş merkezi; hiç öyle bir şey beklemezsin, kibarca kovdular bizi; “Siz eşcinselsiniz; aileler, esnaf rahatsız oluyor; lütfen sizi dışarıya alalım.” diye.

    Kim söylüyor bunu?

    Oradaki güvenlik görevlileri. Kaç kere oldu bu ya, kaç kere başımıza geldi! Hem de Türk arkadaşlarım var yanımda, İranlı arkadaşlarım var; “Buyurun, dışarıya alalım sizi” dediler. Asansörden falan da indirmediler; arka merdivenden, arka kapıdan dışarıya attılar bizi. Bir hafta boyunca bunun etkisini yaşadım ben. İnsanın gururu kırılıyor. Biz oraya fuhuş için, seks işçiliği için, pazarlama için gitmiyoruz; alışveriş yapmaya gidiyoruz. Restoranına gittik yemek için, resmen bize; “Hadi kalkın, dışarı!” dediler. Bu kadar kötü. Bir de ‘coffee shop’ vardı Sivas Caddesi’nde; yine lüks, güzel bir yer. İki kere de gidebildik ama üçüncüde oradan da kovdular bizi. “Pardon,” dediler, “bu oturduğunuz koltuklar rezerve edilmiş.” Ben de saf saf; “Tamam o zaman başka koltuğa geçelim.” dedim. “Yok, onlar da rezerve, hepsi rezerve.” dediler. Bir de kalabalık… Yine de kapıya kadar geldiler bizimle. Oradaki garsonlarla çok iyi ilişkilerimiz de vardı, çok saygılı, çok iyiydiler; fakat neden böyle bir şey yaptılar, o hâlâ kafamda bir soru işareti. Çok gurur kırıcıydı; çok üzüldüm, kendimi çok kötü hissettim o gün. Ama şunu da söylemeden asla geçemeyeceğim: Kayseri insanı aslında o kadar da tutucu değil; sadece dış görünüşleri öyle. Sabah bize ‘top’ diyen insanlar gece bizimle yatmak için yalvarıyorlar… Bu kadar basit yani. Diyorum ya, başıma gelmeyen kalmadı. O kadar çok tehdit edildim ki… Bana yapılanları, bana söylenenleri artık duymazlıktan, görmezlikten geliyorum. “Hadi lan, seni yaşatmazlar burada, Müslüman memleket burası…” Önce asılıyorlar, ben duymazlıktan geliyorum, bu sefer böyle yaklaşıyor; “Top musun sen?” diyor. “Evet, beyefendi öyleyim, ben eşcinselim, ‘gay’im ben.” diyorum. Bu sefer diyor ki; “N’apıyorsun sen burada, niye geldin? Hadi, çek git! Burası İstanbul değil, yaşatmazlar seni burada.” Ben de artık; “Hadi be, git!” falan diyorum. Hakaretler, gülmeler, alaylar, neler neler yani. Daha geçen gün 4–5 arkadaşımı dövdüler. ASAM (Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği) da haberdar oldu bundan; geldik buraya.

    İranlı diğer mültecilerle ilişkilerin nasıl?

    İranlı bir komşumuz vardı, partnerimle kavga ettiler; “Niye sen bu ‘gay’lerle yaşıyorsun? Bizim şerefimizi kirlettin.” dedi. Komşu İranlıymış ama TC vatandaşı olacakmış. Bize diyor ki; “Ben İranlıyım. Buradaki Türkler ‘sizin İranlılar hep ibneymiş, haysiyetimizi beş paralık ettiniz’ diyecekler.” dedi. Kavga çıktı; komşu benim partnerimi dövdü, burnunu kırdı; mahkemeye falan gittik.

    Ne oldu mahkemede?

    Sonuçlanmadı; sonradan barıştılar. Nasıl oldu, bilmiyorum.

    Buraya gelmeden önce Türkiye’de farklı cinsel yönelimler konusunda nasıl bir tavırla karşılaşacağını düşünüyordun?

    Bak, mesela ben önceden Türkiye’yi daha farklı düşünüyordum; daha modern, özgür bir ülke. Herkes cinsel yönelimini istediği gibi yaşıyor, diye düşünüyordum. Ama öyle değilmiş; gizlemek zorundasın, kendini saklamak zorundasın. Mesela ben geçici olarak Türkiye’deyim ama buradaki açık ‘gay’ler çok zor yaşıyorlar. Kariyerleri olamıyor, dışlanıyorlar. Ama iyi bir hayat sürmek istiyorsan, kariyer sahibi olmak istiyorsan, mutlaka ‘gay’liğini gizlemek zorundasın, saklanmak zorundasın. ‘Gay’liğini kendi evinde yaşayacaksın. Fakat o benim için zor. Burada sadece devlet kaynaklı şiddet (idam, kırbaç, …) yok. Ama toplumun dışlaması yetiyor. İstediğim kıyafeti giyemeyeceksem, sevgilimin elini tutup gezemeyeceksem, istediğim yere gidemeyeceksem, istediğim işi yapamayacaksam özgür olmanın ne anlamı kalıyor ki…. Sizin tv kanallarında Bülent Ersoy’u, Fatih Ürek’i, Kuşum Aydın’ı, Cemil İpekçi’yi falan görüyordum; “Aa, ne güzel bunlar özgür özgür yaşıyorlar orada; bir sorunları yok.” diyordum. Ama maalesef hayal kırıklığına uğradım. Acaba kabul ediyorlar mı, etmiyorlar mı; devlet neden kabul ediyor, toplum neden dışlıyor, anlayamadım. Bence bu konuda büyük bir çelişki var. Bir an önce kültürel bir şeyler yapılmalı. Lgbt’ler yapıyorlar ama yeterli değil. Daha açık, daha büyük şekilde bunları yürütmeleri gerekiyor bence. Değişmesi lazım Türkiye’nin.

    Ama gene de Türkiye’den memnunum. En azından aile baskısı yok, idam korkusu, can korkusu yok. Mesela ben seks yaparken yakalandıysam, yasak bir ilişkiye girdiysem, beni öldürme hakkı veren bir kanun yok Türkiye’de. Bu konuda rahatım ben.

    İran’da lgbt örgütleri var mı peki?

    Yok İran’da öyle şeyler. Ama internette var: Iranian Queer Organization (IQO). Şimdi Toronto’da çalışıyor; başkanımız orada. İran’da böyle siteler engelleniyor tabii. ‘Google’ bile engellenmişti bir ara. Hoş, Türkiye’de de siteler ‘ahlaka aykırı’ diye engelleniyor. ‘Gay‘ siteleri çok engellenmiş burada.

    Kanada’yı nasıl bekliyorsun, sence nasıl olacak?

    En büyük isteğim özgürce nefes almak, insanların hakaretine maruz kalmadan, cinsel kimliğimi gizlemeden yaşamak. Korkusuz, huzur dolu bir hayat. Aşk dolu bir hayat. Sevebileceğim bir insanı bulmak ve onunla hayatı yaşamak. Çünkü ben de bir insanım. Tabii güzel bir iş ve kariyer sahibi de olmak… Yeteneklerim potansiyelim mahvoluyor. İstediğim sektörlerde korkmadan çalışmak istiyorum.

    Not: Bu görüşmede mültecinin can güvenliği açısından takma isim kullanılmıştır.

    Burcu Tokat – Ekim 2008

    Alıntı

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 08:30 on 5 October 2008 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , ,   

    Türkiye’de eşcinsellik 

    Eşcinsellik dünyanın farklı yerlerinde benzer yaygınlıkta görülürken, kimi toplumlarda bu kavram tümüyle yok sayılır. Bazı toplumlar diğerlerine göre daha kabul edicidir. Batılı gelişmiş ülkelerde oldukça iyi örgütlendikleri görülen eşcinseller bu sayede kendi haklarını koruyabilmekte, karşılaştıkları sorunlarla (izolasyon, iş bulma güçlüğü, eşcinsellere özel eğlence yerleri) daha kolay başa çıkabilmektedirler. Terapistler de bu tür organizasyonları hem eşcinsellerin hem de ailelerinin sorunlarının çözümünde destek amaçlı kullanmaktadırlar (Davies). Ayrıca bu ülkelerdeki eşcinseller kendilerine özgür cinsellik, daha sosyal bir hayat vs. gibi özelliklerin görüldüğü bir alt kültür oluşturmuşlardır.

    Türkiye eşcinseller açısından bakıldığında daha çok reddedici ülkeler grubuna yakın görünmektedir. Bu tür toplumlarda “cinsiyet rolleri” (gender roles) kesin sınırlarla ayrılmıştır ve kadınsı davranan erkeklere tepki vardır. Karşı cinse ait davranışlar göstermekle eşcinsellik eş tutulur. Hatta maço kültürlerde “aktif” rolde cinsel ilişki çoğunlukla erkek baskınlığının bir özelliği gibi görülür ve “pasif” roldekiler eşcinsel olarak nitelenir. Birçok eşcinsel, ülkemizde hala çok önemsenen evlilik, çocuk sahibi olmak, din ve ahlaki değerlerin baskısı altında ciddi içsel çatışmalar ve sosyal baskılarla karşılaşmakta ve kişi kendisini eşcinsel olarak nitelemekte bile güçlük çekmekte, diğer bir deyişle “kendini bulma” süreci çok daha zor ve uzun olmakta ve homofobik özelliklerin yerleşimi kaçınılmaz olmaktadır. Daha önce sözü geçen, batılı ülkelerdeki eşcinsel destek kuruluşlarından yoksun olan bu grup daha sıkıntılı ve depresif, yer altında kalmış bir alt kültürü yaşamaya mahkum kalmaktadır.

    Türkiye’de mevcut tüm kanunlarda eşcinsellik yönünden bir düzenleme bulunmamaktadır.

    Aşağıda belirtilen haller dışında iki ve/veya daha fazla kimsenin cinsel ilişkide bulunmaları heteroseksüel ya da eşcinsel farketmeksizin kanuni düzenlemeler yönünden suç teşkil etmemektedir:

    Türk Ceza Kanunu
    18 yaşını doldurmayanlarla (anal veya vajinal) cinsel ilişkide bulunmak
    Irza tasaddi konumunda kalsalar dahi 15 yaşından küçüklerle yapılan her türlü cinsel temas (oral seks, sürtünme vb.)
    Umuma açık yerlerde ve başkalarının da görebileceği şekilde uygunsuz davranış ve ilişkilerde bulunmak

    Türk Medeni Kanunu
    Eşcinsellik boşanma sebebi olarak kabul edilmektedir. Eşcinsel olan eşin sırf bu gerekçeyle evlilik içerisinde kusurlu sayılması kabul edilmiştir.

    Askerlik Kanunu
    Eşcinsel olmak askerlik yapmaya engeldir.
    Kişinin askerlik görevini ifa ederken askeri ortamda ilişkide bulunulması halinde “emre itaatsizlikte ısrar” suçu; eğer kendinden alt rütbede olan biriyle ilişki kurmuş ise “memuriyet nüfuzunu kötüye kullanma” suçu işlemiş sayılmaktadır.

    Unilegato
    5 Ekim 2008

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 12:33 on 28 September 2007 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Küçük İskender, ,   

    Küçük İskender İle Röportaj 

    Turk Gay Club’ten bir arkadaşımızın, eşcinsel yazar Küçük İskender’le  2007’de gerçekleştirdiği amatör bir röportaj.

    İşte o röportaj…

    Asıl adı Derman İskender Över olan Küçük İskender 1964 İstanbul doğumlu Türk şair, eleştirmen, oyuncu, yazar…

    Küçük İskender kimdir ?

    Özgeçmişimi zaten yayınlamışsınız. Onun üzerine ekleyecek çok fazla bir şey yok; insani değerlerin tahliliyle ilgilenen ve elde ettiği verileri edebiyatın çeşitli dallarında ürüne ve emeğe dönüştüren sıradan bir insanım aslında. Belki sıradanlığın görkemi beni böylesi dirençli kılıyor. Kalabalık içinde kaybolma şansını değerlendirmek de değil, olağan davranmanın cesareti desek daha doğru olur.

    Türkiye’nin ahlaki yapısına göre eşcinsellik ve biseksuelliği nasıl tanımlarsınız ?

    Cinselliğin herhangi bir ülkenin ya da coğrafyanın ahlaki yapısıyla ilgisi yoktur; o yüzden Türkiye yahut bir başka ülke kriterleri insan bedeni ve ruhu üzerinde, hele konu cinsellikse etkisiz elemandır. Sonuçta insan, arzuladığı, hissettiği ve bulunmak istediği noktada bedensel özgürlüğünü yaşar. Dayatılan heteroseksüelliğin, heteroseksist düşüncenin karşısında biseksüel, eşcinsel, travesti, transseksüel veya lezbiyen olarak durmak, seksin ötesinde, bugün politik bir anlam da taşımakta; alternatif yaşayanların hepsi bu politik duruşu dile getirmek zorunda değil; ancak, bu bilinci taşıyanların savaşçı ve aktivist olmasında büyük yarar vardır.

    Eşcinsellere vermek istediğiniz fikir ve önerileriniz nelerdir ?

    Kocaman bir yalnızlığın içine gömülü olduklarını unutmamaları gerekiyor; ama, bu yalnızlıktan efkar ve hüzün çıkartıp bunalımlarla cebelleşeceklerine, yalnızlığın ve imrenilen görkemlerinin tadına varmalılar. Eşcinsellerin dünya standartlarında başarılı olmalarının en önemli nedenlerinden biri de yaşam biçimlerini yukarda tutarak kaliteyi yükseltmeleri, adeta potansiyel bir güç haline gelmeleridir. Bugün moda, sinema, parfümeri, iç çamaşırı gibi önemli sektörlerin çoğu sırf gaylere yönelik çalışmalar yapıyorlarsa, bunun nedenini entelektüelliğe bağlamak doğrudur. Eşcinseller, kültürlü olmak zorundadır. Donanımlı olmaları, en büyük direnç kaynağıdır.

    Genelde neden eşcinseller sanat camiasından çıkar ?

    Bu, yanlış bir inanış. Her meslekte eşcinsel vardır; ancak sanatçılar daha fazla göz önünde bulundukları için o taraftaki eşcinseller dikkat çekiyorlar. Üstelik, eşcinsellerin duyarlıkları sanatla örtüştüğünden, meslek ya da ilgi alanı olarak sanata yöneliyorlar diyebiliriz.

    Eşcinsellik tedavi edilebilecek bir hastalık mıdır tedavisi var mıdır ?

    Bir süre tıp eğitimi almış biri olarak şunu diyebilirim ki, eşcinsellik patolojik bir durum değildir. Yıllar önce psikiyatri, eşcinselliğin bir hastalık olmadığını ilan etti. Şimdi, kalkıp başvuracağınız ya da ailenizce zorla götürüleceğiniz kliniklerde asla hasta muamelesi görmüyorsunuz. Bunun tersini iddia eden doktoru insan hakları mahkemesine verirseniz davayı kazanırsınız. Bu tür bir yaptırımla karşılaşacak arkadaşlarımız olursa direnmelerini öneririm.

    Eşcinsel kimliğini açıklayan bir siyasi sizce nasıl bir tepki alır ?

    Düşünmek bile istemiyorum; işte Türkiye’de ya da daha doğuda bunun bedeli gerçekten ağır olur. Şimdilik hayal olduğunu düşünüyorum. Yıllar önce mecliste bir gay olduğu iddiaları, dedikoduları dolaşmıştı ortalıkta; ne kadar doğruydu bilemem, ama, adamın bütün davranışları kontrol altındaydı gibi gelmişti bana.

    Siyasi yönden Türkiye’de ileri bir zamanda eşcinsellere bazı haklar verilir mi ?

    Hayır. Bu konuda hiç umut yok. Boşuna hayal kurulmasın.

    Türkiyede Ne kadar eşcinsel vardır ?

    Cinsel kimlik oturması heteroseksüellikle başlıyorsa eğer, tezleri buysa, bu topraklarda çoğu heteroseksüelin eşcinsel ilişkiye de girdiğini biliyor, duyuyoruz. Sayıyı artık tahmin etmek zor değil.

    Eşcinseller neden kimliklerini açıklamama gereksinimi duyarlar ve çekinirler ?

    Batıda Coming out denen bu durum, bir tür toplumsal kimlik ifadesidir; kişiyi bağımsızlaştırır. Bizim gibi muhafazakar toplumlarda bunu göze almanın bir anlamı yok; sonuç ya skandaldır ya da aforoz. Ancak eğlence malzemesi olmayı seçerseniz, sizi kabullenebilecek bir halk var. En son Bülent Ersoy krizini anımsayın; diva diye el üstünde tutulmasına rağmen evlenmeye kalktığında yer yerinden oynadı. Bülent’in eskiden eşcinsel olduğu hafızalarda canlandı. Herkes Bülent olamaz. O da artık eşcinsel olmadığının iddiasında zaten. Oysa tam bir queen noktasında. Haplanmışız gibi yaşıyoruz aslında; bir şeyler olup bitiyor, bizim gördüklerimiz hayal mi, gerçek mi, ayırt edemiyoruz.

    Bir kişi eşcinsel olduğunu ne zaman ve nasıl anlayabilir ?

    Eşcinsellik, bir cinsel tercih değil, bir cinsel yönelimdir. Yani eşcinsel olunmaz, eşcinsellik secilmez; eşcinsel doğulur. Ergenliğe giren her insan, yoğun değilse de bu hissi yakalar, kendi ruhunda şekillendirir.

    Din olgusunu ortadan kaldırırsak Türk toplumunun eşcinselliğe karşı bakış açısı ne olur ?

    Değişmez. Eşcinsellik, beraberinde bir kültür hareketini getirir. Bizim öyle level atlama merakımız yok. İş, aş yetiyor. Cinsel özgürlük, bu topraklar için bir lüks görünümünde hala.

    Türkiyede eşcinselliği sınırlandıran din midir ?

    Hayır. Bağnazlık ve cehalettir.

    Eşcinsel toplumların sonu hüsran olarak görünüyor tarih boyunca buna çeşitli örnekler veriliyor. bu konudaki düşünceleriniz nelerdir ?

    Tarih ya da mitoloji, insan elinden çıkmadır. Heteroseksistlerin tekelindeki bir geçmiş, eşcinsellere sempati ile yaklaşacak değil. O yüzden, korku ile eğitilmeyi, yönlendirilmeyi bırakıp biraz fütirist bir bakış açısıyla yaklaşalım hayatlara; canınızın istediğini yapın, kimseyi üzmeden.

    Gelecek’te Türkiye’de eşcinsellik ne durumda olur ?

    Şu andaki durumdan farklı bir noktaya gitmez. Bir iki gay club daha açılır, o kadar. Varoştan gelen maço jigololar biraz daha fazla hırsızlık yaparlar, gay cinayetleri de artar.

    Uluslararası İstanbul eşcinsel haftasında bulundunuz mu ?

    Hayır. Hiçbir bilgim olmadı. Bu tür etkinliklerde dünyada ünlü gayler davet edilir; onların toplumun gözü önünde kimliklerini savunmaları heyecanla izlenir, alkışlanır. Biz de tam tersi; popülerlikle suçlanıp bu tür organizasyonlara davet edilmiyoruz. Tuhaf. Artık, çağrılsam da büyük olasılık gitmem. Çoğuna inancım kalmadı.

    Ailesi eşcinsel olduğunu öğrendiği bir bireye nasıl bir tepki vermelidir ?

    Çağdaş düşünce, destek diyor. Türkiye için soruyorsan, eşcinsel arkadaş kaçıp canını kurtarsın.

    Türkiyedeki eşcinsellerin karşılaştıkları sıkıntılar ve bunların çözümleri hakkındaki fikirleriniz nelerdir ?

    Her ne kadar gettolaşmak, arkadaş grupları kurmak çözüm gibi görünse de, heteroseksüel arkadaşlardan kopmamak lazım. En önemlisi, hiç kimse adult sitelerden, gay club’lardan arkadaş edinmesin bu dönemlerde. Çoğu rentboy, eşcinselleri zayıf, korunmasız ve zengin sanıyor. Hayatlarını tehlikeye atmasınlar. En önemli dert, sevgilin tarafından anlaşılmamak ya da platonik aşklar; ee, bu da işin cilvesi.

    Hz Hava’nın Hz Adem’in sol kaburga kemiğinden yaratılmasını göz önünde bulundurursak erkeklerin eşcinsel olmaları normal midir ?

    Din tarihi, eşcinselliği şekillendirmez. Onun hedefi ve gayesi bellidir. Üstelik ben evrime inanan biriyim.

    Her erkekte eşcinsellik var mıdır ?

    Genetik bir gerçek var elbette; kromozom durumu; kadın xx, erkek xy. Erkeğin kadın hormonu da salgıladığı biliniyor; ancak bunu eşcinselliğe oturtmak, henüz bilimsel olarak saptanmadı.

    Çocuğunuzun eşcinsel olduğunu öğrenseniz nasıl bir tepki ortaya koyarsınız ?

    Dikkatli olmasını söyler ve istediğinde bana danışabileceğini belirtirdim. Eğer, kendine yetecek kadar büyüdüyse, hayat onun hayatıdır. Ben onu yaratmadım; dünyaya gelmesine ve büyümesine yardım ettim. Beni ayrıca arkadaş kabul ederse, her şeyini paylaşabilir.

    Cinsel tercihiniz nedir ?

    Bu kadar sözden sonra bu soruya nasıl bir yanıt vermemi beklerdiniz?! Üstelik tercih ettiğim, tercih edilebilme olasılığı olan bir şey de değil; kestirme yanıt istiyorsanız, evet, gayim.

    [spacer style=”1″]

    Saygı ve özlemle..

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 02:39 on 27 May 2007 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , Kutluğ Ataman, ,   

    Kutluğ Ataman’la Bir Röportaj 

    “…Yani ben bir eşcinsel olmasaydım, bir travesti yahut da transseksüel olmasaydım, heteroseksüel de olsaydım böyle yapacaktım… bir işçi olsaydım işçi hakları için mücadele etmek zorunda kalacaktım, bir kadın olarak gelseydim kocamla uğraşmak zorunda kalacaktım…”

    Demet Demir, Peruk Takan Kadınlar

    Amaryllis Hippeastrum, fallikvari sürgün verişi ile göz alıcı, kösnül kırmızı/pembe/beyazlı çiçeklerine tomurcuklanmadan evvel yerin altında sessiz sedasız yatar. Uzun, pollen yüklü, kalkık stamenleri ile ya böcekleri baştan çıkarır ya da giysilerde parıldayan bir tortu bırakır. Yerel koşullarda, (Ataman’ın bir çalışmasında da takdim edilen) bu egzotik çiçekler ‘değişik’ ve yaşamdan büyük gibi görünür. Bu çiçekler bir çok bakımdan Ataman’ın ele aldığı öznelere -karakterlere- benzetilebilir.

    Bu özneler, öyküleri, takıntıları,duyarlılıkları ve ben duyumları ile ‘normal’ toplumdan ayrı bir yerde gibidirler. Ataman, buna karşın, toplumun ucu ve merkezi arasındaki her tür karşıtlığı reddeder. Ona göre, ne kadar birey varsa o kadar da merkez vardır. Bunlar oldukça naziktirler, ancak eşit şefkatle iyi sonuç alabilirsiniz… Ataman, bu öznelerinin tamanında kendinden birşeyler bulur ( sadece tanıdığı ve özdeşleşebildiği özneleri seçer.) ve onlar üzerinden bizimle konuşmaya çalışır, fakat o, ne özneleri kendiliklerinden taviz verme durumunda bırakır ne de onları bu uğurda sömürür. Onlara kendi yarattıkları dünyanın merkezinde, hikayelerinin baş kahramanları gibi davranır.
    Ataman’ın özneleri konuşur, hareket eder ve böylece kendi hayat hikayelerini yakın plan bir aktüel kamera karşısında bina ederler. Çoğunlukla yerel şartlarda kaydedilirler – tahminen bu mekanlar evleridir.- ve böylece biz izleyenler sanatçı ve oyuncu arasındaki neredeyse ‘suç ortaklığı’ düzeyinde bir samimiyet hissederiz. Bu oyuncular adeta kendi portrelerinin, belgesellerinin hem yazarları hem yönetmenleridirler.

    Çalışmaları, tek-kanallı ve uzun süreli yahut öykülemin akışında rastlaşıp ayrıldığımız -günlük hayatımızda insanlarla nasıl karşılaşıyorsak- karakterlerin çokkanallı, her bir kanalda aynı anda öykülemin bir başka ses ya da görüntüsü sunulan projeksiyonlarından oluşur. İlk bakışta, tekniği belgeselcilerin ‘fly-on-the-wall’ (olayların bariz bir kamera müdahalesi olmadan kaydedilmesi) tarzını çağrıştırsa da, bir belgesel filmciye hiç de benzemeyen bir şekilde, kendi rolünü bu öykülemin mekaniğinin nasıl işlediğini ve kendi gerçekliğimizi nasıl yarattığımızı göstermek olarak algılar.

    Sanat ve Belgesel

    “Ben belgesel yapmıyorum.” der, Kutluğ Ataman. “Ben oldukça öznel insanları oldukça nesnel bir şekilde aktarıyorum. Belgesel, doğası gereği, gerçeği vaadeder. Öznesiyle birinci dereceden bir ilişki geliştirir ve buna dayanarak izleyicisi de kendisini böylesi bir ilişki içinde konumlanmalıdır. Bense gerçeği vaadetmiyorum. Aksi bir iddiaya da hep şüpheyle yaklaşmışımdır.”

    “Bugünlerde, belgesel dediğimiz şey televizyona indirgenmiş durumda. Her hangi bir kanala belgesel yapmak istiyorum diye gidince size sinopsisinizi sorarlar. Bu, daha filminizi henüz çekmeye başlamadan evvel sunmayı vaadettiğiniz gerçekliğin bir betimlemesiyle gelmelisiniz demektir. Başka bir deyişle, gerçekliği, yaşadığımız dünyayı henüz kamerayla dışarı çıkıp etüt etmeden, bu gerçekliği nasıl kurmacasal-laştıracağınızın betimini sunmalısınızdır. TV deki savaş haberlerine bakın. Haber sunucuları ( haber ‘yaratırcasına’) daha çok tiyatro yönetmeni gibi davranıyorlar.”

    “Tvde diğer medyalarda ve aslında her yerde, gerçeklik diye benimsediğimiz şey esasen bir kurmaca gibi işliyor. Gerçek insanlar bir karaktermişçesine sunuluyor( örneğin, tüm müslaman ve Arap dünyasının Saddam Hüseyin ve Usame bin Ladin’in mini klonlarıymış gibi resmedilişi).”

    ‘Bir sanatçı olarak, oyucularla kopuk bir ilişkinin tekrar kurulması ve onların kendi öykülerini bu ekran üzerinde sadece konuşarak nasıl kurduklarına ilgi duyarım.İşte bu yaratım mekanizması -kendimizi nasıl bir kurmaca karaktere dönüştürdüğümüz- böylece izleyiciye gösterilmiş olur. Ben, izlemenin yol açtığı gerçeklik yanılsamasındansa, izlemenin mekaniklerine ve gerçekliğin nasıl kurulduğuyla ilgilenirim.’

    “Her sanatsal yaratım entellüktüel okumalara açık olmalıdır. Sanat, bence, güzel bir obje değildir örneğin. Bu zanaattır. Bir çalışma güzellik hakkında olduğu zaman sanat halini alır. İşte bu yüzden çalışmalarımı, yaşamımız ve -haksız bir iddia olmayacaksa- medeniyet için yeni anlamlar yaratmak yerine her şeyin bir BigMacmişçesine tüketim için sunulduğu sinema salonları ve televizyondansa, müze ve galerilerde sunma taraftarıyım.”

    Sanatçının Uzanımları

    Ataman’ın özneleri normal toplumun sınırlarındaki eksantrik bireylermiş gibi bir izlenim bırakabilir. Fakat sanatçı böylesi betimlemelerin karşısındadır. “Ben bu “toplumun sınırı” denen şeyi anlayabilmiş değilim.”, der. “Kim kimin topluma göre nerde konumlanacağını nasıl belirleyebilir? Toplumdaki koltuklar numaralıydı da niye benim bundan haberim yok? Bana göre, her birey toplumun merkezidir, çünkü toplum biz bireyler üzerinden kurulan birşeydir. Biz onunla çepeçevre sarılmışızdır, ne kadar birey varsa o kadar merkez vardır. Bu yüzden, birini sırf transvestit ya da hırsız olduğu için kendi yaşamının kıyısında gibi tanımlama fikri kanımca oldukça absürt.”

    “Bu bir sınıf meselesi midir? Yoksa tamamen ekonomik mi? Ya da ahlaki? Bizim kimin nerede oturcağına dair vereceğimiz hükmün kıstaslarını kim belirliyor? O zaman Prenses de toplumun sınırındadır. Ne de olsa, sadece bir prenses var, ve çağımız koşullarında bu oldukça tuhaf bir meşguliyet. Ben böyle düşünmüyorum. O da hepimiz gibi toplumun merkezinde olma hakkına sahip. Bu merkez-sınır kutuplaşmasının günümüz toplumu açısından oldukça arkaik ve işlevsiz olduğunu farketmeliyiz. Hepimiz eğitimli insanlarız, yanlış ve problemli olduğunu bile bile bir takım kalıplar kullanmamız oldukça utanç verici.”

    “Ben oyuncularımı kendimin bir uzanımı gibi algılarım. Bir çok yönden, benim takıntılarımı, mütalaalarımı ve problemlerimi yansitırlar. Mesela, Veronica Read. Onunla kendi çoban çiçeği soğanı koleksiyonum sayesinde tanıştım ve esas niyetim onunla bir iş çıkarmak değildi. Başka insanların belgeselini yapmaya yetkili görmüyorum kendimi. Dahası bu yetkiyi kendinde bulanlara da oldukça şüpheyle yaklaşırım.Sadece kendim hakkında konuşabilirmişim gibi geliyor bana. O yüzden dışarı çıkıp bana benzeyenleri arıyorum, onlardaki kendi yansımamı ortaya çıkarıyorum ki bu yansımam benim onlarda göstermeyi kendime müsaade edebileceğim nadide taraftır; kendimi onların pek de bilmediğim diğer taraflarını anlatırken bulmak beni kaygılandırır.Ve zaten bence o taraflarda benden birşeyler olmadıkça o tarafları pek iyi bilemem. Kaldı ki birinin kendisini bilmesi bile yaşamboyu uğraş gerektirecek birşeydir.”

    Otoportre

    “Ressam bir şeyi resmettiği zaman, esasında o şeyi resmediyor değildir, o şeye dair algısını resmediyordur. Ki bu algı, nesnel bir gerçeklikle o şeyin kimliği oluverir, aslında bu oldukça özneldir. Bütün portreler, sanatsal yahut belgesel, bundan kaçamaz. Bu yüzden ressamların dünyayı resmettikleri iddiası yanlıştır. Onlar aslında kendilerini resmetmektedirler, çünkü dünyaya dair kendi algılarını resmetmektedirler.”

    “Ben ele aldığım şeylerle bu denli bir birinci dereceden ilişki içerisinde olmakla ilgilenmem. Ben ne bir resam ne de belgeselciyim. Bu “resmetme” mekanizmasının işleyişini açığa çıkarmak için öncelikle öznemle aramda olan ilişki kopmalıdır.Mesela, Peruk takan kadınlarda,esasında hepsi de benim uzanımım olan dört özne ile çalıştım ki, onlar aracılığıyla kendimi resmediyor olduğumu gösterebileyim. Bu çalışma dört-kanallıydı, her birinde bir kadının öyküsü ve peruğuyla olan ilişkisi anlatılır. Fakat bütün bu dört ekran birleşip tek bir ekran oluşturulursa( dörde bölünmüş de olabilir), bu beşinci kanalda aslında benim hikayem akmaktadır, bu benim otoportremdir.”

    “İlk kadın, Türkiye’deki askeri darbe sonrasında terörist olmakla itham edilmiş,ki bu deneyim esasında benim bu yaklaşık 300,000 kişinin hapsedilip işkence gördüğü, ve bu işkenceler esnasında toplanan delillere binaen idam edildiği darbeye ilişkin deneyimime oldukça benzemektedir. Dönemin generallari hala yargılanmadı ve Türkiye’deki bu temel adalet noksanlığı toplumun ve benim vicdamızı rahatsız eden kanserli bir problem halini aldı. Bu kadın kimliğini bir peruk yardımıyla değiştirerek, benim kurtulamadığım bu işkence ve kanunsuz hapisten kurtulabilmiş.”

    “İkinci kadın kanser, gögüs kanseri. Tedavi maksadıyla gördüğü kemoterapi saçlarını etkilemiş. O kimliğini muhafaza etmek için takmış peruğu.Onun bu deneyimine kendimi çok yakın hissettim,çünkü benim de böyle sıkıntılarda çabuk toparlanabilen bir yapım vardır. Onun bu kavgasıyla özdeşleştim, onun cesur ve mücadeleci ruhuyla, çünkü benim de böyle bir ruhum vardır. Fiziksel olarak hücuma uğramış olmak da bana tanıdık bir şey, çünkü politik muhalif tavrımdan dolayı Türkiye’de yaşamım tehlike altındaydı. Nihayetinde, bize dört bir yandan hücum etmiş bir hastalıkla bizi yok etmek isteyen bir devlet arasında ne fark vardır ki. Her ikisinde de kontrol edemeyeceğin güçlerle karşı karşıyasındır ve ikisi de korku doludur. Her ikisinde de size yardım edebilecek tek kişi kendinizdir.”

    “Üçüncü kadın ise Fransa’da olduğu gibi Türkiye’de de yasak olan dini örtüsünden dolayı üniversiteye gitmekten alıkonmuştu. Yine, nasıl davranmanız, kim olmanız gerektiğini ki belirleyen bir iktidar. O da bu yüzden doğal saçını kaplayan bu perukla, öğretmendense bir polismiş gibi davranan profesörlerini de şaşırtıp, onlara sıkıntı vererek okuluna devam etmiş.”

    “Dördüncü kadın da transeksüel bir fahişeydi. Polisler kadına benzeyemeyip sokaklara çıkamasın diye durmadan saçlarını kazımışlar. O da peruk takmış. Ben de bir gay olarak Türkiyedeki böylesi muamelelere aşinayim, nasıl onda kendimi görmeyim.”

    “İşte böylece bu dört kadını biraraya getirip onların sadece basit bir peruk kullanarak nasıl da kendi kimliklerini kurmak ve ifade etmek için mücedele ettiklerini gösterdim. Bu iş yansıtıldığı zaman , ben seyirciler gibi dört ayrı parça görmüyorum. Dörde bölünmüş bir ekran görüyorum ve bu ekranda benim resmim var.Bu bağlamda, evet, işlerimle otoportre resmetme geleneği arasında yakın bir ilişki görüyorum.”

    Biçim,Yanılsama ve Gerçeklik

    Atamanın video çalışmalarının çoğu çok kanallı projeksiyonlardır. Bunun arkasındaki fikir nedir?

    “Çoklu ekran, benim bir çalışmadan diğer çalışmaya geçerken gerçekliği kurma şeklimizin nasıl değiştiğine ilişkin kafa yormalarımdan açığa çıkan bir fikirdir. Peruk takan kadınlar’da, dört ekran izleyiciye bu görüntüler arasında gidip gelme şansı sunuyor, böylece her izleyici sadece kendilerne ait bir öykü seçip kurma özgürlüğüne vakıf oluyor. Başka bir deyişle, kurgu işini onların yapmasına müsaade ediyor, böylece, gerçeklik yanılsamasının kuruluş mekanizmasının farkında olmalarını sağlıyor.

    Örneğin,’Veronica Read’in Dört Mevsimi’nde,kadının kendini teslim ettiği o çiçek soğanlarının yıllık döngüsüne takıldığı anda, öykü başını ve sonunu yitirip bir halka oluşturur. Bu yüzden, ekranlar bir kare oluşturacak şekilde yerleştirilmiştir, böylece izleyici öyküye arkadan dolanıp bu küpün içine girerek erişir.Bu Peruk Takan Kadınlar’daki aynı şey, ama onun üç boyutlu hali, ve mesele takıntı olunca bana daha bir uygun gibi geldi. Çünkü ordaki oyuncu da tıpkı hepimizin yaşamlarında olduğu gibi kendi öyküsünde takılıp kalmıştı. Bunlar galeri alanında sahip olduğum ve tek kanallı gösterimlerde sahip olamayacağım özgürlükler.”

    Ataman’ın bazı çalışmalarının süresi oldukça uzundur- mesela, tek kanallı, 465 dakika süren Semiha b unplugged. Herhalde izleyicinin bu çalışmayı baştan sona izlemesi beklenmiyor olsa gerek! “Bu benim ilk çalışmamdı.”, diye belirtir Ataman, “ve hemen ondan sonraki çalışmam Peruk Takan Kadınlar’da kullandığım çokkanal kullanımını mütalaa etmemden önceydi. Niyetim, Peruk Takan Kadınlar da ki niyetimle aynıydı, fakat onu başka bir şekilde gerçekleştirmeye çalışıyordum.”

    “semiha b, bütün bir hayatın yeni baştan yaşanmasıydı. Çok özneldi. Dikkatli biriyseniz, gördüklerinizin gerçek mi kurmaca mı olduğu konusunda şüphelenmeye başlayabilirsiniz. Bu çalışmayı gören bir çok küratör onu itibari değeri ölçüsünde değerlendirdiler, çünkü onlar Türkiye’ye gelen batılılardı ve Müslüman bir toplumda Semiha gibi bir kadınla karşılacabileceklerini pek ummuyorlardı. Bu büyülenmişlik sebebiyle, başlangıçta çalışmayla entelektüel bir ilişki kuramadılar, pek entelektüel-vari olmayan bir şekilde onu idolleştirip hayran olma yoluna gittiler. Bence bu çalışmanın ana noktası uzunluğu. Bu uzunluk, bütün hikayeye ulaşmanızı engelliyor. Bu fiziksel bir olanaksızlık. Böylece dalıp-çıkmalarla bir yaşantıya ait kendi izlenimlerinizi oluşturabilirsiniz fakat bütün hikayeyi asla… Peruk Takan Kadınlar’da olduğu gibi, herkes kendi kurgusunu kendisine has bir şekilde yapmak ve gerçekliğin kendine özgü versiyonunda gezinmek durumundadır.”

    Channel 4 röportajı
    tesmeral sekdiz çevirisidir.

    Kutluğ Ataman kimdir?

    Kutluğ Ataman (d. 1961, İstanbul), Türk film yönetmeni ve çağdaş sanatçı. Filmleri ve sanat eserleri dünya çapında gösterilen sanatçı İstanbul, Londra ve Erzincan’da yaşamını sürdürmekte, Resim sanatı dışında filmleri de, belgesel stiliyle ev videosu türünün içtenliğini birleştirmekle tarif edilmektedir. Kutluğ Ataman, 1988’de Amerika’da Los Angeles, Kaliforniya Üniversitesi (UCLA)’de sinema yüksek lisansını tamamlamıştır.

     

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 01:52 on 2 May 2007 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , Gender,   

    Toplumsal Cinsiyet “Gender” Kavramı 

    İnsanların genetik özelliklerinden kaynaklanan ve biyolojik işlevleri – anatomik yapılarınca belirlenen cinsiyetlerine karşın gender, kişinin cinsiyeti ile ilgili kendi öznel algısı ve deneyimi olarak tanımlanmaktadır. Gender’ın biyolojik cinsiyetin toplumun yapı ve işleyişindeki sosyal roller için yeniden biçimlendirilmesi olduğu söylenebilir.

    Her kültür kadın ve erkeğe üretildiği toplumsal pratiğin temel yapılarınca belirlenen roller vermektedir. Kültür içine doğan insan yavrusu da bu rolleri alarak /eğitilerek/ içselleştirerek büyümekte ve biyolojiden bağımsız olarak kadın ya da erkek olmaktadır. Bu bağlamda gender’ın, biyolojik cinsiyetle belirlenen dişilik ya da erkeklik yapılarının, toplum içinde hem bireyin kendi öznel algısı hem de toplumun ortak duyusu olarak yeniden anlamlandırılması ile ortaya çıktığı söylenebilir.

    Gender hem bireyin kendisini kadın ya da erkek olarak nasıl hissettiği ile hem de toplumun kadın ya da erkeğe nasıl baktığı ile ilgilidir. Gender kültürler arasında farklılıklar gösterir. Genel olarak “kadınlık” (femininity) ve “erkeklik” (masculinity) olarak tanımlanan bu özellikler her kültürde aynı özellikleri taşımazlar. Örneğin bir kültürde sevecenlik kadınlıkla ilgili bulunurken başka bir kültürde erkeklikle ilgili bir özellik olarak kabul edilebilir. Gender’la ilgili en önemli yanılsama gender’ı belirleyenin biyolojik yapı olduğu düşüncesidir. Gender kadın ya da erkeğin kültür içinde bulundukları konum ve oynadıkları rol ile ilgilidir. Gender kadın ya da erkeğin kültür içinde üretim ilişkilerine katılma biçimleri ve rolleriyle belirlenir. Başka bir deyişle kadın ya da erkeğin toplumsal pratiğe katılma biçimlerini biyolojik yapılarının değil gender’ın belirlediğini söylemek gerekir.

    Bu durumda gender’ı belirleyen etmenlerin değişimine bağlı olarak gender’ın da değişeceğini söylemek mümkündür. Gerçekten de gender’la ilgili düşünceler ve tek tek bireylerin kadınlık ya da erkeklikle ilgili algılarının değişik kültürlerde ve aynı kültür içinde, değişik zamanlarda değişim gösterdiği bilinmektedir.

    Gender ve İdeoloji

    İdeolojiyi bir insanın ya da toplumsal bir grubun zihninde egemen olan fikirler ve tasarımlar sistemi olarak tanımladığımızda ve ideolojiyi bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla aralarındaki ilişki olarak gördüğümüzde, gender’ın ideoloji ile belirlenen ve bireyin toplumsal pratik içinde üstleneceği kadın / erkek rolünün ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini tanımlayan bir kavram olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Kadın ya da erkeğin farklı üretim ilişkileri ve farklı kültürlerde edindikleri gender kimliğinin farklı olduğu ve üretim ilişkileri değiştikçe kadın ve erkek rollerinin de değiştiği / değiştirildiği bilinen bir gerçektir.

    Bu anlamda kadın ve erkek rolleri de varolan üretim ilişkilerince belirlenmekte ve kabul ettirilmektedir. Örneğin 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’li askerler evlerine döndüklerinde savaş sırasında onlardan oluşan boşluğu doldurmak üzere çalışma yaşamına sokulan kadınları yeniden eve döndürebilmek için bilinçli bir Amerikan aile tipi dayatması yapılmış ve kadın gender’ının ev kadını, çocuklarının koruyucusu ve bakıcısı ve evin hakimi gibi özellikleri olduğu, tersine erkeklerin ev işi ve çocuk bakımında yeteneksiz olduğu propagandası yapılmıştır. O dönem ABD’sinde orta sınıf kadınının yaşamı;romantik sevgi, kucakla çocuk bezi, okul aile birliği toplantıları, aile kavgaları, sonu gelmez zayıflama rejimleri, kadınların sıkıntılarını gidermek için yapılmış TV eğlenceleri, reklamlar ve ruhsal tedavilerden ibarettir. Tıpkı şimdi bizdeki gibi. Bununla birlikte ideolojinin üretim ilişkilerindeki değişime paralel olarak hemen değiştiği ya da ideolojinin üretim ilişkilei üzerine hiç etkisinin bulunmadığını söylemek olası değildir.

    Aynı örnekten yola çıkarsak ABD’de kadınları yeniden eve gönderme çabasının çok da başarı kazanmadığı ortadadır. Bir kere çalışma yaşamına katılan kadınlar bir daha eve geri dönmemişlerdir. Bu durum süreçte 70’li yılların kadın özgürlüğü hareketini hazırlayan etmenler içinde yer almıştır. Burada dikkat edilmesi gereken ikinci nokta; bir üst yapı kavramı olan gender’ın, üretim ilişkilerinin dayatmasına hemen ve tepkisizce yanıt verdiği düşüncesinin de yanlış olduğudur. Çoğu zaman üretim ilişkilerindeki değişim gender’a dolaysızca yansımaz. Hatta bir direncin ortaya çıkacağını söylemek bile mümkündür. Çünkü gender doğumla başlayan öğretilme sürecinde öylesine içselleştirilir ki, çoğu zaman bireyler gender’la ilgili bir değişimi kadınlıklarının ya da erkekliklerinin kaybolması ya da zarar görmesi tehdidi olarak algılarlar. Bu durum karşılıklı ilişkide de geçerlidir. Gender’la belirlenen normlara uygun davranmayan bir kadın hem erkeklerin gözünde hem de diğer kadınların gözünde “kadınlık” yönünden eksik, hatalı hatta bozuk gibi görülebilir. Topluluk içinde rahatça gülen bir erkeğe “karı gibi gülme!” denir ya da girişken, dışa dönük, kavgacı bir kadına “erkek fatma” olarak yaklaşılır. Eşcinselliğe yönelik yoğun dışlayıcı, damgalayıcı tutumlar da onun gender’a yönelik bir tehdit olarak algılanmasından kaynaklanır.

    Selçuk Candansayar
    Birgün Gazetesi / Bilim sayfası / 11 Ekim 2004

    gacistanbul.org – 02 Mayıs 2007

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 01:40 on 2 May 2007 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , Transseksüeller,   

    Trans Kadın Olmak 

    düşlerim gerçek; gerçeğim yalan!..”
    kadın şarkıları’ndan…

    I.

    zordur… sürekli didişir durursunuz bedeninizle. doğanın rastlantısallığının sonuçlarını düzeltmek size düşmüştür. bedeninizi yeniden “tasarlamak”; yepyeni bir beden yaratmak zorundasınızdır. bir anlamda tanrıyla yarışmak yani…

    sesiniz, tüyleriniz, elleriniz, ayaklarınız, cildiniz, göğüsleriniz, kalçalarınız, cinsel organınız; hepsi beyninizde “arıza” olarak kodlanmıştır. onarılmalıdır. bunun için içinizde “tasarladığınız” kadına giysiler giydirmek, makyaj yapmak hiç bir zaman yeterli gelmeyecektir size; çok daha derinlere inip, kimyasını değiştirmeniz gerekir bedeninizin. bu, yaşamınızın bundan sonraki bölümünü psikiyatristlerle, endokrinologlarla, bir sürü tahlillerle ve bir takım ilaçlarla geçireceksiniz demektir. gün gün bedeninizdeki değişimi izlersiniz artık. yeni bağımlılığınıza da merhaba dersiniz; aynalar…

    ölmek isteyeceğiniz zamanlar çoktur. ne yapsanız, ne etseniz hiçbir zaman tam da içinizdeki kadın olamayacağınızı düşündüğünüz zamanlar ölmek istersiniz. gerçekleşmesi için çalıştığınız düş yaşamla tek bağınızdır. uyandığınız anlarda ölmek isteyeceğiniz bir düş… bu düşün gerçek, gerçeğinse aslında bir düş olduğunu kimselere anlatamazsınız.

    ailenizden, dostlarınızdan ister istemez uzaklaşırsınız.

    oluşmakta olan “yeni” bedeninizi bir yandan gizlemeye çalışırken, bir yandan da görmesini istersiniz herkesin. ikili bir yaşam sürdürmeye başlarsınız artık; meşru olan ve olmayan… dişiliğinizi dışa vurmamaya ne kadar çalışsanız da bunun elinizde olmadığını, yani bir “tercih” değil, bir “zorunluluk” olduğunu anladığınızda en sancılı süreç başlar; açılma… açıldıkça daha da yalnızlaşırsınız…

    bu “yalnızlaşma”nın bir diğer boyutuyla da, tanrıyla yarışıyor olmanızın diğer insanlarda uyandırdığı rahatsızlık, öfke, öteleme, yok sayma, yok etme duygularıyla karşılaştığınızda tanışırsınız. sokakta meraklı, alaycı, aç, öfkeli gözlerden kaçırmaya çalışmak boşunadır gözlerinizi. annesine “anne bu kadın mı, erkek mi?” diye soran çocuğun sesi ister istemez uğuldar beyninizde. çarşıda, pazarda satıcının “buyur abla!” derken gözlerindeki alaycı ifadeyi nereye koyacağınızı bilemezsiniz. sürekli tetikte olmanız gerekir kalabalıkların içinde. kişilerin bir başınayken kuzu, grup halindeyken kurt olduklarını öğrenmişsinizdir artık; sık sık yolunuzu değiştirirsiniz.

    gittikçe daha alıngan, kırılgan olmaya başlarsınız. sevgilinizle yollarda hiçbir zaman el ele, sarmaş dolaş yürüyemeyeceğinizi bilmek, dostlarınızın artık sizinle birlikte görünmekten kaçındığını görmek acıdır. kocaman mutsuzluklar ve küçücük mutluluklarınızla yaşamın kıyısında yürürken, sizi kıyıdan daha içerilere çekecek dost eller ararsınız sürekli. sizi “böyle” sevecek dostlar…

    zira onların gözlerinde, doğduğunuzda size biçilen cinsiyet rolünü reddederek yaptığınız bu mikro “devrim”e duydukları saygıyı görmek sizi ayakta tutacaktır.

    II.

    peki neden bu “acı – mutlu” hayat? (bitter – sweet manasında!). mutluyum evet; bunca acı ve zorluğa karşın. “egemenin” bedenim üzerindeki egemenliğine “görece” son verdim. bedenim ilaçlarla, ameliyatlarla her ne bokla da olsa, giderek benim istediğim beden oluyor. artık kendimi seviyorum. bedeli ne olursa olsun…

    “cinsel yönelimim”mi cinsiyet rolümü reddetmeme yol açtı? (eşcinsel dostlarım duruma biraz böyle yaklaşıyor; erkeklere ilgi duyuyorum, eh! eşcinsellik de hoş bi şey değil, o halde kadın olmalıyım…) hayır! beynimin derinliklerinde yaşadığım bu değildi. hatta cinsel yönelimim üzerinde çok da fazla kafa yorduğumu söyleyemem. kafamı yoran bedenimdi. bu beden benim değildi. bedenim bir erkek bedeni ama “cinsiyet kimliğim” kadındı. dikkat: “biyolojik cinsiyetim” demiyorum, cinsiyet kimliğim söz konusu olan… beden – beyin diyalektiği… 0-3, 0-5, 0-8 herneyse, o yaşlarda, çok “çeşitli” nedenlerle oluşan… (bu “çeşitlerin” içinden modern tıp da çıkabilmiş değil henüz. eh! tıpta her bilinmeyenin de cevabı deliliktir; o halde bana da bir çeşit deli gözüyle bakılabilir; bu nedenle olsa gerek bedenimin “istediğim beden” olması kararını psikiyatristlerin vermesi…)

    III.

    peki ben “rol” mü yapıyorum? hani cinsiyet rolü filan diyoruz ya… yani “erkek” olmama rağmen “kadın rolü” mü oynuyorum? yakın bir erkek arkadaşım “erkeklik zor bir kimliktir; sen herhalde bunu kaldıramadın” demişti. bu nedenle mi “rol” değiştirip, bin kat daha zor bir yaşama giriştim? yeni tanıştığım bir kadın arkadaşım da “transeksüel olduğun hiç belli olmuyor, söylemeseler inanmazdım” dedi geçenlerde. beni bir kadın olarak kabul etmiyor ama ‘rolünü iyi oynuyorsun’ demeye getiriyordu.

    kadınlık ve erkekliğin “öğrenilen”, dahası: “öğretilen”! roller olduğunu cinsiyetimi, bedenimi “yeniden inşa” ederken öğrendim. “yeniden inşa” gereksinimi duymayan insanlara bunu anlatmanın zorluğunu da çok yaşadım. cinsiyet kimliği kavramını bilmeyen, cinsiyeti yalnızca biyolojik cinsiyete indirgeyen insanlar toplumsal cinsiyet kavramını ne kadar doğru algılayabilirler?

    bir örnek: üç hostes kızımız gökten düşmüş ve bir kitap yazmışlar. köpeği için servis isteyen gazeteciler, hosteslere kur yapan sanayiciler filan. ama doğal olarak benim en ilgimi çeken bölüm, kur yaptığı kişinin “erkek” çıkması sonucu “rezil” olan playboy oldu. yazarlarımız, playboy’umuzun yanında oturan hatunu “mini etekli nefis bir hatun” olarak betimlemişler önce. eh playboy bu, durur mu; kur yapmış garibim. ama her nasılsa hatunun transeksüel olduğu öğrenilince, playboy ve yazarlarımız anında, hatunun “aslında erkek” olduğuna kanaat getirmişler. ah cehalet, vah cehalet…

    peki benim “devrimime” saygı duyan heteroseksüel ya da kimi eşcinsel kadın arkadaşlarım çok mu farklı bakıyorlar bana? her ne kadar hissettirmemeye çalışsalar da yazık ki bakışları üç aşağı, beş yukarı aynı… yani “biyolojik cinsiyet” belirleyici oluyor çoğu zaman.

    IV.

    eh! dönmeyim! sonuçta… dönme: yaygın kullanımı açısından bu kadar yanlış kullanılan ama olguyu bu kadar doğru betimleyen bir sözcük daha var mı acaba?

    evet döndüm… gerçeğime!.. bana öğretilene değil; duyumsadığıma, içimde yaşadığıma…

    gözlerinizden öpüyorum.

    serap

    gacistanbul.org – 02 Mayıs 2007 

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 02:03 on 4 April 2007 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: ,   

    Hormon Tedavisi 

    Hormon tedavisi transeksüellerin tedavisinin önemli bir kısmıdır. Ameliyattan önce hormon verilerek hem psikolojik uyum hem de fiziksel görünüm geliştirilir. Ameliyat sonrası elde edilen vücut değişikliklerini sürdürebilmek, ateş basmalarını, deri incelmesini ve osteoporozu önlemek için hormon tedavisinin sürdürülmesi gerekmektedir.

    Hormon tedavisi için önerilen şemalar farklı kriterlere dayanmaktadır. Bazı araştırmacılar, iç cinsel organları yani rahmi veya testisleri olmayan erişkinlerdeki hormon yerine koyma tedavilerine eş dozda verilmesini önermektedir (1, 2). Diğerleri ise erkekten kadına transeksüellerde kastrasyon (erkekliğini giderme) düzeyine kadar testosteron serum düzeylerini baskılayacak östrojen veya kadından erkeğe kişilerde ise menstruel (aybaşı kanaması) aktiviteyi baskılayacak kadar testosteron vermektedir veya serum LH seviyelerini aşağı düzeylere çekecek dozlar önermektedir (3). Meyer et al. (4) değişik tedavi şemalarının yarattığı fiziksel değişiklikleri karşılaştırmıştır.

    Hormon tedavisinin amacı, feminizasyonu (kadınlaşmayı) veya maskülinizasyonu (erkekleşmeyi) başlatmak ve orijinal cinsiyetin istenmeyen özelliklerini baskılamaktır. Erkekten kadına transeksüellere östrojen ve kadından erkeğe transeksüellere androjen verilmesi ile istenilen değişiklikler başlatılmış olur. Bu amaç için etkin olan östrojen dozları 0,1-1mg etinilestradiol, 2,5-10mg konjuge estrojen veya 20-40mg depo estrojenin her iki veya dört haftada bir intramüsküler (kas içine) enjeksiyonu olabilir. Genellikle meme gelişimi için günlük 0,1mg etinilestradiol verilmesi yeterli olmaktadır. Meyer ve ark. (5), bu dozun daha yüksek dozlar kadar etkin olduğunu bildirmektedir.

    Kadından erkeğe transeksüellerde en uygun testosteron dozunun her iki haftada bir kas içine verilen 200-250mg uzun etkili testosteron olduğu saptanmıştır. Uzun etkili testosteron esterlerinin maskülinizasyon etkiyi başlatması daha hızlı olmaktadır.

    İkincil cinsiyet karakterlerinin baskılanmasını başarabilmek daha zor olmaktadır. Penis uzunluğu veya meme büyüklüğü gibi bazı özellikler hormonlarla değiştirilemez (4). Erkekten kadına transeksüellerde androjene bağlı kıllanmanın baskılanması arzulanır. Bu kısmen östrojenlerle elde edilebilir. Androjen reseptörünü bloke edici etkisi ve antigonadotropik özelliklerinden dolayı günlük 100mg cyproterone acetate bu şemaya eklenebilir. Etinilestradiol ve cyproterone acetate kombinasyonu, serum testosteron seviyelerinin maksimum baskılanmasına (<1nmol/l) ve kıl folikül hücresindeki androjen reseptörünün bloklanması ile kıl büyümesinin azalmasını sağlar. Bu kombine tedavinin üstünlüğü, bu ilaçları kullanan transeksüeller tarafından da bildirilmektedir. Kadından erkeğe transeksüellerde hastalar tarafından en çok arzu edilen etki menstrüel aktivitenin sona ermesidir. Uzun etkili testosteron esterleri ile başlangıçta bireylerin %50sinde bu durum sağlanabilmektedir ve 3 ay içinde %90 kişide bu durum gözlenebilmektedir. Eğer menstrüasyonlar devam ederse o zaman şemaya progestatif bir ajan olan günlük 5mg dozunda lynestrenol eklenebilir.

    Hormon tedavisinin etkileri

    Transeksüeller genellikle hormon tedavisine başladıktan sonra hızlı ve tümüyle değişimler beklemektedirler. Ancak karşı cins hormonlarının etkileri sınırlı kalmakta ve zamanla oluşmaktadır. Hormon tedavisine başlamadan önce olası değişikliklerle ilgili açıklamalarda bulunmak gerçekçi olmayan beklentileri önlemek için kaçınılmazdır. Ne erkekten kadına olanlarda penis büyüklüğü ne de kadından erkeğe olanlarda meme küçülmesi hormon tedavisi ile sağlanabilir. Östrojen tedavisinin başında ağrılı olabilen subareolar yani memebaşı altındaki şişliklere sık rastlanır. Meme büyüklüğü, meme başı hizasında göğüs çevresinin mezuro ile ölçülmesi ile belirlenebilir. Meme boyutundaki artma yılda yaklaşık 10cm’dir. Bir yıl sonra büyüme yavaşlar ve 18-24 ay sonra maksimum büyüme olan 10-24cm’e ulaşılır (4). Ayrıca erkekte göğüs duvarı kadından daha geniştir. Çoğu erkekten kadına kişi meme implantlarına yani meme protezlerine gereksinim duyar. Bazı erkekten kadına transeksüellerde ergenlik döneminde jinekomasti (erkeklerde genellikle ergenlik döneminde görülen memelerin bi miktar büyümesi) nedeni ile bir taraf veya her iki taraf memeye ameliyat uygulanmış olabilir. Bu durumda östrojen ile meme büyümesi sağlanamaz ve meme implantları gerekir.

    Androjene bağlı kıllanmanın etinilestradiol ve cyproterone acetate ile azaltılması en çok göğüs ve bacaklarda etkili olmakta, ancak yüzdeki etkisi az olmaktadır. Bu ilaçların kullanılmasıyla kıllar tümüyle yok olmamakta ancak daha ince ve daha az fark edilir hale gelmektedir. Eğer amaçlanan vücudun kılsız olması ile tek çare epilasyondur. Yıllarca hormon kullandıktan sonra sakal da daha az ve daha seyrek çıkmaya başlar. Ancak kesin çözüm yine epilasyondur.

    Hormon tedavisine başladıktan sonra erkek tipi saç dökülmesi durur. Ancak kel bölgelerdeki saçlar aynı sıklık ve gürlükte çıkmaz. Saç ekilmesi veya suni saçlarla (peruk gibi) takviye edilmesi soruna çözüm olabilir.

    Östrojen kullanımından bir yıl sonra testis hacmi %25 azalır (4). Bu azalma hem ilerlemenin bir belirtisi olarak alınır hem de erkek cinsel organlarının gizlenmesi daha kolay olur.

    3 ay içinde spontan (kendiliğinden oluşan) ereksiyonlar kaybolur, ancak cinsel uyarılma sırasında çoğu kişilerde kısmen androjene (erkeklik hormonlarına) bağlı olmayan ereksiyonlar görülür.

    Derialtı yağ dokusunun dağılımı cinsiyet hormonları ile ilişkilidir. Erkeklerde yağlanma üst karın bölgesinde görülürken kadınlarda kalçalar etrafında olur. Östrojen tedavisi erkekten kadına transeksüellerde daha kadınımsı bir yağ dağılımına neden olabilir, ancak bu herkeste görülecek demek değildir. Kadından erkeğe transeksüellerde testosteron kullanımı kadın tipi yağ dağılımını azaltmaz. Erkek ve kadın arasındaki iskelet değişiklikleri örneğin kadınlardaki daha geniş leğen kemikleri hormonlar ile elde edilemez.

    Kadınlarda androjen kullanımı ile ses kalınlaşır. Bu etki genellikle tedaviye başladıktan 3 ay sonra ortaya çıkmaya başlar. Çoğu kadından erkeğe transeksüelde daha kalın bir ses toplumda erkek olarak görünebilmelerine yardımcı olur. Erkekten kadına transeksüellerde östrojen sesi inceltmez ve bu nedenle kalın bir ses büyük bir engel teşkil edebilir. Daha kadınsı bir ses elde edebilmek için ses terapisi gereklidir. Ses tellerine yapılan ameliyat ses terapisini yerinin almaz, ancak daha ince bir ses ile kadın olarak toplum içine çıkılabilmesine yardımcı olur. Unutmamak gerekir ki kadınla erkek arasında ses ve konuşma açısından sadece sesin inceliği açısından değil aynı zamanda kelimelerin vurgulanması ve konuşma şekli açısından da farklılıklar vardır. Bunlar ancak ses ve konuşma tedavisi ile elde edilebilir.

    Testosteron tedavisine başladıktan bir yıl sonra genellikle vücut kıllanmasında bir artış gözlenir. Bu kıllanmanın artışı kullanılan dozdan çok kişinin genetik duyarlılığına bağlıdır. Yaklaşık olarak bir yıl sonra klitoris maksimum büyüklüğüne ulaşır. Bu etki de kişiden kişiye farklılıklar gösterir. Meyer ve ark. (4) klitoris uzunluğunun 3,5 ile 6cm arasında olabildiğini bildirmiştir.

    Karşı cins hormonlarıyla tedaviye bağlı yan etkilere ilişkin 10 vaka bildirilmiştir. Meyer ve ark. (4) yaptığı çalışmanın dışında büyük bir gruptaki yan etkilere ilişkin herhangi bir şey yayınlanmamıştır. Yapılan tüm çalışmalar geriye yöneliktir. Bu nedenle de karşı cins hormon tedavisinin etkileri ve yan etkilerine ilişkin bilgide büyük bir açık bulunmaktadır.

    Son söz olarak söylenebilecek olan hormon tedavisinin doktor kontrolünde yapılmasının gerektiğidir. Bu durumda hem bu tedavinin neden olabileceği istenmeyen yan etkilerden en iyi şekilde korunmuş olunur hem de kişinin parası, vücudu ve hayalleri riske atılmamış olur.

    Ülkemizde de artık pskiyatrik izleme altında olmak hukuki açıdan da gerekli olduğundan işin en başında böyle bir hizmet almak ve bu süre içinde de hormon tedavisine başlamak zaman kaybına da engel olacaktır.

    Referanslar
    1. Benjamin H. The transsexual phenomenon. New York, The Julian Press (1966).
    2. Hamburger C. Endocrine Treatment of male and female transsexualism. In: Transsexualism and sex reassignment. Green R and Money J (eds). Baltimore, Johns Hopkins University Press (1969) pp 291-307.
    3. Futterweit W. Endocrine management of transsexuals. Hormonal profiles of serum prolactin, testosterone and estradiol. NY State J Med (1980) 80:1260-1264.
    4. Meyer WJ, Webb A, Stuart CA, Finkelstein JW, Lawrence B, Walker PA. Physical and hormonal evaluation of transsexual patients during hormonal therapy. Arch of Sex Behav (1986) 15:121-138.
    5. Fahrner E, Kockott G, Duran G. Die Psychosoziale Integration operierter Transsexueller. Nervenartzt (1987) 58:340-348.

    Op. Dr. Cem Arı
    Estetik Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı

    gacistanbul.org – 04 Nisan 2007

     
  • Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

    lezbiyengaybiseksuel 02:12 on 31 March 2007 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , Tıp   

    Transseksüellik ve Tıp 

    Transseksüelliğin tıbbi yanıyla ilgili herhangi bir yazıya başlamadan önce tanımların doğru yerine oturtulması uygun olacaktır inancındayım. Her ne kadar burada belirteceğim tanımlamalar genel olarak kabul görmüş olsa bile bunlara her geçen gün yenileri eklenmektedir. İnsan cinselliği kadar tarihte ancak son dönemlerde ön yargılardan uzak olarak değerlendirilebilen ve çeşitlilik açısından çok zengin olan bir konuda her geçen gün yeni tanımlamaların ortaya çıkması da çok doğal karşılanmalıdır. Örneğin bundan birkaç yıl öncesine kadar androgynephilia (androjenifili) diye bir kavram bilinmezken bugün artık sıkça söz edilir olmuştur. Her şeyin başında cinsellikle ilgili en doğru yaklaşım bir başkasına zarar vermediği, bir başkasını kendi arzu ve rızası dışında cinsel obje olarak kullanmadığı ve kendi türünün erişkinliğe ulaşmamış bireylerini ve diğer türleri ilgilendirmediği sürece sapkınlık olarak nitelenmemesi ve kesinlikle değiştirilmesi gerekmediği görüşüdür.

    Hepimizin bir kimliği olduğu gibi bir de cinsel kimliği ve cinsel rolü vardır. Dünya zaten bir sahne olduğuna göre herkesin bir cinsel rol üstlenmiş olması da çok şaşılacak bir durum değildir. Money ve ark.larına göre (1955) cinsel kimlik, özellikle kendinin farkında olma ve davranışlarda betimlenecek şekilde az veya çok kişiliğin erkek, kadın veya ambivalent olarak algılanması, özdeşleşmesi ve süreklilik göstermesidir. Cinsel rol ise kişinin kendine veya diğer kişilere erkek, dişi veya ambivalent olduğunu belirtmek için söylediği veya yaptığı her şeydir. Bu “her şey” kavramı cinsel uyarılma ve yanıtı da içerir, ancak sadece bununla sınırlı değildir. (2) Cinsel kimlik, cinsel rolün kişinin özünde vurgulanması ve cinsel rol de cinsel kimliğin toplumsal vurgulanmasıdır. Dikkat edecek olursak sınıflamalar yapılırken erkek, dişi ve ambivalent olarak söz edilmektedir. Aslında %100 erkek veya %100 kadın bulunmamaktadır. Ancak bir kadındaki erkekliğin veya bir erkekteki kadınlığın yüzdesi çok düşük olduğunda o kişi erkek veya kadın olarak kabul edilmektedir. Buna karşın yüzdeler biraz büyüdüğünde ambivalentlik söz konusu olabilmektedir. Cinsel kimlik ve toplum tarafından biçilmiş olan cinsel rol arasında bir uyuşumsuzluk olduğunda, aktör veya aktris bu rolü benimseyemediğinde ortaya farklılıklar ve problemler çıkmaya başlamaktadır. İtiraf etmek gerekir ki bu farklılıklar toplum tarafından ne kadar çok dışlanır ve anlaşılmaya çalışılmazsa o kadar da çok kişinin kendi içinde ve toplumda çatışmalar yaşanmaktadır.

    Her ne kadar dilimize travesti kelimesi çok yanlış olarak yerleşmiş ve kullanılıyor olsa bile tümüyle açıklamaya yetmemekte ve ancak toplumun belli bir kesimini çok kabaca betimliyor olabilmektedir. Aynen kadınlar, erkekler, çocuklar veya doktorlar demek gibi çok genel bir tanımlama yapabilmektedir. Örneğin doktorun ne doktoru olduğunu (çocuk doktoru mu, dahiliyeci mi, cerrah mı yoksa aile hekimi mi) tanımlamamaktadır.

    Transseksüel, görünüşte normal vücutsal cinsel gelişimini tamamlamış kişinin aslında karşı cinsin bir üyesi olduğuna inanmasıdır. Bu inanca kişinin birincil ve ikincil cinsel karakterlerini karşı cinse benzemek amacıyla değiştirmek arzusu eşlik eder ve bu duygu kesin, aşırı dozda ve değiştirilemezdir. Birincil cinsel karakterler kişinin cinsel organları yani rahminin veya testislerinin olmasıdır. Penis veya vajina birincil cinsel karakterler değildir. İkincil cinsel karakter ise penis, vajina, cinsiyete göre vücut kıllanması, erkek veya kadın tipi memeler vs.dir. Transseksüel kişi, kendini ruhsal olarak tamamen bir kadın gibi hissederken büyük bir şanssızlık eseri doğa bir hata yapmış ve bu ruhu bir erkek bedeninin içine yerleştirmiştir. Bu kadın ruhu bir erkek bedeninde hapsolmuştur. Transseksüel ancak bir kadın gibi giyindiğinde kendini birazcık olsun rahat hissetmektedir. Kadın gibi giyinmek onda herhangi bir cinsel arzu veya uyarılma yaratmaz, çünkü aslında olması gereken durum budur zaten. Bazen bunun tam tersi de olabilir. Ruh erkek fakat vücut kadın olabilir. Bu tersi durum toplumumuzun genel değer yargıları nedeniyle toplum içinde daha rahat kabul görebilir ve daha rahat kendine bir yaşam alanı sağlayabilir. Transseksüellerde kendi içlerinde ikiye ayrılabilirler. Ameliyatla arzuladıkları cinsiyete kavuşmuş olanlar postop. Yani ameliyatlı transseksüel ve cinsiyetini en azından henüz değiştirmemiş olanlar da preop. Yani ameliyatsız transseksüel olarak adlandırılmaktadır. Gerçek transseksüel var olan cinsel organını reddetmekte ve hatta nefret etmektedir. Ancak bu organdan kurtulup gerçek ruhsal cinsiyetine uygun bir organa kavuştuğunda huzur bulabilecektir.

    Traansvestit, karşı cins gibi giyinmekten çoğunlukla da bir kadın gibi giyinmekten ve davranmaktan haz alır. Bu tür davranış o kişide cinsel zevk uyandırır. Bu kişi aslında cinsiyetinden memnundur ve cinsiyetini değiştirmeyi pek düşünmez. Genellikle toplumsal, ekonomik baskılar nedeniyle kimi zaman cinsiyetini değiştirmek zorunda kalabilir. İngilizce’de bu kişilere genellikle crossdresser yani karşıt giyinen de denmektedir.

    Son yıllarda tanımlanmış olan androjinefili, dış görünüm olarak tümüyle bir kadın vücuduna sahip olmak isteyen ancak yine de penisinin kalmasını isteyen ve bu son adımı atmak istemeyen kişileri tanımlamaktadır. Homoseksüel ise genel olarak kendi cinsine karşı cinsel istek duyan kişileri tanımlamaktadır.

    Cinsel uyumsuzluğun nedenleri halen bilinmemektedir. Cinsel uyumsuzluğu bilimsel terimlerin ışığı altında bir yere oturmak çok zordur. Cinsel kimlik hem transseksüellerde hem de transeksüel olmayanlarda kişinin kendisi ile çok girift olduğundan hem entelektüel açıdan hem de emosyonel açıdan cinsel uyumsuzluğun ne demek olduğunu belirtmek hemen hemen mümkün değildir.

    Tıpta olağan olduğu gibi iki karşıt teori ortaya çıkmıştır: biri somatik (bedensel) ve diğeri de psikopatolojik. Cinsiyet hormonlarının vücut gelişimindeki belirgin etkileri ve olasılıkla cinsel kimliğin belirlenmesinde beyindeki etkilerinden dolayı transseksüellerde cinsiyet hormonlarının düzeyinin transseksüel olmayanlara kıyasla farklı olduğu düşünülmüştür. Transseksüalizmi tedavi etmek için büyük bir şanssızlık eseri olarak özellikle erkekten kadına transseksüellerde testosteron verilmiştir. Açıkca bu tedavi cinsel uyumsuzluğun biyolojisinin ve hormonların erkeklik ve kadınlık üzerine olan etkilerinin yanlış bir mantığa dayandırılması nedeni iledir.

    Deney hayvanlarına rahimiçi dönemde verilen seks hormonlarının erişkin cinsel davranış üzerindeki etkilerine dayanılarak beynin bazı bölümlerinin cinsel bir düzen gösterdiği hipotezi ortaya atılmıştır. Beynin defeminizasyonu (dişiliğinin giderilmesi) ve androjenizasyonu (erkekleştirilmesi) gibi teoriler ortaya atılmıştır(1).

    Bu durumla ilgili olarak insanlarda çok az şey bilinmektedir. İnsanlarda bilimsel çalışma ancak doğanın deneylerin oluşmasına yani anormal, rahimiçi endokrin hikayesi olan insanların ortaya çıkmasına bağlıdır. Örneğin konjenital adrenal hiperplazili kızlar ana karnında normalden daha yüksek androjen miktarına maruz kalırlar. Eğer bu kişiler doğumda belirli ölçüde erkeksiliği olan kızlar olarak tanınıp yeteri kadar kortikosteroid tedavisi alırlarsa her ne kadar arasıra davranışları daha erkeksi olarak algılansa bile herhangi bir cinsel uyumsuzluk geliştirmez. Daha aşağı sınıftan memeli hayvanlarda beynin cinsel farklılaşması östrojen uyarısına luteinizan hormonun (LH) pozitif feedback yoluyla yanıt verme kapasitesine bağlıdır. Dörner (4) bu östrojen feedback etkisinin insanlarda erkek veya dişi olarak farklılaşma derecesini belirlediğini öne sürmüş ve teorisini insan homoseksüel ve transseksüellerinde ispatladığını iddia etmiştir. Gooren (5) ve diğerleri metodik açıdan daha iyi dizayn edilmiş deneylerde insanlarda östrojen feedbackinin etkin olmadığını ve dolaşımdaki testiküler hormonlara bağlı olduğunu vurgulamışlardır. Endokrin seviyesine bağlı olarak aynı kişide hem erkek hem de dişi yanıt uyandırılabilir (6).

    Özet olarak bugüne dek düşük memelilerin cinsel davranışlarında önemli bir rol oynayan nöroendokrin farklılıkların insan cinsel davranışına da adapte edilebileceğine ilişkin herhangi bir bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Buna karşın başkaları tarafından transseksüalizmin tamamen psikopatolojik nedenlerini savunan teoriler geliştirilmiştir. Bazı psikiyatristler transseksüalizmi bir psikoz olarak görmüşlerdir. Bunun sonucunda transseksüeller elektroşok ve antipsikotik ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılmıştır. Çok şükür bu yaklaşım enderdir, ancak hala karşılaşılabilmektedir.

    Cinsel uyumsuzluğun kaynağı göz önüne alındığında 3 farklı sav belirlenebilir. Birincisi, insanlardaki doğuştan gelen biseksüaliteye dayanan psikoanalitik yaklaşımdır. Green’e (7) göre kadından erkeğe transseksüalizm erken çocukluk döneminde kişinin kendisini anneden ayıramamasına bağlı olabilir. Çocuk babasıyla özdeşleşeceğine annesi ile özdeşleşir. Case Western University (Cleveland, ABD)’de birçok erkekten kadına transseksüelleri gören ve tedavilerini denetleyen Lothstein (8), kadından erkeğe transseksüellerinin annelerinin olumlu benlikten yoksun, karşı cinse kıskançlığı olduğunu ve bütün bunların çocuğu tarafından da algılanabildiğini ileri sürmektedir. Son belirleyici etken ise babanın kızının kendini erkekleştirmesine destekleyici rolü olmaktadır. Birçok varyasyonları ile birlikte bu iki psikoanalitik teori transseksüalizm fenomeni için bir hipotez oluşturmaktadır. Aile içi ilişkilerin, boşanma oranlarının, ebeveynden birinin baskın olmasının, evlilik ilişkilerinin ve diğer bir dizi faktörün hiçbiri transseksüalizm için belli bir pattern ortaya koyamamıştır. Dahası stabil ve dengeli aile içi ilişkiler çocuklardan birinin veya birkaçının transseksüel olmayacağı veya olmadığı anlamına gelmemektedir (9).

    Diğer teori ise davranış teorisidir. Cinsel kimlik bir kopyalama ve düzenleme eyleminin sonucu olarak gelişmektedir. Cinsel uyumsuz sendromlarda bu eylemler yanlış olarak algılanmaktadır. Money (3), biyolojik faktörleri (hormonlar ve beyin) ve kritik dönem kavramını ortaya atarak bu teoriyi üretmiştir. Kendilerine özgün kritik dönemlerde biyolojik, psikodinamik ve çevresel faktörler (özellikle ebeveynin beklentileri ve çocuğu nasıl yetiştirdikleri) cinsel kimliğin gelişimine etki etmektedir. Bu kritik dönemin öncesinde ve sonrasında böyle bir etki oluşmamaktadır. Çok yoğun araştırmalarına dayanarak cinsel kimlik oluşum sürecinin bir dili öğrenme süreci ile kıyaslanabileceğini ileri sürmüştür (3).

    Üçüncü teori, cinsel kimliğin gelişimin olgunlaşmasıyla ilişkili olduğunu kabul etmektedir. Cinsel kimlik gelişimi ile ilgili tüm otoriteler her çocukta 3 yaşından önce çekirdek cinsel kimlik olarak adlandırılabilecek bir cinsel kimlik duygusu bulunduğunu kabul etmektedirler. Çekirdek cinsel kimlik, çocuğun kendisini oğlan veya kız olarak algılaması olarak açıklanabilir ve değişime direnç gösterir (10). Klinik verilere dayanarak transseksüalizmin temellerinin 3 yaşından önce (3-10) atıldığı söylenebilir. Eğer transseksüalizmin kaynağı ile ilgili daha fazla bilgi edinmek istiyorsak bu dönemin daha çok araştırılması gerekmektedir.

    Tipik bir insani durum olan cinsel kimlik, sadece hormonlarla veya yetiştirme ile açıklanamaz, ancak bilim rastlanılan cinsel uyumsuzlukların birçok çeşidini açıklayabilecek ve bir temele oturtabilecek teorik bir modellemeden henüz çok uzaktadır. Ancak tıbbın diğer alanlarında olduğu gibi sunulan tedaviler nedenlerin tam anlaşılmasının aksine ampirik temellere oturmaktadır.

    Tıbbi olarak transseksüel tanımını koyabilmek için DSM-IV kullanılmaktadır. Buna göre bir kimseye gerçekten transseksüel diyebilmek için

    • Kişinin anatomik cinsiyeti ile ilgili rahatsızlık duyması ve uyumsuzluk hissetmesi
    • Kişinin cinsel organlarından kurtulup karşı cins gibi yaşama isteği
    • Bu bozukluk sadece stressli dönemlerle kısıtlı kalmayıp en azından son 2 yıldır devam ediyor olması
    • Fiziksel bir ara cins veya genetik anomalinin olmaması
    • Şizofreni gibi herhangi bir ruhsal hastalıkla ilişkisi bulunmaması gerekir.

    Transseksüalizme eşlik eden ruhsal bozuklukların bulunması durumunda uygun psikiyatrik tedavi şarttır, ancak yeteri kadar tedavi edilmiş psikiyatrik bozukluklar gelecekte cinsiyetin yeniden belirlenmesi için bir engel olmayacaktır. Eğer cinsel kimlik problemi, herhangi bir ruhsal bozukluğa bağlı değilse cinsel kimliğin yeniden belirlenmesi diğer psikiyatrik belirtileri bile ortadan kaldırabilir.

    Tıbbi veya psikolojik meslek grupları tarafından transseksüalizm için herhangi uygun bir bakım şeması belirlenmemiştir. The Harry Benjamin International Gender Dysphoria Association, hormonal ve cerrahi açıdan cinsiyetin yeniden belirlenmesi için başvuran adaylara sunulabilecek uygun bakımla ilgili en az gereksinimleri içeren kesin bir rapor bildirmiştir (Bakım Standartları, (27)). Bu şema üç aşamalı olarak ele alınabilir.

    • Cinsiyetin yeniden belirlenmesi için başvuran aday, cinsiyet problemlerinde deneyimi olan bir psikolog veya psikiyatriste yönlendirilir. Olasılıklar, girişim, olması mümkün olmayanlar ve cinsiyet değişiminin sonuçlarını içeren çok geniş bir bilgi yazılı olarak hastaya verilir. Yapılan görüşmeler sırasında adayın motivasyonu, arzuları, ailevi geçmişi, cinsel tutumu ve özgeçmişi ile ilgili bilgiler toplanır. Bu aşamada detaylı bir tıbbı geçmiş, fizik muayene ve laboratuvar testleri (cinsiyet hormonları, karaciğer enzimleri ve gerekli görüldüğünde diğer testler) gerçekleştirilir. Psikolog aday ile olası tüm sonuçları konuşur ve beraberce ikinci aşamaya geçilip geçilmeyeceğine karar verilir. Başvuranların yaklaşık olarak %40 kadarı bu aşamada cinsiyetin yeniden belirlenmesi işleminden vazgeçmektedir. Bu vazgeçenlerin çok az bir kısmı başka merkezlere başvurmakta ancak çoğu bazen 8-10 yıl sonra yeniden başvurmaktadır
    • İkinci aşamayı gerçek yaşam teşhis testi oluşturmaktadır. Bu test ilk kez Money ve Ambinder (1978, (33)) tarafından önerilmiştir. Kendi kendine teşhis prensibine dayanarak bu test adayın arzuladığı cinsel rolde en azından iki yıl süre ile yaşamasını gerektirmektedir. Bu aşamanın başında karşı cins hormonları verilir ve erkekten kadına transseksüeller için epilasyon ve ses tedavisi başlatılır. Bu süre içinde her 6 hafta veya 2 ayda bir aday psikolog tarafından konsülte edilerek izlenir. Her 3 ayda bir aday fizik muayeneden geçirilerek şikayetler ve fiziksel değişiklikler kaydedilir. En azından yılda bir kez karaciğer enzimleri ve prolaktin düzeyinin belirlenmesi için kan testleri uygulanır. Şikayetlere ve yeterli olmayan sonuçlara göre hormon tedavisi değiştirilebilir. Hormon tedavisini ve yeni cinsel kimlikte yaşamaya başlamayı izleyen 18 ay sonra cerrahi önerilmeden her aday ekip tarafından değerlendirilir. Sadece yeni cinsel kimliklerinde cinsel problemlerinde bir azalma algılayan adaylara cerrahi önerilir. Eğer çekirdek problemin başarılı bir şekilde azaldığına ilişkin şüpheler saptanırsa cerrahi bu durum giderilene dek ertelenir.
    • Yukarda belirtilen tüm kriterler yerine getirildiğinde aday bir plastik cerraha yönlendirilir. Mümkün olduğunda ameliyatın adayın sosyal çevresine en yakın bir hastanede gerçekleştirilmesi arzulanır. Böylece adaya mümkün olan en fazla sosyal desteğin verilebilmesi sağlanmaya çalışılır. Ameliyat sırasında psikolojik yardım psikolog ile koordineli olarak hemşire ekibi tarafından verilir.

    Ameliyat sonrasında transseksüellerin çoğunluğu profesyonel psikolojik destekten kaçınmaktadırlar. Bunun nedenleri olarak bir çok etken gösterilmiştir. İlkin çoğu transseksüel ameliyattan sonra cinsiyet değişimi sürecinin sona erdiğine inanmaktadır. Ancak daha sonra sosyal ve psikolojik değişimlerin yaşamlarına entegre edilmesinin 2-5 yıl daha aldığını kabullenirler.

    Referanslar
    1. Gooren L. An appraisal of endocrine theories of homosexuality and gender dysphoria. In: Handbook of Sexology vol 6, Sitsen JMA (ed) Amsterdam, Elsevier Science Publishers (1988) pp 410-424.
    2. Money J, Ehrhardt AA. Man and woman, boy and girl. Baltimore, Johns Hopkins University Press (1972) p 4.
    3. Standards of Care: The hormonal and surgical reassignment of gender. dysphoric persons. Arch of Sex Behav (1985) 14:79-90.
    4. D”rner G. Hormones and brain differentiation. Amsterdam, Elsevier(1976).
    5. Gooren L. The neuroendocrine response of luteinizing hormone to estrogen administration in heterosexual, homosexual and transsexual subjects. J Clin Endocr Metab (1986) 63:583-588.
    6. Gooren L. The neuroendocrine response of luteinizing hormone to estrogen administration in the human is not sex specific but dependent on the hormonal environment. J Clin Endocr Metab (1986) 63:589-593.
    7. Green R. Sexual identity conflict in children and adults. New York, Basic Books (1974).
    8. Lothstein LM. Psychodynamics and sociodynamics of genderdysphoric states. Am J of Psychotherapy (1979) 33:214-218.
    9. Cohen-Kettenis PT. Het verschijnsel transseksualiteit. In: Transseksualiteit,’ Gooren LJG (ed) Alphen a/d Rijn, Samsom Stafleu (1986).
    10. Stoller RJ. A further contribution to the study of gender identity. Int J Psychoanalysis (1968) 49:364-367.

    Tarihi notlar

    Aşağıda çeşitli nedenlerle karşı cins gibi giyinen kimi tarihi kişilikler anlatılmaktadır. Burada amaçlanan cinsel dysphorianın sadece son yılların bir fenomeni değil tüm insanlık tarihinin bir parçası olduğunu vurgulamaktır.

    Geriye yönelik olarak bakıldığında bu kişilerin cinsel aykırılıklarının doğası ancak hayal edilebilir. Ayrıca geçen süre içinde hem sosyal standartlar hem de yaşam biçimleri belirgin biçimde değişmiştir. Bu nedenle bugünün kriterleri ile değerlendirmek hatalı olacaktır. Karşı cins gibi giyinme ve karşı cinsel kimlik rolünde yaşama yüzyıllardır gözlenmektedir. Jeanne d’Arc gibi kadınlığını gizlemeyen tarihsel kişilikler yanında orduya katılan, denizci olarak çalışan, erkek gibi davranan bir sürü kadın tarihçiler tarafından yazılmıştır. 17. ve 18. yüzyılda Batı Avrupa’da bu fenomen pek de ender değildi ve sadece Hollanda’da neredeyse 100 vakadan bahsedilmiştir (4). Cinsel rol değiştirmenin nedenlerini geriye yönelik olarak belirlemek oldukça zordur. Ancak bazı kadınlar mahkemede veya otobiyografilerinde duygularını dile getirmişlerdir ve bu duygular günümüzün kadından erkeğe transseksüellerinin açığa vurdukları duyguları ile benzerlikler göstermektedir. Bu nedenle bu tarihi kimliklerin bugün yaşayıp teşhis edilmeleri gerekseydi büyük bir olasılıkla transeksüel olarak tanımlanacakları kesin gibidir. Tarihte kadın gibi giyinen ve kadın gibi davranan erkekler de bulunmaktadır. en meşhurları arasında Roma imparatoru Calligula, İngiltere kralı I. James, Edward Hyde, Lord Cornbury, New York ve New Jersey valisi bulunmaktadır. ancak bu kişilerin bu davranışları dönemseldir. Bugün büyük bir olasılıkla bu kişiler transvestit olarak tanımlanacaktır.

    Çok belirgin bir hikaye Fransa Kralı XV. Louis’nin Rusya’daki diplomatı olan Chevalier D’Eon’nun hayatıdır. Atanmasından bir yıl önce kılık değiştirerek yaşamış ve Rus mahkemesinde aslında var olmayan kız kardeşi Lea imiş gibi kendini tanıtmıştır. Oldukça popüler olmuş ve kimse gerçek kimliğinden şüphe etmemiştir. Daha sonra İngiltere’de görev almış ve burada aslında kadın olduğu söylentisi yayılmıştır. Bu söylentiyi yalanlamamak için tıbbı muayeneyi reddetmiştir. XVI. Louis’nin emriyle kadın gibi giyinmesi ve 1810 yılında ölünceye kadar kadın rolünde yaşaması zorunlu kılınmıştır. Yapılan otopside toplumun ve yakın arkadaşlarının tahminlerinin aksine normal erkek vücudu olduğu ortaya çıkmıştır. Money (5), tamamen erkek kimliğini bırakmadan gitgide artarak kadın kimliğine yol veren bir transvestit olarak tanımlamıştır. 1930lara kadar hormonal ve cerrahi olarak cinsel kimliğin yeniden belirlenmesi imkansız olduğundan kişinin cinsiyet karakterlerini değiştirmesi her ne kadar arzulanıyor olsa bile düşünülmesi imkansızdı.

    Transseksüalizmin ve tıbbı cinsiyet belirlemenin (ruha uyacak şekilde vücudun değiştirilmesi) modern yazılı tarihinde ilk olarak Almanya’da 1930 yılında Danimarkalı bir artist olan Einar Wegener’e uygulanmış ve daha sonra Lily Elbe adını almıştır (6). 1953’de Amerikalı eski GI George Jorgensen’in ameliyatla cinsiyetini değiştirip Christine Jorgensen adını alması ile transseksüalizm tüm dünyada meşhur olmuştur. Aslında Jorgensen’e kadar tüm dünyada binlerce kişi cinsiyet değiştirme ameliyatından geçmiştir. Transseksüalizme tıbbın ilgisi ise çok yavaş olarak giderek artmıştır.

    Yıllarca sadece bireysel düzeyde bazı doktorlar transseksüallerle ilgilenirken tıbbi camianın büyük bir bölümü transseksüalizmi bir ruhsal hastalık olarak değerlendirmiştir. ABD’de Dr. Harry Benjamin, yıllarca transseksüalleri izlemiş, muayene etmiş ve tedavi etmiştir. Uzun süreli, net deneyimlerinin sonucunda 1966’da The Transsexual Phenomenon yayınlanmıştır. Bu çalışma sayesinde transseksüalizmle ilgili daha anlamaya yönelik bir görüş yerleşmeye başlamıştır. Kendisini onurlandırmak için transseksüellerle ilgilenen tüm dünyadaki uzmanların bulunduğu organizasyon The Harry Benjamin International Gender Dysphoria Association olarak adlandırılmıştır.

    1959’da Hollanda’da kayıtlara geçmiş olan ilk cinsiyet değiştirme vakası bu işi kabul etmeme fırtınası estirmiştir. Bu vakayı takiben 1965’de Hollanda Sağlık Konseyi (Gezondheidsraad) bir rapor yayınlamıştır. Bu raporda: “Transseksüalizmin teşhisi ve prognozu göz önünde bulundurulduğunda ve cinsiyet değiştirme ameliyatının etkilerinin arzulanan etkilere kıyasla büyük riskler taşıyacağı düşünüldüğünde bu girişim onaylanmamaktadır. Hasta ve doktoru psikoterapinin ve sosyal bakımın sonuçları tatmin olmak zorundadır” denmektedir (7).

    Buna rağmen bazı doktorlar transseksüel kişileri hormonlarla ve cerrahi cinsiyet belirleme ameliyatları ile tedavi etmeye devam etmişlerdir. Bu doktorlardan biri olan Dr. O. M. De Vaal, “Man of vrouw, dilemma van de transseksuele mens” (kadın mı erkek mi, transseksüel kişinin dilemması) adlı kitabında 20 vakasından bahsetmiştir (8). Modern tıbbın ve sosyal bakımın (o yıllarda buna cerrahi de dahil idi) mümkün olan en iyi sonucu elde edebilmek için daha fazla araştırma yapması gerektiğini betimlemiştir.

    1972’den beri Hollanda Cinsiyet Merkezi Vakfı (Stichting Nederlands Gender Centrum) (kurucuları arasında Dr. de Vaal de bulunmaktadır) Hollandalı transseksüellere psikolojik bakım ve yardım vermektedir. Hormon tedavisi ve cerrahi olarak yeniden cinsiyet belirlemesi için transseksüeller tıp merkezlerine yönlendirilmektedir. Transseksüellerin büyük bir çoğunluğu Amsterdam Serbest Üniversite Hastanesi’nin Cinsiyet Ekibi (Genderwerkgroep) tarafından değerlendirilmekte ve tedavi edilmektedir. Ancak Groningen, Amsterdam, Rotterdam, Arnhem, Enschede ve den Haag’daki diğer hastaneler kısmen cerrahi bakım sağlamakta ve kendi cinsiyet ekipleri bulunmaktadır. çoğu transseksüellerdeki cinsiyet belirlemenin sonuçlarının başarılı olması ve toplum standartlarının değişmesi sağlık otoritelerinin daha liberal bir tutum takınmalarına neden olmuştur. 1977’de Hollanda Sağlık Konseyi (Gezondheidsraad) yeni bir rapor yayınlamıştır: cinsiyet problemleri olan uygun kişilerin fiziksel adaptasyonu (cinsiyetin yeniden belirlenmesi) kabul edilebilir başarı şansı olan bir tedaviye yönelik girişimdir ve bu kişilerin varoluşumsal sıkıntılarını kaldırma şansı yüksek olan tedavinin esansiyel bir parçasıdır (7).

    Sonunda 1985 yılında tüm hukuki kağıtlarda cinsiyeti değiştirmek mümkün oldu. Ancak doğum kağıdında saptanan orijinal cinsiyetin kalması zorunlu idi. Sonuçta tüm kağıtlarda cinsiyet değişimi gerçekleştirilmekte ve değişimden önceki ebeveynlik gibi haklar saklı kalmaktadır (9). Böylece teoride transseksüel kişinin kadınlaşmasını kısıtlayan tüm engeller ortadan kalkmış oldu.

    Referanslar
    4. Dekker R, van de Pol L. Daar was laatst een meisje loos. Baarn, Uitgeverij Ambo (1981).
    5. Money J and Tucker P. Sexual signatures. Boston, Little, Brown and Company (1975).
    6. Abraham F. Genitalumwandlung und zwei minnlichen Transvestiten. Zeitschr fr Sexualwissenschaft urid Sexualpolitik (1931) 282:223-226.
    7. Kuiper AJ. Transseksualiteit en hulpverlening. Een ex post facto onderzoek naar het effect van geslachtsaanpassende behandeling bij 143 transseksuelen. Instituut voor Klinische Psychologie en Persoonlijkheidsleer, Rijksuniversiteit Utrecht (1985).
    8. de Vaal OM. Man of vrouw ? Dilemma van de transseksuele mens. Amsterdam, Wetenschappelijke Uitgeverij (1971).
    9. van der Reijt FA. Juridische aspecten van transseksualiteit. In: Transseksualiteit, Gooren LJG (ed) Alphen a/d Rijn, Samsom Stafleu (1986) pp 133-147.

    Op. Dr. Cem Arı
    Estetik Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı

    gacistanbul.org – 31 Mart 2007

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
En üste git
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç
WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın